Modern terapinin en sevdiği tavsiyelerden biri: "Seni tüketen insanlara ve durumlara sınır çizmelisin."
Bu tavsiye kişinin kendi hayatı üzerinde tam otorite sahibi olduğunu varsayar. Ancak asgari ücretle çalışan her an işten çıkarılma korkusu yaşayan bir kuryeye veya tekstil işçisine "Patronun mobbingine sınır çiz" demek ona dolaylı yoldan "Aç kalmayı göze al" demektir.
Sınıf analizi yoksa sınır çizmek sadece iş güvencesi olanların bir lüksüdür.
Mesele kendini dinletmek değil, ötekinin aklını ıskalamamak:
Bizde en sık görülen diyalog engellerinden biri, ötekine entelektüel ve/veya ahlaki üstünlük dayatmak. Oysaki gerçek diyalog için dogmatik değil, pragmatik olmak lazım:
Sen konuşurken karşındakinin;
(1) dinleyip dinlemediğini fark edebilmek,
(2) senin düşünce süreçlerini takip edip edemediğini anlayabilmek,
(3) onun ne söylemeye ve nereye varmaya çalıştığını kestirebilmek,
(4) sözünü onun kavrayabileceği düzeye kadar sadeleştirmek ve kısaltmak,
(5) onun olumsuz bir duygusunu tetiklememek için saygılı, ölçülü, sakin ve dostça bir dil kullanmak,
(6) bütün bunları gurur, değer, yenilgi meselesi yapmamak.
Varsa bir üstünlüğün, bunları yapmak için kullanabilirsen eğer, herkesin hayrına olabilecek çözümü üretebilirsin.
Eyüp Sabri Tuncer Yönetim Kurulu Başkanı Engin Tuncer:
"Eğer bir insanın 50 tane, 100 tane dairesi varsa bu kul hakkına girer.
İnsanların hem anayasal hak olarak, hem de dinimizde barınma hakkı diye bir şey var.
Siz, gayrimenkul biriktirerek insanların barınma hakkını elinden alıyorsunuz.
O işte kul hakkına giriyor.
Siz, insanlar daha uygun fiyata ev alabilecekken, hemen daha proje aşamasındayken dairelere talep gösterdiğinizde fiyatlar teslimde 2-3 misline çıkıyor.
Dolayısıyla, gerçekten ihtiyacı olan insanların satın almasını engelliyorsunuz.
Onlara o evleri yüksek bedellerle kiraya vererek engelliyorsunuz.
Bizim ailemizde hiç kimsenin 2. bir dairesi yoktur. Bir kişinin bile kirada gayrimenkulu yoktur."
Hayattan ne beklediğini, kim olmak istediğini bilmek, hele ki 30 yaşından önce bilmek herkese kısmet olmaz. Üstün yetenek ya da zekâ gibi bir lütuftur ana yoluna erkenden koyulabilmek. Ama ne istemediğini bilmek lazım. Başkalarının seçimleriyle sürüklenmemek için. Bunun için de özellikle yaşanması ya da kabulü zor duygulara (faydalı uyaranlara) dikkatle kulak vermeli ve onları iyi tercüme etmeli; öfke, korku, suçluluk, utanç, kaygı, sıkıntı, üzüntü, nefret, kin, hınç, kibir, hiddet, kıskançlık, haset, tiksinti gibi. Çünkü bu duygular, “o yöne gitme/burada kalma/bu insan olma” der bize. Doğru yön tayini yapmaya yarar.
Anne katli, cinayetler arasında belki de en nadir olanıdır.
O kadar nadirdir ki, çocuğunu öldüren anneden bile daha seyrek görülür.
Buna rağmen mitolojide annesini öldüren erkek çocuk vardır (Orestes);
fakat anneyi öldüren kız çocuk, mitolojide bile sansürlenmiş bir tabudur.
Anne, insanın hayatla kurduğu ilk bağdır; insanı var eden figürdür.
Bu cinayet yalnızca bir insanın öldürülmesi değil, annenin ve dolayısıyla hayatın sembolik olarak yok edilmesidir.
Anneyle bağı koparma arzusu, başlı başına patolojik değildir.
Ancak ayrışmaya izin verilmemiş ilişkilerde bu arzu, patolojik bir özgürleşme fantezisi olarak ortaya çıkar.
Eğer bu cinayet bir cinnet halinde, borderline bir yapının anlık patlamasıyla gerçekleşmiş olsaydı, arkasından ağır bir pişmanlık, benlik çöküşü ve intihar arzusu beklenirdi.
Oysa burada görünen, daha ziyade malign/kötücül narsisistik bir yapıdır:
Haklılık hissiyle beslenen, bir türlü ayrışılamayan annenin yokluğunda kendini “özgür birey” olarak var edebileceğine inanan, bu inancı planlı biçimde eyleme döken bir zihin vardır.
