3) O günlerde sessiz kalan yahut Müslümanları kendilerini savundukları için kınayan Kıble’nin Yahudileri, tehdit kendi kapılarına dayanınca birdenbire cihad dilini keşfettiler.
-Şeyh Ahmed Musa Cibril
13 Rebîülâhir 1448 (Hicrî)
1) Bilâdü’l-Haremeyn’deki Râfizîler ve tağutlar, ümmetin düşmanlarıdır. Allah’tan onları birbirine düşürmesini, Müslümanlara zarar verme güçlerini kırmasını, ümmeti onların şerrinden korumasını ve yerlerine yeryüzünde tevhidle hükmeden kimseler getirmesini niyaz ederiz.
2) Tehlike artık kendi kapılarına dayanınca, İbn Selmân’ın kölelerinin nasıl hararetle cihad çağrıları yaptıklarını göreceksiniz. Gazze’de Müslümanlar kendilerini savunurken yahut Irak’taki Müslümanlar aynı düşmana karşı direnirken, onlarda böylesine güçlü bir çağrı görülmüyordu.
Bir yanda "Gazze'de açlık yok" iddiaları, diğer yanda ise gıda yardımı beklerken katledilen Filistinli Müslümanlar.
Dünya Sağlık Örgütü'nün sadece bir ayda 63 çocuğun yetersiz beslenmeden öldüğünü bildirmesi ve dört aylık Zeynep gibi bebeklerin açlıkla verdiği yaşam mücadelesi, bu yalanları acı bir şekilde ortaya koyuyor.
Peki, tüm bunlar yaşanırken İslam fıkhı ne diyor?
Bir halkı kasıtlı olarak aç bırakmanın hükmü nedir?
Bu video, Şeyh Ahmed Musa Cibril'in "Zulmen Aç Bırakmanın Fıkhı" konulu dersine bir giriştir.
📺 Serimiz yakında yayınlanacak.
Şeyh Ahmed Musa Cibril - Zulmen Aç Bırakmanın Fıkhı
Gazze'deki zulüm karşısında zorla aç bırakmanın hükmü. Açlıktan öldürmenin katlü'l-amd sayılması, ikrah meselesi, muhtacın hakları..
Kitap ve Sünnet'ten delillerle. İlk bölüm yayında.
https://t.co/m2QQ1lg02Q
Bir yanda "Gazze'de açlık yok" iddiaları, diğer yanda ise gıda yardımı beklerken katledilen Filistinli Müslümanlar.
Dünya Sağlık Örgütü'nün sadece bir ayda 63 çocuğun yetersiz beslenmeden öldüğünü bildirmesi ve dört aylık Zeynep gibi bebeklerin açlıkla verdiği yaşam mücadelesi, bu yalanları acı bir şekilde ortaya koyuyor.
Peki, tüm bunlar yaşanırken İslam fıkhı ne diyor?
Bir halkı kasıtlı olarak aç bırakmanın hükmü nedir?
Bu video, Şeyh Ahmed Musa Cibril'in "Zulmen Aç Bırakmanın Fıkhı" konulu dersine bir giriştir.
📺 Serimiz yakında yayınlanacak.
Hem İran hem de Filistin’deki Yahudi işgalciler, daima Ehli Sünnet’in sarsılmaz düşmanları olmuşlardır.
Onların mirası; çatışma, zulüm ve masum Ehli Sünnet kanının dökülmesiyle damgalanmıştır. Ehli Sünnet’e dünya genelinde çektirdikleri acılar ve gerçekleştirdikleri katliamlar, İslam tarihinin sayfalarına derinlemesine kazınmıştır.
Ehli Sünnet’e samimiyetle bağlı olan herkes için, uzun zamandır Ehli Sünnet’i ezmekle elleri lekelenmiş olan bu iki İslam düşmanının çöküşü ve yok oluşu, derin bir sevinçle karşılanmalıdır.
Her iki ülkenin üzerine yağan füzeler, Allah ﷻ’a şükür secdesiyle karşılanmalıdır.
