İtikaf nedir?
Genellikte tapınmak veya ibadet etmek gibi kökte bulunmayan ve tanımlama için sığ kalan anlamlarla geçiştirilen itikaf kavramını derinlemesine inceleyelim.
Bu kök temel bir fiziksel hareketten ortaya çıkar, bir şeyin etrafında durmak, ona yönelmek ve oradan ayrılmamaktır. Antik Arap dilinde bu kök bir şeyi engellemek, alıkoymak ve bir yere hapsolmak ekseninde kullanılırdı. Kökü AKF'dir, akif olarak da dilimize geçmiştir.
Bu kelimenin zihnindeki imajı yine bedevi Arapçasında bir takım yönelişlerden hareketle oluşur. Bir çobanın sürüsünü belirli bir alanda tutması fikri kök anlamı besler. Bir kuşun yuvasında belirli bir süre çakılıp kalması ise kökü açıklamak için en önemli semantik ilişkidir. Buradaki anlam hikayesi öznenin dış dünyayla bağını kesip, tüm enerjisini ve varlığını tek bir noktaya kilitlemesidir ve bu durum tamamıyla iradi bir durumdur. Kuşların yuvalarında bilinçli olarak çakılı kalmaları 3 nedenle ortaya çıkar:
1. Embriyonun gelişmesi için gerekli olan sabit ısının oluşturulması ve korunması aşamasıdır. Ebeveynler yumurtaların soğumaması için günün çok büyük bir kısmını vücut ısılarını yumurtaya aktararak yuvada geçirirler. Bu dönem adeta bir bilinçli hapis halidir ancak amaçsız değildir. Bu çok ilginç bir şekilde alaka'nın hayata tutunma aşamasının zeminidir. Irkın gelişimi için ebeveynlerin kendilerinden zaman ve şefkat bağışlaması halidir.
2. Yumurtadan yeni çıkan ve kendi vücut ısısını henüz düzenleyemeyen yavruların olduğu dönemdede ebeveynler itikafa girer. Yavrular tüylenene kadar onları kanatları altında tutmak ve dış etkenlerden korumak için yuvadan ayrılmazlar.
3. Bazı türlerde dişi kuş tüy dökümü sırasında kendini yuva deliğine çamurla hapseder. Sadece gagasının çıkabileceği kadar bir delik bırakır ve dış dünya ile bağı tamamen kesilir. Bu doğadaki en ekstrem itikaf örneklerinden biridir.
Yani kuşlar nesillerini büyütme, yırtıcılara karşı koruma ve fizyolojik değişim ve gelişim aşamalarının tamamlanması için yuvada sebat ederler.
Şimdi mescitlerin sadece ve sadece hanif olarak Allah'a ve onun prensiplerine yöneleceğimiz, Kuran tahsil edeceğimiz eğitim kurumları olması gerektiğine değinmiştik.
https://t.co/eG4dIhzicI
Mescit'in ne olduğunu anlamamız itikaf'ın da ne olduğunu keşfetmemizin anahtarı olacak.
Kuşların itikaf yönelişini kendi Kuran eğitim ve öğretim sistemimize formüle edecek olursak:
1. Kuluçka evresi Kuran ile tanışma aşamasıdır, ayetlerin kuru birer bilgi veya Türkçesini bilmediğimiz ve arap dili ile kutsallaştırdığımız, melodik okuduğumuz ve tanımadığımız bir Kitabın parçaları olmaktan çıkıp canlanması için gereken zihinsel sıcaklığı ve odağı sağlamaktır.
2. Kanat germe evresi Kuran tahsiliyle yeni kazanılan bir bakış açısının veya paradigmanın sokağın, hayatın akışının ve alışkanlıkların yırtıcı saldırılarıyla yok olmasını engellemeye çalışarak zihinde büyümesini sağlamaya çalışmaktır.
3. Kabuk ve tüy değiştirme evresi insanın Kuran dışı tüm referanslarından, geleneksel tortularından ve eski derisinden kurtulma sancısıdır. Arı duru olarak Kuran'a yönelme halidir.
İtikaf kelimesi Akif kelimesinin sülasi kök üzerine iki harf eklenerek kurulan iftial babı'dır. Akif itikaf'a dönüşünce kelime nasıl bir anlam kazanır bakalım:
Bu form iki temel özellik kazandırır
1. Dönüşlülük hali yani eylemin kişinin bizzat odağına dönmesi. Kişi sadece odağına bağlanır ve kendisini oraya bağlar.
2. Çaba ve edinme yani eylemin bir gayretle, zorlayarak ve isteyerek yapılması.
Yani itikaf kişinin kendi iradesiyle, bir iç disiplin inşa ederek kendisini dış dünyadan soyutlaması ve bir hakikate yani Allah'a ve Kuran prensiplerine kenetlenmesi demektir. Bu formdaki kelime, asla ve asla pasif bir şekilde bekleme, durma ve karanlıkta aç susuz kalıp öylece durağanlaşma veya binlerce rekat namaz kılma anlamına gelmez. Bu hatalı bir anlamdır. Kelime morfolojik olarak aktif bir adanmışlık halidir ve doğrudan doğruya çaba ve emek gerektirir. Emeğin sarfedileceği ve aktarılacağı odak noktası ise Kuran eğitimidir.
AKF'nin kök anlamını şu şekilde sabitleyebiliriz:
Bir amaca matuf olarak iradi bir hapis ve bağlanma hali. O amaç uğruna başka her şeyi dışarıda bırakarak odak amaca kilitlenmek.
Bu adanmışlık hali Kuran'da putperestler için de kullanılır.
Halk, "Musa bize dönüp gelinceye kadar, kendimizi buzağıya adamaktan asla vazgeçmeyeceğiz." dedi.
Taha 91
Burada kullanılan akifine kelimesi odak noktasının nasıl saptığını resmeder.