Bu nedenle bu cinayet yalnızca bireysel bir patoloji değil;
aynı zamanda bireyselleşmenin bağdan, özgürlüğün ilişkiden kopuş olarak anlaşıldığı bir toplumsal dönüşümün ulaştığı uç noktayı da gösterir.
İlişkiye eli boş gelen, ilişkiden beslenemez. Seninle beslenir. Dokunmak yetmez, ısırık alır. Paylaşmak yetmez, parça koparır. İlişkiye eli boş gelmek; ötekine ilgi, merak, dikkat, şefkat, arzu, sevgi, saygı, samimiyet duyamamak demek. Birey kendisiyle o kadar meşgul, kendi içinde o kadar tutsaktır ki, gerçek bir ilişki kurabilecek ruhsal kondisyonda değildir. Maalesef bugünün insanı giderek artan oranda bu durumda. O yüzden birbirini yiyor.
self-sabotage is also:
- not asking for help
- rejecting praise
- isolating yourself when hurt
- saying “yes” to everything
- putting your needs on hold
- procrastinating on important tasks
- watching too much news
- trying to be perfect
Konfüçyüs’ün öğrencisi, yeşil giyimli bir adamla tartışıyordu.
Adam, "Yılın 3 mevsimi vardır" diyordu. Öğrenci ise "Hayır, 4 mevsim vardır" diye diretiyordu. Tartışma büyüdü. Konfüçyüs geldi, adama baktı ve "Haklısın, yılın 3 mevsimi vardır" dedi. Adam sevinçle gitti.
Öğrenci şok oldu: "Hocam, yılın 4 mevsimi olduğunu biliyorsunuz, neden yalan söylediniz?"
Konfüçyüs cevap verdi:
"O adam bir çekirgeydi (yeşil giyimli). Çekirgeler baharda doğar, güzün ölürler; kışı hiç görmezler. Kışı hiç görmemiş birine buzun ne olduğunu sabaha kadar anlatsan da ikna edemezsin. Ömrünü boşa harcama."
Her savaşı kazanmaya çalışmak enerji israfıdır. Lider, kapasitesi veya tecrübesi gerçeği görmeye yetmeyen kişilerle tartışmaya girmeyip (zaman yönetimi) yoluna devam eder.
Kaynak: Konfüçyüs Anekdotları / Çin Klasikleri)
“Modern society flatters men into weakness by promising ease; but a man who accepts ease as his master soon finds he has no strength left to resist anything at all. Comfort is the chief corrupter of the age.”
— Hilaire Belloc
Evren, genişliyor olmasaydı; ne atomlar, ne galaksiler, ne yaşam ortaya çıkacaktı. Termodinamik açısından “düzen” büyüyerek var olabiliyor. Fizik diyor ki; tüm sistemler evrenin genişlemesi sayesinde varlar.
Tarihi Termoadinamik açısından okuduğunuzda imparatorlukların ancak genişleyerek var olduğunu görürsünüz. İçeride artan düzensizlik karşısında dışarıdan enerji bulursun, yüksek entropiyi dışarı atarsın.
Başkalarının felaket senin saadetin olur. Roma, Osmanlı, İngiltere, İspanya, ABD ve hepsi için aynısı geçerli. Ortada bir “düzen” var ama tek sebebi başkalarının aleyhine genişliyor olmak. Genişlemen durduğunda o güne kadarki tüm hatalar ortaya çıkıyor.
Medeniyet, güç, hükümranlık; bir ilüzyon. Kendi derdini başkasına transfer etme ilüzyonu. Kendine yeten toplulukları büyük devletler yutar. Kendine yeten devletleri imparatorluklar yutar. İmparatorluklar kendine yetmez; genişleyecek yer arar. Şimdi ABD’nin Venezuela planları gibi.
*Kapitalist ekonomik sistem için de aynısı geçerli. Ortada bir “düzen” yok. Sadece büyük olanlar daha fazla büyüyerek en küçükleri yok ediyorlar. “Sistem”i kim eline tutuyorsa, işleri iyi gidenin reklamını yapar; diğerlerini ötekileştirir. Roma İmparatorluğu, kendisi dışında kalan herkese “barbar” diyordu.
Harvard Üniversitesi - Felsefe bölümünde geçirdiğim ilk dönem sona eriyor…
Burada Prof. Mathias Risse danışmanlığında neler yaptığımı sizlere de anlatmak isterim, çünkü biliyorum ki beni takip eden insanlardan çalışma alanıma yakından ilgi duyanlar var.
Burada iki projemi tamamlamayı başardım: ilki kimlik istismarı, ikincisi ise hayal gücü eşitsizliği.