Bu çöküş, sadece siyasi bir mesele değildir; bu, onların zulmüne karşı sabreden Ehli Sünnet’in sadık mensupları ve Tevhid’in aslını savunan herkes için sembolik bir zaferdir.
Allah, Gazze’de, Suriye’de ve başka yerlerde bu milletlerin elinden soykırım görmüş olan Ehli Sünnet’in kalplerini iyileştirsin ve teskin etsin.
Allah, her iki ülkeyi de yok etsin ve onların çöküşünü salih müvahhidlerin zaferine vesile kılsın.
Both Iran and the Yahudi occupiers in Palestine have consistently stood as unwavering adversaries of Ahl al-Sunnah.
Their legacies are marked by conflict, persecution, and the shedding of innocent Ahl al-Sunnah blood. The suffering and massacres they have inflicted worldwide upon Ahl al-Sunnah are deeply etched into the annals of Islamic history.
For every sincere adherent of Ahl al-Sunnah, the downfall and destruction of these two enemies of Islam—whose hands have long been stained by the oppression of Ahl al-Sunnah—should be met with profound rejoicing.
The missiles raining down upon both nations ought to be met with a sincere sajdah of shukr to Allah ﷻ.
Their collapse transcends mere politics; it represents a symbolic victory for the steadfast followers of Ahl al-Sunnah who have endured their tyranny, and for all who uphold the true essence of Tawheed.
May Allah heal and soothe the hearts of Ahl al-Sunnah in Gaza, Syria, and beyond, who have endured genocides at the hands of these nations.
May Allah destroy both nations and make their downfall a means for the righteous Muwahideen to emerge victorious.
Ahmad Musa Jibril
Dhul-Hijjah 16, 1446
Gazze’ye yönelik savaş durmadı, yalnızca daha karanlık ve daha da sinsi biçimlere büründü.
Bombalar hâlâ gökten yağıyor. Çocuklar hâlâ ölüyor. Abluka her geçen gün biraz daha sıkılaşıyor.
Ve şimdi, yıkılmış evlerin ve paramparça hayatların enkazı üzerinde saldırı; açlıkla, sessizlikle, kasten ve merhametsizce yürütülen bir ihmal savaşı hâline geldi.
Bu, yalnızca füzelerle değil, yetersiz beslenmeyle; engellenen yardımlarla; dünyayı sağır eden kayıtsızlığın sessizliğiyle sürdürülen bir savaş.
Gazze kan kaybeder ve yıkımın ağırlığı altında ezilirken, dünya umursamazlık yastıklarına yaslanıyor.
Tarih tanıklık etsin: Trump, Gazze’ye açılan savaşın aktif bir ortağıyken Bilâdu’l-Harameyn’de sıcak karşılanıyor ve şimdi Körfez’deki Tağutlardan yalnızca birkaç saat içinde 5,1 trilyon dolarlık cizye kopardığını övünerek anlatıyor.
(Bu, Filistin’in her karışını tanklarla boğmaya, semasını savaş uçaklarıyla doldurmaya yetecek bir meblağ)
Oysa aynı Tağutlar, Gazze’nin çocukları için ne bir avuç tahıl, ne bir şişe ilaç, ne de bir damla temiz su gönderebiliyor.
Katar’ın Tâğutu Trump’a özel bir jet tahsis ediyor ve kimse sormaya cesaret edemiyor:
Neden bunun yerine Gazze’ye yardım göndermiyorsunuz?
Neden bizi bombalayanları ödüllendiriyorsunuz?
Neden yıkımımıza alkış tutanları güçlendiriyorsunuz?
Gazze için bir zamanlar gürleyen sesler nerede?
Çilesini kullanarak adını büyüten, fakat hakikat artık kârlı ya da popüler olmayınca ortadan kaybolan fenomenler nerede?
Şam Toprakların’daki hain, Siyonistlere ve ABD’ye yanaşırken Tevhid sancağını yükseltmeye çalışanları eziyor ve yeni emîri Trump’a biatını yerine getiriyor.