Akifler olabilmemiz için odağımızın balans ayarını doğru yapmamız gerekir. Eğer odağımız dünya hayatı, şehvet, para, mesleki kaygılar, çocuk hırsı, eğlence ve diğer her türlü Kuran-dışı meşgale ise, hatta dini inancımız da Kuran dışı bir takım masallar ve anlatılardan oluşuyorsa odağımızı sadece Kuran'a çevirip total rehabilitasyon olan savm görevinin içinde spesifik odaklanma modülünü aktive ederek kendi odağımızda oluşan tahribatı Kuran ile onarabiliriz.
Allah hiçbir zaman pasif bekleyen ve sinik bir mümin profili çizmez. Mümin pro-aktif olmalıdır. İtikaf da müminin ana rehabilitasyon sürecindeki derin bakım ve onarım aşamasıdır. Ne ile? Kuran ile..
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Keramet kavramı dilimize geçerken anlam tahrifatına uğramış kelimelerden bir başkasıdır. Türkçe'de kullanılan anlamı ile öz arapça anlamı arasında en ufak bir ilişki bulunmaz ve bir takım tarikat kabile reislerinin sanki doğaüstü güçleri varmış da bunlara da topluca bu isim veriliyormuş gibi hatalı bir kullanım sözkonusudur. TDK ise öz anlamlar yerine halk arasında kullanılan hurafe ve hatalı manalandırmalara kendi sisteminde yer vermektedir.
TDK'ya göre keramet şudur:
Ermiş kimselerin gösterdiklerine inanılan, doğaüstü, şaşkınlık uyandırıcı davranış veya durum:
Bu özünden kopuk anlamlandırmalar bir milletin hafızasını ve dilini tahrif ederek zihnini programlama ve bizi gerçeklerden uzak tutma operasyonunun bir parçasıdır.
Keramet kelimesinin kökeni KRM Kuran'da da geçen ve hatta Kuran-ı Kerim derken kullandığımız Kerim kelimesinin de köküdür.
Şimdi hurafelerden arındırılmış şekilde bu kök ne anlama geliyor inceleyelim.
el-karm kelimesi antik arapça'da üzüm bağı ve asma anlamında gelirdi. Üzüm çöl ortamında tatlılığı, bereketi, suyu ve besleyiciliği ile en kıymetli meyvelerden biriydi. Bir asma yani karm meyve verir, gölge yapar ve insanlara da karşılıksız bir ticari zenginlik sunardı. Arap toplumunda tıpkı verimli bir bağ gibi kendisinden sürekli karşılıksız iyilik ve ikram sadır olan, kalitesi yüksek, zayıflık ve eksiklikten uzak olan her şey bu kökle isimlendirilmiştir.
Anlam sabitini şu şekilde tespit edebiliriz:
Özünde değerlilik, asalet, kusursuzluk ve karşılık beklemeksizin kendiliğinden taşan cömertlik.
Kerim bu yönüyle varlığın kalitesinden, asaletinden ve paha biçilemezliğinden doğan tükenmeyen bir değeri ifade eder.
İkram, kerim, kerem, ekrem gibi türevleri dilimize geçmiştir.
Allah bu nitelemeyi kendisi için de kullanır.
Ey insan! Seni o Kerim Rabbine karşı ne aldattı?
İnfitar 6
Allah el-Kerim'dir. Neden bu ayette Rahman veya Rahim değil de Kerim nitelemesi kullanılmıştır? Çünkü Kerim nankörlük edilse bile nimetini kesmeyen, verirken başa kakmayan ve cömertliğinden dolayı affedendir. Ayet aslında adeta şu soruyu sorar: "O sana karşılıksız değer verip ikram ederken, sen bu yüce vericiliğe karşı nasıl bu kadar vefasız olabildin?"
Oku/ilan et, senin Rabb'in en büyük kerem sahibidir.
Alak 3
Resul'e inen ilk vahiylerin omurgasında insanın biyolojik hiçliğinden yani alaka halinden başlayıp entelektüel varlığına geçiş süreci anlatılırken Rabbin sıfatı olarak özelikle el-Ekrem seçilmiştir. Çünkü burada KRM kökünün karşılıksız veren tükenmez kaynak sabiti devreye girer. İnsana kalemle yazmayı ve bilmediğini öğrettiğini vurgulayan yaratıcı bu bilgi aktarımını paha biçilemez bir bağış, şereflendirme ve asalet aktarımı yani ikram olarak sunar. İnsanoğlunun yeryüzündeki asıl onurunun ve değerinin yani kerametinin soya veya mala dayalı olmadığını, el-Ekrem'in kodladığı fıtrat, öğrettiği doğa bilimleri ve vahiy bilgisine muhatap olabilme kapasitesine dayandığını ortaya koyar.
Allah'ın Kuran yolu ile insana bahşettiği en yüce entelektüel ve ahlaki onur olan keramet kavramının bağlamından koparılarak tarikat yapılarında bilimden tamamen uzak, doğaüstü hezeyanlarla ilişkilendirilmesi Kuran'ın gerçek anlamlarını da örtme çabasıdır. Rasyonel düşünceyi dışlayan uçma kaçma masalları bir takım şeyhleri yarı tanrılaştırarak halkta tam bir aydınlanma felci yaratır ve uyuyan toplumlar bunları din zanneder. Kitleleri iradesizleştirip kabile reislerine tabi kılmak için üretilmiş doğa üstü ve anti-bilimsel bir takım uçma kaçma anlatılarının tamamı hem uydurma hem de Kuran'ın inşasına ve bizzat aklın kendisine yapılmış affedilmez bir ihanettir.
Tıpkı kökleri sağlam, verimli bir asmanın her mevsim taze meyve vermesi gibi, Kuran da her çağda yepyeni okuma teorilerine, farklı idraklere ve derin analizlere taze anlamlar sunar ve yeni kapılar açar. Göğüslerin içindekine şifa ve rüşde kılavuzdur. Tek ve mutlak aydınlanma kaynağı olarak en büyük ikramdır.
Kerim olan Kuran'a muhatap olup vahiy bilgisi ile donanmış ve bu bilgiyi evren yasalarının sarsılmaz bilimsel verileri ile senkronize okuyan herkes aydınlama ve rüşde ulaşma yolunda artık keramet sahibi olmuştur.