Kimlik istismarı, insanların sizin dış görünüşünüz, ten renginiz, açık veya kapalı giyinmeniz gibi kimlik marker’larınızı kullanarak sizi ekstrem ve aşağılayıcı anlatılara araç kılması, böylece üzerinizde “epistemik tahakküm” kurması geliyor.
Projemde her insanın yaşam seyrinde tamamen hür olduğu ve bu tür baskıların ahlaki açıdan “cinsel istismar” ile aynı düzeyde ihlal olduğunu savundum.
Hayal gücü eşitsizliği ise dünyadaki koşulların sizin daha iyi yaşam koşullarını elde etmeyi bırakın, “onları hayal bile edemeyecek hale getirmesi” ve “tahayyül gücünüzü bastırması” oluyor. Bu durum, kendinize inancınızı “kırarak” kendinizi geliştirmenizi ve dönüştürmenizi “içeriden bloke ediyor.”
Bu çalışmam da hakeme girdi ve 2026 PSA Oxford’da sunulmak üzere seçilen sayılı bildiri arasında yer aldı.
Kendime dönersem… Son iki yılda dört farklı ülke değiştirdim; birçok farklı okulun seçim kriterlerinden ve testlerinden geçtim.
Dışarıdan bakıldığında bu “rahat bir gezginlik” gibi görünebilir; oysa insanlar arka planda ödediğiniz bedelleri, sevdiklerinize duyduğunuz özlemin yoruculuğunu, bazen temel sağlık hizmetlerine ulaşmak için bile bitmek bilmeyen bürokratik süreçlerden geçmek zorunda olduğunuzu bilmiyor.
Bu nedenle (özellikle bir kadın olarak) çoğu zaman çalışkan ve hırslı görülebiliyor, bilgilerinizi genişletip kendinizi yenileyebildiğiniz için “değişken”, ya da “ulaşılmaz” gibi önyargılara muhatap kalabiliyorsunuz.
Yine de bu tür algılar beni durdurmadı. Çünkü çalışmalarımı yalnızca kendi kişisel inşa sürecim olarak değil, tüm insanların kendi olabildikleri, (fikirsel olarak birbirimizden farklı olsak bile) herkesin özgür, onurlu ve eşit anlayış zemininde hayatlar kurmalarına yardımcı olacak epistemik araçların inşası olarak gördüm.
Amacım, çalışmalarımın yoğunluğunu daha da arttırarak birkaç yıl içinde bu projelerimi entelektüel üretim düzeyinden çıkarıp sahada işleyen, somut ve aktif girişimlere dönüştürmek.
Sizler bu yolculuğun henüz hazırlık dönemine tanıklık ediyorsunuz. Bu beni mutlu ediyor; çünkü sizinle bağlantıda olmak benim için değerli.
Umarım beni tanımak ve okumak da sizleri öyle hissettiriyordur.
İnsanın en eski savunmalarından biri, kendini kabul edilebilir bir versiyaya dönüştürerek bağ kurmaya çalışmasıdır.
Bu strateji, ruhun “reddedilmeden hayatta kalma” refleksidir.
Uyum sağlamak, şekil değiştirmek, parlatılmış bir benlik sunmak…
Hepsi görünürde ilişkiyi korur, ama görünmez bir bedel bırakır geride:
Kendinizden biraz daha uzaklaşmak.
Koç Holding 6,7 milyar TL’ye marina almış. Neden teknolojiye, yapay zekaya vs yatırım yapmıyor da kira geliri getiren düz ve basit bir yatırım yapmayı tercih ediyor diye düşünebilirsiniz.
Cevabını hemen vereyim; enflasyonist ülkelerde uzun vadede geri dönüş sağlayacak yatırımlar yapılamaz, çünkü finansman maliyeti 2 senede yatırım için harcanan parayı 2 katına çıkartır.
O yüzden hemen para kazandıracak, hemen nakit akışı sağlayacak yatırımlar tercih edilir ki, o nakit akışı finansman maliyetini sübvanse etsin ve şirket çevrilebilsin.
Ar-ge gerektiren ve 2-3 sene sonra gelir yaratacak yatırımlar yapan şirketlerimizin ne hale geldiğini borsada korku filmi izler gibi izliyoruz işte.
Enflasyon, bir ülkenin sadece alım gücünü ve yaşam kalitesini düşürmez. Ülke halkını temkinli olmaya, risk almamaya, kısa vadeli düşünmeye, tembelleşmeye ve rekabet halinde olduğu ülkelerden geride kalmaya mecbur eder.
Günü bir şekilde kurtarsanız bile uzun vadede çırak çıkarsınız.
Kendi akıl sağlığınız için herkesi anlamaya çalışmayın. Herkese yetişmeye çalışmayın. Her sözü ciddiye almayın. Bazen görmezden gelmek, duymamak, uzak durmak en büyük iyiliktir kendinize. Her savaşa girmeyin. Bazı şeyler değmez.