Geri kalanı ise suskun; tıpkı mezar sessizliği gibi. Soykırım onları tamamen yok edene dek bu pasifliğe mi katlanacağız?
Medyanın bakışı başka yöne çevrildi.
Fırsatçılar kayboldu.
Fakat samimiler; yalnızca Allah için ayağa kalkanlar, sarsılmamalı. Şimdi, her zamankinden daha fazla, Gazze’deki kardeşlerinin yanında dimdik durmalı; sadakatte sarsılmaz, imanda sebatkâr olmalıdırlar.
Bugün Gazze boğuluyor, sessizlik ve tecrit içinde.
Yine de, Ümmet’in vicdanında açılmış bir yara olarak duruyor, her ihmal ve kayıtsızlık anıyla biraz daha iltihaplanıyor.
Ey Allah'ım, onlar yeryüzünde azdılar ve fesadı yaydılar. Üzerlerine Senin azabından bir kamçı indir.
Ey Allah'ım, kendini Müslüman diye adlandırıp da Trump’a oy verenleri, Gazze halkının çektiğinden daha şiddetli bir azapla alçalt ve cezalandır.
Şeyh Ahmed Musa Cibril
4 Zilhicce 1446 (31 Mayıs 2025)
The war on Gaza has not ceased — it has merely morphed into grimmer, more insidious forms.
The bombs still rain from the sky. The children still perish. The siege tightens with each passing day.
And now, atop the shattered remnants of homes and lives, the assault has transformed into a war waged through starvation, through silence, through a deliberate and merciless neglect.
This is a war waged not only with missiles, but with malnutrition. With blocked aid. With the deafening quiet of a world that chooses to look away. As Gaza bleeds and crumbles beneath the weight of destruction, the world reclines on cushions of indifference.
Let history bear witness: While Trump is an active participant in the war on Gaza, he is warmly welcomed in Bilad al-Haramayn and now boasts of extracting $5.1 trillion in jizyah from the Tawāghīt in the Gulf within mere hours — a sum vast enough to drown every inch of Palestine in tanks and saturate its skies with warplanes. And yet, these same Tawāghīt cannot muster even a handful of grain, a vial of medicine, or a drop of clean water for Gaza’s children.
Qatar’s Taghout awards Trump with a private jet — and no one dares to ask: Why not send aid to Gaza instead? Why reward a man who emboldens those who bomb us? Why empower those who cheer our devastation?
Where are the voices that once roared for Gaza? Where are the influencers who leveraged Gaza’s agony to build their names — only to vanish when truth was no longer profitable or popular?
The betrayer in Bilād al-Shām cozies up to the Zionists and the U.S., all the while crushing those who strive to raise the banner of Tawḥīd — fulfilling his bay‘ah to his new amir, Trump. The rest remain silent — a silence that echoes the stillness of the grave. Are we to endure this passivity until the genocide leaves none of them alive?
The media's gaze has turned elsewhere. The opportunists have disappeared. But the sincere — those who stood for Allah alone — must not falter. Now, more than ever, they must stand beside their brothers and sisters in Gaza, unwavering in loyalty and steadfast in faith.
Today, Gaza suffocates — in silence, in isolation. And yet it remains a gaping wound upon the conscience of this Ummah — festering with every moment of neglect and apathy.
Ya Allah, they have transgressed throughout the land and spread corruption far and wide — so unleash upon them a scourge of Your punishment.
Ya Allah, humble — and afflict with even greater suffering than that borne by the people of Gaza — those who call themselves Muslims, yet cast their vote for Trump.