Bozulmuş anlamıyla keramet hikayeleri duyar ya da okursanız anlatanın ve yazanın şarlatanlığından %100 emin olabilirsiniz.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Oruç nedir? -1-
Filolojik bağlamı üzerine
Dilimizde oruç olarak kullanılan ama Kuran terminolojisine göre savm ve siyam olarak anılan kavramın kılcal kök semantiğine doğru yolculuğa çıkalım.
Öncelikle oruç terimi Farsça'dan Türkçe'ye geçmiştir. Türkler İslamiyet'i Araplardan değil Farsilerden öğrenmiştir. Peygamber, abdest, oruç ve namaz gibi terimler Farsça'dan dilimize geçmiştir.
Farsça ruze kelimesi gün ve ışık anlamına gelir. Gündüz ışığı da denilebilir, bu oruç'un gündüz yapıldığına dair gönderme içeren bir terimdir. Gündüz ve gün boyu yapılan eylem anlamına gelir ki Kuran'daki savm terimi ile ruze terimi arasında anlam bakımından hiçbir ilişki yoktur. Tıpkı salat ile namaz arasında anlamsal ilişki olmaması gibi.
Türkler İslamiyet ile 8. ve 10. yüzyıllar arasında tanıştığında dini terminoloji dillerinde Arapça asılları yerine bölgedeki baskın kültür olan Farsça karşılıkları benimsediler.
Eski Türkçe'de ve genel olarak Türkçe'nin yapısında kelimeler 'r' sesi ile başlamaz. Türkler 'r' ile başlayan yabancı kelimeleri telaffuz edebilmek için başa bir ünlü harf eklerler. Ses fonetik olarak önce uruz, sonra Türk dil telaffuzuna uygun olarak özellikle Selçuklu döneminde uruç ve oruç şeklinde bir evrime uğramıştır.
Peki Kuran'daki savm terimi ne anlama gelir?
Arapça'da bir kelimenin gerçek anlamına ulaşmak için İslam öncesi yani antik Arap edebiyatına ve bedevi kullanımına bakmak gerekir. Kelimenin kökü SVM'dir. Kökü oluşturan anlam şöyle oluşur:
1. Rüzgar esmeyi bıraktığında ve hava durgunlaştığında rüzgar savm etti denilir.
2. Güneş tam tepe noktasına geldiğinde, sanki gökyüzünde asılı kalmış ve hareket etmiyormuş gibi durduğu bu durum savmü'ş şems olarak tanımlanır.
3. Araplar bir at yem yemeyi bırakıp başını dikerek hiç kıpırdamadan durduğunda same'l feres derlerdi. Bu atın biyolojik dürtülerine rağmen hareketsiz kalma eğitimi ve disiplini ile ilgiliydi. Yani öğretilen bir durumdu.
Kök anlam sabiti:
Bir akışın, hareketin, işleyişin veya iletişimin, iradi veya doğal bir sebeple askıya alınması, durağanlaşması ve tutulmasıdır.
Köklere anlam sabiti atandığında ve bu şekilde Kuran'a formüle edildiğinde anlam çalışır hale gelir. Tüm savm'lara oruç denildiğinde anlam çalışmaz. Yukardaki kök anlam sabiti Kuran içinde kullanılan tüm SVM köklerinde kusursuz çalışır.
Kök aynı zamanda semitik dillere de açılır, Akadça ve İbranice'de de aynı köke rastlarız. İbranice'de Tzom kökündeki tz harfleri Arapça'da sad harfine dönüşmüştür. Tzom bir şeyi sıkıca bağlamak veya ağzı büzerek kapatmak anlamına gelir. Aynı zamanda gürültüyü kesmek anlamına da açılır. İnsan Tanrı'nın sesini duymak için kendi sesini büzüp bağlamalıdır. Anlam bu şekilde oluşur.
Bir soru daha soralım, oruç mu tutulur yoksa tutulması gereken insanın kendisi midir, yani insan kendini mi tutmalıdır ve bu tutma hali neye karşıdır?
Yazının ikinci bölümünde Kuran merkezli olarak detaylara gireceğiz fakat kişinin rutin işleyişini iradi olarak kontrol altına alıp kendini tutması halidir diyebiliriz ve bu durum alışkanlıklar bağlamında kişiden kişiye de değişim gösterebilir. Köke anlam veren fikir standart işleyişin bir tutunum göstermesi ve işleyişin kontrollü şekilde durdurulmasıdır.
Yani savm insanın kendi içindeki ve dışındaki her türlü kaotik akışı, dürtüsel rüzgarları ve bitmek bilmeyen isteklerini dur, bekle ve yönet komutuyla kontrol altına almasıdır.
Günümüzde sadece yemek yeme ve içmenin kontrol altına alınması gibi sunulan savm'ın aslında neleri kontrol etmemiz gerektiği anlamına geldiğine ve tutulma halinin temel amacının ne olduğuna 2. bölümde değineceğiz.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Kuran kıssalarında halkların aydınlanma felci ve medeniyetlerin çöküşü üzerine
Kıssa anlatıları toplumların kendi içlerindeki sorumluluk bilinci ile imtihanlarının sonucu yaşanan kitlesel intiharların mezarlığı gibidir. Bu mezarlığın epigrafisini sunan Kuran ayetleri bize çöken her medeniyetin altında yatan sarsılmaz yasayı yani Sünnetullah’ı ve onun ihlalini işaret eder. Peki toplumların aydınlanma felci olarak tanımlayacağımız o kolektif eylemsizlik halini ve bu tıkanıklığı aşmanın yegane yolu salat’ın ikamesi olabilir mi?
Emanet’in ağırlığı ve kaçış psikolojisi
Kuran’da göklere, yere ve dağlara teklif edilen ancak onların yüklenmekten kaçındığı o ağır emanet bireysel ve toplumsal özgürlüğün getirdiği düzeltici ve denge tesis edici sorumluluktur. Sosyolog Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış adlı eserinde modern insanın bile bu sorumluluk ağırlığı altında nasıl ezildiğini ve otoriteye sığınarak karar verme sancısından kurtulmak istediğini anlatır.