Belirsizliğin kendisi çoğu zaman cevabın ta kendisidir. İnsan beyni sevildiğini hissettiğinde sakinleşir; kaygı azalır, ilişki doğal bir akışa kavuşur. Ama biriyle ilgili sürekli “Acaba?” diyorsan, aslında kendi duyguların seni gerçekliğe doğru çekiyordur. Gerçek bağ, iletişimi gizleyen değil açan; duyguyu saklayan değil paylaşan bir zeminde büyür. Bu yüzden birinin niyetini anlamak için başka kaynaklara koşma ihtiyacı duyuyorsan, bu durum aslında ilişki içindeki güvensizliğin, tutarsızlığın ve duygusal mesafenin göstergesidir.
Seven insan netlik verir. Çünkü duygusunu sahiplenir, sorumluluk alır ve karşı tarafın iç huzurunu önemser. Seni sürekli ikilemde bırakan bir ilişki, çoğu zaman zaten cevabını vermiş bir ilişkidir.
Hindistan'ın İngilizler tarafından işgal edildiği yıllarda bir İngiliz subayı hiçbir neden olmaksızın halktan bir Hintliye sertçe bir tokat atar.
Hintli adam hemen yüzüne bir yumruk vurur,
subayı yere serer.
Bu karşılığı beklemeyen subay
hem korkar hem de sinirlenir.
Tek başına bir şey yapamayacağını bildiğinden yardım almak için bölüğe gider.
Nasıl olur da sıradan bir Hintli İngiliz Kraliyet subayına vurmaya cüret edebilirdi.
Subay Generalin yanına gidip olayı anlatır ve kendisinden asker talep eder.
General onu dinledikten sonra onu bir odaya götürür.
Bir kasadan 50.000 Rupi çıkarıp subaya verir:
- Bu parayı bugün sana tokat atan Hintliye ver ve ondan özür dile!
Bunu duyan İngiliz subay sinirlenir:
- Zavallı bir Hintli,
İngiltere Kraliyet subayına vurup hakaret edecek ve karşılığında ondan özür mü dileyeceğim?
General sertçe:
- Bu bir emirdir.
Soru sormaksızın itaat edeceksin!
Subay çaresizce parayı alır,
götürüp Hintli adama verir,
özür diler.
Hintli adam o zamanın parasıyla yarı servet olan parayı görünce çok sevinir.
Onunla ev, araba https://t.co/glGCsjlDWkır.
Bir süre sonra da bu Hintli tanınan tüccarlar arasına girer.
Aylar geçer. Bir gün General tokat yiyen subayı çağırır:
- Zamanında sana tokat atan Hintliyi hatırlıyor musun?
Subay:
- Unutmam mümkün mü efendim.
General:
-Şimdi intikamını alma vaktidir.
Ona kalabalık bir topluluğun içinde vur!
Herkes görsün!
Subay itiraz ederek:
- Bu Hintli kimsesiz iken ona vurmama izin vermediniz.
Şu an şehrin tanınan, önemli kişilerinden biri olmuşken mi vurmamı istiyorsunuz?
Ona vurur vurmaz etrafındakiler bana saldırırlar efendim!
General kendinden emin bir şekilde:
- Endişelenecek bir şey yok.
Sana dediğimi yap!
Git ona vur, gel!
İngiliz subay Hintli adamın mağazasına gider.
Hintlinin adamları ve kalabalık müşterisi de orada bulunmaktadır. İngiliz subay bir şey demeksizin öyle bir vurur ki,
adam düşüp yere kapaklanır.
Hintli adam hiçbir karşılık vermediği gibi düştüğü yerden de kalkmaz. İşin garip tarafı subayın yüzüne dahi bakmaya cesaret edemez.
Karşılık görmeyen subay hayretler içerisinde kalır.
İntikam almanın verdiği sevinçle oradan ayrılıp generalin yanına gelir.
General:
- Seni hem sevinçli ve hem de hayretler içerisinde görüyorum.
Subay:
- Evet efendim.
O Hintli İlk seferinde kimsesiz iken ona vurduğumda sessiz kalmayıp daha sert bir şekilde bana vurdu. Ama bugün mal, makam sahibi iken ona vurduğumda karşılık vermek bir yana,
bana bir söz dahi edemedi.
General:
- İlk sefer onu vurduğunda onuru vardı ve bunu en büyük sermayesi bilirdi.
Onu korumak için sana karşılık verdi.
Ama ikinci seferde onurunu paraya sattı.
Menfaati tehlikeye girer diye sana karşılık vermeye korktu.
Onun için kendini savunamadı!.
📛 Çıkarı için onurunu satanlara ithaf olunur....