Ahmad Musa Jibril
Dhul-Hijjah 4, 1446
“Eğer Allah’a, Peygamber’e (Muhammed ﷺ) ve ona indirilene gerçekten iman etmiş olsalardı, kâfirleri asla veli (dost-koruyucu) edinmezlerdi. Ne var ki çoğu yoldan çıkmıştır.” (Mâide 5:81)
Haklarınızın küçücük bir bölümünü bile geri alabilmek uğruna -hele ki bu- Yahudilerle ilişkileri “normalleştirmeyi”, tevhid ehlinin (muvahhidlerin) sesini kısmayı yahut Allah’ın şeriatini başka hükümlerle değiştirmeyi gerektiriyorsa uzlaşma arayışına girmek, imanı zedeleyen en ağır zillet ve küfür türlerindendir.
Bu tutum, övünülecek bir davranış değil; aksine derin bir utanç vesikasıdır. Üstelik düşmanın dayattığı bu tavizleri “cömertlik” diye yüceltmek ve kendini avutmak, zilleti katmerlendirir. Dünyanın bir köşesinde düşmanla anlaşmalar imzalayıp diğer köşede aynı düşmanın Müslüman kanı akıtmasına göz yummak, dinen en ağır ihlallerden biridir; ümmet bilincine doğrudan bir darbedir. Çünkü bu ümmet, acısında da izzetinde de tek bir beden gibidir.
Gazze’yi katledenleri silahlandıran ve koruyan Amerika’nın başındaki tâğut Trump’ın, Ümmet’in kalbi ve Tevhid diyarı olan Haremeyn topraklarında kırmızı halılarla karşılanması; hazinelerin ayaklarına serilmesi, mazlumların feryatları gökleri inletirken sergilenen acıklı bir zillet tablosudur.
Buna mukabil, Rasulullah ﷺ Müslümanların bugünkünden çok daha zayıf olduğu bir dönemde dahi zamanının süper gücüne (Bizans İmparatoru Herakleios’a) izzet dolu bir mektup gönderip şöyle buyurmuştu:
“İslâm’a gir, selâmete erersin (أسلِمْ تَس��لَمْ).”
[Sahîh Buhârî]
O’nun sarsılmaz güveni dünyaya değil, Allah’a dayanıyordu. Bu örnek bize hatırlatır ki gerçek güç, zalimlerle ittifakta değil; Allah’a tevekkülde ve O’nun emirlerine sadâkatte yatar.
Ahmed Mûsâ Cibril
16 Zilkade 1446 (14 Mayıs 2025)
“Had they believed in Allah, and in the Prophet (Muhammad ﷺ) and in what has been revealed to him, never would they have taken them (the disbelievers) as Auliya’ (allies, protectors, and helpers).” (5:81)
To offer compromises in an attempt to reclaim even a fraction of the rights unjustly taken from you—particularly at the expense of your deen, such as by normalizing relations with the Yahud or by consenting to the suppression or betrayal of the muwahideen—and to replace the Sharia of Allah is among the gravest forms of kufr and humiliation.
It’s not a source of pride, but rather a deep and shameful disgrace—made even more dishonorable by praising the enemy for such concessions and deluding oneself into believing it’s an act of his generosity.
To forge agreements with an enemy in one corner of the world while, in another, that same enemy drenches the soil with the blood of Muslims is a religious breach of the highest order—an affront to the very core of our shared identity.
Such actions fracture the fundamental truth that this Ummah is one body, united in its suffering, its struggle, and its honor.
It’s both shameful and treacherous to witness the spectacle of the Taghout Trump, who—along with his nation—arms and shields the butchers of Gaza, being welcomed with pomp and grandeur in the land of the Two Holy Mosques, the heart of the Muslim Ummah and the supposed land of Tawheed.
Red carpets were rolled out and treasures were laid at his feet, even as the cries of the oppressed echoed unanswered.
In contrast, the Messenger ﷺ, in a position of far greater weakness than Muslims are today, sent a letter to the mightiest superpower of his time with a tone of ‘izzah. "If you accept Islam, you will be safe," he declared.
Such was his unshakable confidence in Allah's truth, a confidence that transcended worldly power. His example is a powerful reminder that our strength does not lie in alliances with oppressors, but in our unwavering trust in Allah and our adherence to His commands.
Ahmad Musa Jibril
Dhu al-Qi'dah 16, 1446