Kıssalardaki halk kitleleri de benzer bir felç hali yaşarlar. Aydınlanma yani gerçeği görme ve ona göre yaşama eylemi konfor alanının terk edilmesini gerektirir. Halk bu yükü sırtlanmak yerine statükonun sahte güvenliğini tercih eder. Kuran'da sıklıkla şu durum dile getirilir:
Hayır! Dediler ki: "Doğrusu biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izinden gidiyoruz.
Zuhruf 22
Bu ayet kolektif düşünce felci’nin sosyolojik bir tezahürüdür.
Statükonun koruyucuları kim?
Toplumsal çürümenin mimarları iki ana gruptur: Mele’ler yani konsey, karar verici elitler, günümüz dünyasında bilgiyi ve karar mekanizmalarını tekelleştiren devlet bürokrasisi ve üst yönetimidir. Mütrefler refah içinde şımarmış, lüksün kör ettiği kesimdir ve günümüzde sistemin sunduğu maddi imtiyazlarla halkın duyularını uyuşturan kesimdir. Bürokrasi çemberiyle iç içe olan hortumlayıcı özel girişim patronlarıdır. Ama aynı zamanda rüşvet alıp servetini büyüten bir savcı da mütreftir. Bozulmuş toplumlarda patron, bürokrasi, hakim, savcı ve güvenlik güçlerinin entegre yozlaşmalarına rastlarız.
İbn Haldun Mukaddime’sinde medeniyetlerin çöküşünü refah ve lüksün asabiyeyi yani toplumsal bağı yok etmesi olarak açıklar. Mütrefler lüksün devamı için adaletin feda edilmesini isterler. Mele’ler de zaten imtiyaz tanıdıkları mütreflerle karşılıklı çıkar ilişkisi içerisindedir. Kuran bu sosyolojik yasayı şöyle vurgular:
Biz bir beldeyi yok etmek istersek, varlık ve güç sahibi ileri gelenlerine uyarımızı yaparız, buna rağmen bozgunculuk yaparlarsa böylece söz hak olur. Ve onu helak ederek yok ederiz.
İsra 16
Emanet nasıl taşınır ve sorumluluk yükü nasıl paylaştırılabilir?
Salat bu toplumsal felci dağıtacak olan kolektif ayağa kalkıştır. Salat, adaletin, bilincin ve sorumluluğun toplumsal yapıda dik hale getirilmesi ve ağır sorumluluğun kolektif şekilde paylaştırılmasıdır.
Salat ikame edildiğinde toplum şura’yı öğrenir, böylece yönünü Mele’nin çıkarlarından Hakk’ın evrensel yasalarına çevirir. Adalet, kıst ve mizan’ı keşfedince aydınlanma her gün tazelenen bir uyanış eylemine dönüşür. Kuran’ı öğrenip öğretme toplumun donanımlı hale gelmesini sağlar.
Salat bireye odaklanmaz, bireyi musallin halkasının bir parçası yapar. Bu tam olarak emanet yükünün paylaştırılmasıdır.
Geçmiş kavimlerin helakı toplumsal sistemlerin kendi iç çelişkileriyle patlayıp çökmesinden ileri gelir. Eğer bir toplumda aydınlanma sadece bireysel düzeyde kalıyor ve kolektif bir salat mekanizmasına dönüşmüyorsa, o toplumun sorumluluk bilinci felç olmuş demektir.
Sosyolog Arnold Toynbee’nin dediği gibi: Medeniyetler cinayete kurban gitmezler, intihar ederler.
Kuran ise bu intihardan kurtulma reçetesini zaten vermiştir:
Ancak iman edenler, düzeltici işler yapanlar, hakkı tavsiye edenler ve sabrı/dirençle mücadeleyi tavsiye edenler hariç.
Asr 3
Salat’ın ikamesi kolektif intiharı durduracak olan yegane toplum sözleşmesidir.
Peki biz salat’ın ne olduğunu bulabilecek miyiz?
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Statükonun barikatları
Marie Curie'den Kuran'ın hakikatine akademik muhafazakarlık
Dünyadaki bilim ve düşünce tarihi asl��nda söylem üstünlüğü ile birlikte gelen reddedişlerin de tarihidir. Bir hakikat çıplak haliyle ortaya çıktığında genellikle kurulu düzenin çoktan örmüş olduğu kalın duvarlarla karşılaşır. Bu duvarların adı akademik muhafazakarlıktır. Marie Curie'nin 19. yüzyıl sonunda Paris'te bir barakada verdiği hakikat mücadelesi ile bugün Kuran'ın özüne ulaşmaya çalışanların karşılaştığı direnç özünde aynı otoriteyi koruma içgüdüsünden beslenir.
Marie Curie bilim sahnesine çıktığında fizik dünyası atomun bölünemez ve değişmez olduğuna dair konforlu bir inanca sahipti. Curie radyoaktiviteyi bir atomik özellik olarak tanımladığında o güne kadarki tüm fizik paradigmasına bir tehdit yöneltmiş oluyordu.
Akademik muhafazakarlık ona iki koldan saldırdı, birincisi, onu kadın ve yabancı diyerek kimlik üzerinden ötekileştirdi. İkincisi ise sunduğu kanıtların yetersiz olduğunu iddia ederek bilimsel otoritesini sarsmaya çalıştı. Curie'nin tonlarca cevheri eriterek derme çatma bir laboratuvarda ortaya çıkardığı o bir gramlık radyum aslında akademik elitlerin bilimsel olarak imkansız dediği şeyin somut bir kanıtıydı. Fakat Curie bilimsel mücadelesinde eforunu daha çok otoriteleri yıkmaya harcadı.
Bugün Kuran çalışmaları alanında karşılaşılan manzara, Curie'nin Paris'teki çabasından çok da farklı değil. Kuran'ın hakikati yüzyıllar boyunca Emevi ve Abbasi dönemlerinin siyasi ihtiyaçları, kültürel kabulleri ve fıkhi zorunlulukları ile örülmüş kalın bir katmanın altında kalmıştır. Ulema denilen bir sınıf yaratılmış ve tüm veriler 1000 yıl öncesinde dondurulmuş ve asla yeni bir verinin ortaya çıkamayacağı gibi bir fikir empoze edilmiştir.
Tıpkı Curie'nin dönemindeki akademisyenlerin Aristotelesçi atom anlayışını savunması gibi günümüzün geleneksel akademisi de türetilmiş Kuran-dışı terim ve yorumları Kuran'ın öz anlamıymış gibi sunmaktadır.
Curie nasıl ki saf radyumu bulmak için cevheri yabancı maddelerden ayırdıysa bugünün araştırmacısı da Kuran'daki kavramları Emevi döneminde içleri boşaltılmış veya saptırılmış anlamlarından arındırmak yani bir filolojik izolasyon yapmak zorundadır.
Marie Curie'ye yapılan bilimsel çerçeveye ait değil suçlamasının aynısı bugün Kuran'ın geleneksel yorumlarını sorgulayanlara karşı usul bilmemek veya tarihsel bağlamdan kopmak şeklinde sürdürülüyor. Oysa Curie'nin yaptığı gibi asıl usul otoritenin ne dediğini bir kenara bırakarak cevherin yani özün bizzat kendisine odaklanmaktır.
Akademik muhafazakarlık Kuran'ı bir müze eseri gibi dondurarak onun dinamik, sistemik ve evrensel yapısını görmezden gelmektedir. Kuran'ın cevherindeki hakikat ancak geleneğin oluşturduğu o karanlık ve ağır perdeler aralandığında parlayacaktır.
Marie Curie sonunda başardı çünkü tabiatın yasaları insanların unvanlarından daha güçlüydü. Kuran konusundaki akademik muhafazakarlık da ne kadar katı olursa olsun, dilin ve mantığın sağladığı güçlü veriler karşısında erimeye mahkumdur.
Curie'nin radyumu ne ise bugün de Kuran'ın etimolojik, kavramsal ve sistemsel özü de odur. Barakanız derme çatma olabilir, imkanlarınız kısıtlı olabilir ve tüm dünya size karşı durabilir, ancak hakikat, bir kez izole edildiğinde artık saklanamaz bir ışığa dönüşecektir.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Dua Kartı 5
Dua kartlarımıza devam edelim.
Ayetin tamamını inceleyelim:
Rabbim! Gerçekten sen bana mülkten verdin ve bana sözlerin tevilini öğrettin. Ey göklerin ve yerin fıtratını belirleyen! Sen, dünyada da ahirette de velimsin, beni müslim olarak vefat ettir ve salihlerin arasına kat.
Yusuf 101
İnsan genellikle zorlukta Allah'a sığınır ve refahta unutur. Yusuf ise zirvedeyken dahi son nefes endişesi taşıyor. Bu durum bize Müslümanlık vasfının bir kez kazanılıp cebe konulan bir kazanım olmadığını ve son nefese kadar korunması gereken, farkındalık isteyen bir tutum olduğunu gösterir.
Dünyevi iktidarı yani mülkü ve entelektüel derinliği yani tevil yeteneği nebi bile olsa sonunu garanti etmiyor. Yusuf nebi de elindeki tüm güçlere rağmen kalbinin herhangi bir sebepten kayması ihtimaline karşı yardım istiyor.
Allah sürekli bu bilinçte olmamızı nasip etsin.
Eğer herhangi bir kişi bizi Kuran’da yer almayan bir konu, kavram, anlatı ya da geleneğin dinin bir parçası olduğununa inandırmaya çalışıyorsa kesin olarak bilmeliyiz ki o kişi yalancı ve şarlatandır.
Klasik tefsirler ve mezheplerin intiharı
Talak 4 üzerine inşa edilen pedofili meşruiyetinin Kuran merkezli çökertilmesi
Bugün kolektif bir ihaneti çökerteceğiz. Asırlarca süregelen bir dil ve Kuran körlüğünün müslümanların zihnine nasıl kabus gibi çöktüğünü ifşa edeceğiz. Geleneksel 'ulema' denilen kişiler, tefsir editörleri ve mezhep imamlarının evlilik konusunda Kuran'ın buluğ, karşılıklı rıza ve rüşd gibi sarsılmaz kalelerini görmezden gelerek Talak 4'te yer alan lem yehidzne ibaresini bir pedofili sığınağına dönüştürmesi, ülkemizdeki çeviri ve meal yazarlarının da bu sapkın düşünceyi Kuran'a ve Allah'a iftira atarak ve çevirilere olmayan kelimeleri ekleyerek sürdürmesi esasında dilin, mantığın, fıtratın ve biyolojinin can damarına saplanmış bir hançerdir. Üzerine Buhari denilen hurafeler antolojisindeki Resul'ün 9 yaşında bir kızla evlendiği iftirası da eklenince literatüre müslümanların pedofil olarak işlenmesi kaçınılmaz oldu. Bu kara lekeyi kimse temizlemeye çalışmadı çünkü tefsir ve rivayet kitaplarını herkes dinin bir parçası zannetti. Epstein dosyalarının halka açılması ile tekrar gündeme gelen pedofili meselesinde bir çok yabancı hesap müslümanlara yönelik 'sizin peygamberiniz de pedofildi' şeklinde doğrudan saldırılarda bulundu. Hiçbir müslüman olduğunu iddia eden kişi de ağzını açıp cevap veremedi çünkü Buhari dokunulmazdı, Taberi 'çok büyük alimdi' ve Fahrettin Razi 'ulema' sınıfındandı. Tarihin bu şarlatanlarının gerçek yüzünü 4 ana başlıkta ortaya koyup konuyu derinlemesine inceleyeceğiz. Biraz uzun olacak, sıkılganlar ve üşengeçler ile burada vedalaşabiliriz.
1. Nasıl bir gramer cinayeti işlendiğini keşfedeceğiz.
2. 'Ulema'nın kadın biyolojisi konusundaki cehaletini ispatlayacağız.
3. Tefsirler ve meallerdeki editöryal ilaveleri ortaya koyacağız.
4. Kuran metnine göre evlilik hukukunda asla yer alamayacak ve ayetlerle hukuksal çelişki oluşturan çocuk evliliği meselesinin nasıl mantıksal bir enkaz olduğunu göstereceğiz.
Öncelikle ayetin hatalı çevirisini Diyanet mealinden veriyorum:
Kadınlarınızdan adetten kesilmiş olanlarla, henüz adet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah'a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.
Talak 4
1. Gramer cinayeti
Arapça dil bilgisi bu cinayeti işleyenlerin suratına bir tokat gibi iner fakat kimse bu konuların üzerine gitmez çünkü dokunulmaz kabul ettikleri kişiler ve kitapları vardır, bu kişi ve kitaplar puttur. Putlar sorgulanırsa diğer hataları da sorgulanır ve kademe kademe yıkılırlar. Bunu istemeyenler Talak 4'ü asla tartışmaz.
Kuran'da adet, regl veya aybaşı olarak bildiğimiz döngü hali HAYIZ olarak geçer, Talak 4. ayette lem yehidzne kalıbı kullanılırken mutlak olumsuzluk bildiren lem edatını görürüz.
Lem لَمْ lem yehidzne adet görmeyen demektir.
Fakat tefsirciler ve mealciler bir kelime eklerler 'henüz'. Gramatik olarak kelime henüz anlamı taşıyor olsaydı lemma şeklinde yazılması gerekirdi.
Lemma لَمَّا henüz yapmadı ama yapması bekleniyor anlamını taşır. Eğer ayet reşit olmayan küçük kızları kastetseydi biyolojik olarak ilerde adet görmeleri bekleneceği için lemma kullanılması dilsel bir zorunluluk olurdu.
Sad suresi 8. ayette bu nüansı görmekteyiz,
bel lemma yezuku azabi
Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.
Sözde tefsir ulemaları ve mealciler ayette olmayan henüz kelimesini metne sokuşturarak adet görmeyen kadınlar ifadesini biyolojik yapısal bir durumdan soyutlayarak yaşı küçük çocukları kasteden bir anlama dönüştürmüşlerdir. Bu durum Allah'ın kelamını kendi ideolojik ve kültürel sapkınlıklarına uydurmak için yaptıkları bir gramer cinayetidir ve bu cinayetin vebali öylesine büyüktür ki tüm mezhep imamları ve tefsir editörleri ile birlikte rivayet editörleri bu cinayetin altından kalkamayacaktır.
2. Ulema denilenlerin kadın biyolojisi konusundaki cehaletleri
HYD yani hayız kelimesinin kökü semantik olarak birikmiş bir sıvının reçine, vadi suyu ve benzerlerinin dışarıya doğru akarak taşması anlamını taşır.
Geleneksel bağnaz editörler tıbbi gerçeklikleri tamamen yok sayarak taşmama durumunu sadece çocukluğa bağlar. Oysa modern tıp ve anatomi rüşd çağına gelmiş milyonlarca kadının şu aşağıdaki nedenlerle lem yahidzne yani adet görmeyenler sınıfına girdiğini kanıtlar:
MRKH sendromu: Rahim ve vajinanın doğuştan olmaması.
Turner sendromu: Yumurtalıkların işlevsizliği.
Vajinal septum: Vajinada enine veya boyuna perde şeklinde bir doku bölmesi olması sonucu kan akışının engellenmesi.
Asherman sendromu: Rahim içi yapışıklıklar ve dokular nedeniyle adetin oluşamaması.
İzole vajinal agenezi: Rahmin normal olmasına rağmen vajinanın doğuştan gelişmemiş olması.
Bunlar yapısal sorunlardan sadece bazılarıdır, ayrıca hormonal durumlara bağlı onlarca adet görememe nedeni de bulunmaktadır.
Ayetteki hüküm, bu ve durumlardaki yetişkin kadınların boşanma sonrası iddetini düzenler. Ulema denilen cahil kitle ise bu hastalıkları yok sayıp yerlerine çocukları monte ederek biyolojik bir cehalet sergilemiştir.
3. Tefsirdeki editöryal müdahale ve mezheplerin sosyolojik projeksiyonu
Taberi, Fahreddini Razi ve İbn Kesir gibi isimler Kuran'ı kendi dönemlerinin hakim ideolojik pratikleriyle edit etmişlerdir. O dönemin ataerkil yapısında çocuk yaşta evliliklerin yaygın olması bu şahısların metne bakışını da o dönemki yöneticilerin çıkarlarına uygun şekilde dönüştürmüştür.
Taberi / 923 yılı: Tefsirlerin 'babası' sayılan Taberi lem yehidzne ifadesini doğrudan yaşlarının küçük olması nedeniyle henüz hayız görmemiş olanlar olarak yorumlar ve bu ifadeyi çocuk yaştaki evliliklerin meşruiyetine delil sayar.
Fahreddini Razi 1210 yılı: Mefatihu l-Gayb adlı kitabında kadınları üçe ayırır: Genç olup adet görenler, yaşlanıp adetten kesilenler ve yaşı küçük olduğu için henüz adet görmeyenler. Razi'ye göre ayetteki lem yehidzne ifadesi çocuk yaştakilerin durumunu düzenler.
İbn Kesir 1373 yılı: Rivayet tefsirinin en önemli ismi olarak kabul edilen İbn Kesir ayetteki adet görmeyenleri hayız görme yaşına henüz gelmemiş olan küçükler olarak tanımlar.
İmam Şafi el-Üm adlı kitabında babanın küçük yaştaki bakire kızını rızası aranmaksızın evlendirebileceğini savunurken bu ayeti temel dayanak olarak alır.
Maliki ve Hanbeli mezhepleri: Her iki mezhep de benzer şekilde ayetin adet görmeyenler ifadesini bir yaş kategorisi olarak görmüş ve 'henüz' hayız görmeyen küçüklerin nikahını sahih saymıştır.
Tüm bu 'ulema' denilen şahsiyetler Kuran'ın vahyettiği evrensel hakikatleri görmezden gelerek kendi dönemlerinin erkek egemen alışkanlıklarını ayetlerin içine eklemlemiştir. Buhari'deki Aişe ile ilgili uydurma yaş rivayetlerini de zırh yaparak Talak 4'ü bu uydurmalara kurban etmişlerdir. 'Ulema' dedikleri bu sınıf dönemin kültürel çamurlarını tefsir ve fıkıh diye önümüze koymuştur.
4. Kuran bütünlüğüne göre hukuki kriterler ve rüşd duvarının hiçe sayılması ile oluşan mantıksal enkaz
Kuran'ın inşa ettiği evlilik hukuku, Talak 4'ün çocuk olarak yorumlanmasına imkan vermeyecek kadar sert ve net koruma kalkanlarına sahiptir.
Nur 59: Nikah için fiziksel ve akılsal olgunluğa erişmek zorunluluktur. Hilm kavramı ile açıklanır. Aynı zamanda kendilerinden izin alınmalıdır.
Nisa 6: Evlilik için rüşd şartı getirilir ve çocukluk ile evlilik arasına sınır çekilmiştir. Rüşd doğru karar verebilme ve aklını doğru kullanabilme yetisidir. Evlenecek kişinin aklı ve kendi kararı ön plana çıkarılır.
Malını yönetemeyecek kadar akli ve idari yetersizliği olan bir yetime malı teslim edilmezken, hayatı ve bedeni bir nikah akdine nasıl konu olabilir?
Nisa 29 ve Bakara 232: Evlilik bir sözleşmedir ve misakan galiza olarak ifade edilir yani sağlam bir misak. Sözleşmelerde iki tarafın iradesi sözkonusudur. Henüz iradesi oluşmamış bir çocuğun karşılıklı rıza üretmesi mantıksal bir imkansızlıktır.
Hayız görmeyenlerin çocuklar olarak kabul edilmesi hem sapkın bir görüş hem de Allah'ın kitabında devasa bir hukuksal çelişki iddia etmektir. Çocuk evliliğini savunanların yarattığı bu mantıksal enkaz Kuran'ın bütünlüğüne yapılmış en büyük saldırıdır.
Talak süzgecinden geçirilen gerçekliği şu şekilde açıklayabiliriz. Kuran biyolojik çeşitliliği gözetir ve her durumda adaleti emreder. Ulemanın kendi sapkın düşünce ve toplum yapısına göre türettiği paralel din bugün Epstein dosyalarıyla sarsılan dünyada Müslümanları savunmasız bırakmıştır. Ancak filoloji, biyoloji ve Kuran'ın sarsılmaz RÜŞD ilkesi bu kara lekeyi söküp atmaya yeterlidir. Kuran özgür ve olgun iradelerin kendi seçimlerini yapabilmesi ve çocuk da olsa hiçbir bireyin boyunduruk altına alınamayacağı ilkesi ile fıtrata uygun bir din inşa eder.
Tefsir, rivayet ve fıkıh geleneğini dinin parçası zannedenler ise pedofili konusunda sessiz kalmaya mahkum olur.
Geçmişin ulema denilen şahsiyetlerinin, tefsir ve rivayet adı alt��nda dedikodu üretenlerin arsız ve sapkın düşüncelerinden arınacak mıyız?
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Diyanetin şu kuralını biliyor muydunuz? Türkiye’de cami imamı dahi olsa, müftülükten izin almadan camilerde Kuran sohbeti bile yapamaz, ayeti Türkçesinden dahi okuyamaz. Evet çok ilginç değil mi? Hiçbir şekilde Kuran’ı izinsiz anlatamazsınız camilerde. Arapçası serbest ama Türkçe izne tabi.
DİB Din Hizmetleri Uygulama Genelgesi Madde 18/2
“Camilerde müftülük tarafından resmi olarak izin verilmedikçe din görevlileri dışında hiç kimse ders veya sohbet programı uygulamayacaktır."
Görevliler yapacakları her türlü faaliyet için müftülüğe başvurup ‘olur’ almak zorundadır.
Peki bir tarikatın kabile reisi gelip nasıl ayin yapıyor cami’de ve nasıl dinde olmayan batıl bir ritüeli gerçekleştirebiliyor?
Görüntü İstanbul Sultangazi Camii. Sizce müftülük izni var mıdır? Olsa ayr�� skandal olmasa ayrı..
Hayvanat bahçelerinin görünmeyen kirli yüzü ve küresel insanat bahçesinde gönüllü tutsaklık üzerine
Hayvanat bahçelerinin o pırıltılı ve sözde eğitici vitrininin arka planında, kafeslerin iç taraflarında pek de görmediğimiz derin ve karanlık bir gerçeklik yatıyor aslında. Hayvanların doğal ortamlarından koparılıp beton hapishanelere mahkum edilmeleri ciddi psikolojik ve ekolojik yıkımları da beraberinde getiriyor. Peki kendimizi özgür zannederken bizler de geniş bir insanat bahçesinin tutsakları olabilir miyiz? Önce hayvanların yaşadıkları işkencelere şöyle bir bakalım, sonra da kendi gerçekliğimizi keşfetmeye çalışalım.
Hayvanat bahçelerindeki hayvanların birçoğu zoochosis adı verilen bir tür hapishane sendromu yaşar. Kendi etrafında dönme, baş sallama, kafes tellerini ısırma veya kendini sakatlama gibi belirtilerle baş gösteren bu durum hayvanın delirmeye başladığının kanıtı olarak kabul edilir.
Birçok geniş ölçekli hayvanat bahçesi hayvanların bu anormal davranışlarını halka göstermemek için onlara gizlice psikolojik 'tedavi'ler uygular. Prozac, valium ve diğer antipsikotik ilaçlar hayvanların donuk ve uslu görünmesi için yemeklerine karıştırılır. Anormal olan hangi durumdur acaba ve tedavi diye yutturulan şey doğasından koparma çabası olabilir mi?
Ziyaretçiler köşesinde sessizce duran bir aslana bakıp ne kadar da heybetli ama ne kadar da sakin diye düşünebilir ancak gerçekte o hayvan ağır dozda antidepresanların etkisindedir.
Özellikle büyük memeliler için itaat sağlamak fiziksel baskı ve şiddet olmadan neredeyse imkansızdır.
Hassas olan kulak arkaları ve burun içlerine saplanan keskin metal kancalar bullhook olarak bilinir ve büyük memelilerin insanlardan korkarak itaat etmesini sağlar. Göz önünde yapılmayan bu 'eğitim'ler hayvanın doğal yapısını kırmak üzerine çalışır.
Hayvanlar henüz bebekken annelerinden ayrılır ve insan otoritesine boyun eğmeleri için karanlık bölmelerde ve kısıtlı hareket alanlarında tutulurlar.
Hayvanat bahçeleri birer ticari işletmedir ve ekonomik değeri kalmayan hayvanlar büyük bir yük haline gelir.
2014'te Kopenhag Hayvanat Bahçesi'nde sağlıklı bir zürafanın sistemsel fazlalık olduğu gerekçesiyle ziyaretçilerin gözü önünde öldürülüp aslanlara yedirilmesi vakası büyük bir travma yaratmıştı.
Avrupa'da her yıl binlerce sağlıklı hayvan popülasyon yönetimi adı altında gizlice öldürülür. Ziyaretçilerin sevdiği o sevimli bebekler büyüyüp bakımı zor yetişkinler haline geldiğinde sessizce ortadan kaldırılırlar.
Hayvanat bahçeleri bir illüzyondur ve hayvanat bahçesi analojisini insan toplumuna uyarladığımızda karşımıza çıkan tablo sınırları algılarla çizilmiş devasa bir insanat bahçesi'ne dönüşür. İnsanlar gönüllü kölelik mekanizmalarıyla zihinsel ve bilişsel parmaklıklarla kontrol altında tutulur.
Gerçeği örtenlerin durumu, çağırmaktan, seslenmekten başka bir şey duymayan haykıran kimsenin durumu gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu nedenle onlar akıllarını da kullanmazlar.
Bakara 171
Bizi bu hale getiren nedir günümüzde?
Guy Debord'un gösteri toplumu dediği şey tam olarak budur. Hayat yaşanmak yerine sadece seyredilen bir imaja dönüştüğünde insan artık o imajın içindeki bir sergi nesnesi haline gelir. Ekranların arkasında sergilenen ışıltılı yaşamların kahramanları esasında karanlık tutsaklardır ve bunu asla görmeyiz. İllüzyon bizi etkisi altına alır.
İnsanlık tıpkı hayvanat bahçelerindeki karanlık tekniklere benzer şekilde spor, müzik, finans, gastronomi, moda, eğlence, sinema ve dizi endüstrilerinin zihin kontrol kuşatması altındadır.
İnsanda bunun karşılığı şudur:
- İrade alanının daraltılması
- Dikkatin ele geçirilmesi
- Anlamın dağıtılması
- Topluluğun parçalanması
- Korku ve arzu üzerinden yönetim
İnsan da hayvan gibi dar bir yaşam alanına sıkıştırıldığında aynı döngülere takılır, sürekli ekran kaydırma, kısa içerik bağımlılığı, sessizliğe tahammülsüzlük, dikkat dağılması, kronik tatminsizlik, banka hesabını periyodik kontrol etme, dopamin bağımlılığı, hızlı hazza ulaşma tutkusu, sahte bağlar, eğitim adı altında itaat ve kölelik üretimi, ekonomik değeri azalanların görünmezleşmesi, işsizler, yaşlılar, yoksullar, krizlerde feda edilen kitleler…
Tam bir insanat bahçesi değil midir?
Bu durum tutsak zihnin kendini tekrarlarla oyalamasından başka bir şey değildir, bizi kimin hangi amaçla neyden uzak tuttuğunun farkına bile varmadan döngüyü sürdürürüz. Bizi hakikatten uzak tutmak istiyor olabilirler mi?
Peki insanat bahçesinden nasıl çıkacağız?
- Günde 5 saat ekran orucu tutarak,
- Haftada 2 gün gündemle ilgilenmeyerek
- Tüketim günlüğü tutarak, bunu niye aldım? buna ihtiyacım var mı sorularını sorarak.
- Borç azaltma planı yaparak, çünkü küçük taksitler birleşerek büyük esaretler üretebilir.
- Kuran'ı her gün acele etmeden sindirerek yavaş yavaş okuyarak.
- Sosyal bağ inşa ederek, yardımlaşma, üretim ve paylaşımı standart alışkanlık haline getirerek
- Bedenimizi kontrol altına alarak, yürüyüş, uyku ritmimizi denetleyerek.
- Reklam dilini teşhis ederek, bu reklam bana ne satmaya çalışıyor diyerek.
- Put listesi çıkararak, bizi yöneten 3 temel şeyi keşfedip onlardan kurtularak.
- Hakikati alışkanlık haline getirerek, önümüze gelen her veriyi sorgulayıp doğrulayarak.
Modern insan artık hem sergilenen bir nesne hem de kendi esaretine bilet kesen bir seyirci haline gelmiştir. Küresel insanat bahçesi bizi parıltılı ekranlar, ömürlük borç senetleri ve onaylanma arzusu gibi görünmez duvarlarla kuşatmıştır. Bu sistemin başarısı mahkumun hücresini konfor alanı sanmasından ileri gelir. Kuran'ın sunduğu o büyük LA yani hayır ile başlayan reddiyesi aslında bu yapay bahçenin duvarlarını sarsan tek hakikattir.
Hayvanlar sadece doğalarında verim sağlayabilir, peki insan nasıl verim sağlar?
Onlar, yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki kendilerinin, kendisi ile akıl edecekleri kalpleri veya kendisi ile işitecek kulakları olsun. Zira kör olan gözler değildir, kör olan göğüslerde olan kalplerdir.
Hac 46
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.