Sayın Genel Başkanımızın takdir, tensip ve olurları ile Milliyetçi Hareket Partisi Merkez Disiplin Kurulu Başkan Vekili olarak görevlendirilmiş bulunmaktayım. Liderimize sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Mevlam utandırmasın inşallah.
Terörsüz Türkiye süreci ilgili çalışmamı https://t.co/3TPar7W2tW. Başkanıma arz ettim. Ektiği tohumların filizlenip büyük bir çınar ağacı gibi lider ülke Türkiye olacağı bu yolda, önümüze çıkabilecek engellere karşı her daim teyakkuzdayız. Bir adım gerinizde her daim emrinizde…
MHP Merkez Disiplin Kurulu Başkan Vekilimiz sayın Ahmet Korhan Mastı beyin oğlu Çağhan Buğra Mastı ve kızımız Fatma Nur Özata hanımefendinin düğününe Genel Başkan Yardımcımız Ankara Milletvekilimiz sayın Mevlüt Karakaya, MYK, MDK üyelerimiz ile katılarak, genç çiftin bu mutlu günlerinde sevinçlerine eşlik ederek, mutluluklar diledik. @AhmetMASTI
3 Mayıs Milliyetçiler Günü, Türk milliyetçiliğinin varoluş tarihinde mümtaz bir mevki, mücadele hafızasında müstesna bir merhale, gönüllerde ise sönmeyen bir meşaledir.
Türk milletine mensubiyet duygusunun ne kadar derin, ülküyle aydınlanan zihinlerin ne kadar diri, dava uğruna ölümü göze almış yüreklerin ne kadar dayanıklı olduğu 3 Mayıs’ın çilesinde, 3 Mayıs’ın iradesinde, 3 Mayıs’ın mertliğinde açıkça görülmüştür.
Çankırı Sanayici ve İş İnsanları Derneği(ÇASİD) Başkanı Hakan Durlanık, Genel Sekreteri Enver Özen Başkan yardımcısı Ferhat Adil ŞAHİN ile Yönetim kurulu üyesi ve kadın kolları başkanı Kadriye Çimen’e nazik ziyaretleri için teşekkür ederim.
SÜREÇLERDE SUSAN, SONUÇLARDA ÇOK KONUŞAN!
“Gibi” adlı popüler bir dizi vardı. Dizi final yapmış olsa da bölümleri sosyal medyada hâlâ sıkça karşımıza çıkıyor.
Geçtiğimiz günlerde dizideki Yılmaz karakterinin İlkkan’a şöyle seslendiği bir kesit karşıma çıktı:
“…Olaylar yaşanırken hiç gıkın çıkmıyor. Süreçte hiç yoksun; sonuçlar üzerine konuşuyorsun. Sonuçlar üzerine herkes konuşur kardeşim, süreçler üzerine konuş.”
Hayatımızda böyle insan tipleri ne kadar da çok, değil mi?
Verdiğin bir mücadelede yanında yoklar; müşkül bir anında yoklar; ihtiyaç duyduğun anda yoklar…
Ama tam da dizideki gibi, süreçte yer almazlar; sonuçlar üzerine ahkâm keserler.
Bu durum yalnızca kişisel meselelerle sınırlı değildir; toplumsal olaylarda ve cemiyet hayatında da benzer tavırlar sergileyen pek çok kişi vardır.
Süreçlerin mücadelesini başkaları verir, yükünü başkaları taşır.
Bu kişiler ise ortada görünmez; risk almaktan kaçınır, etliye sütlüye karışmaz, adeta birer hayalet gibi varlık gösterirler.
Çoğu zaman korkuları, menfaat kaygıları ve gelecek hesapları ağır basar.
Bir gün dik duruş sergiledikleri, cesur bir adım attıkları görülmez. “Duyan olur, başımıza iş alırız” endişesiyle meseleleri çoğu zaman kendi vicdanlarıyla bile konuşmaktan korkarlar.
Ta ki kervan tersine döner, mayınlı alanlar temizlenir…
İşte o zaman bu karakterler ortaya çıkar; sonuçlara bakarak “Şunu ne yapacağız, bunu ne yapacağız?” diye yön tayin etmeye kalkarlar.
Üstelik bunu çoğu zaman yanlış hedefler, kişisel takıntılar ve temelsiz analizler üzerinden yaparlar.
Oysa herkes bilir ki süreçler yaşanırken hiçbirinin sesi çıkmamıştır.
Süreçlerde süt dökmüş kedi, sonuçlarda ise avını parçalamaya hazır bir aslan kesilmek… Sanırım tam da böyle bir çelişkidir bu.
Dik duranları, mücadele edenleri, korkusuz ve hesapsız davranabilenleri hep sevdim; sevmeye de devam edeceğim.
Süreçlerde korkan, sinen, susan ve menfaatine göre konum belirleyen; sonuçlarda ise yüksek sesle konuşup konum kapmaya çalışanları ise sevmiyorum.
Hiç de sevmeyeceğim…
https://t.co/gY61HKEk8P
Dün Şanlıurfa’da, bugün ise Kahramanmaraş’ta yaşanan elim hadiselerin; sığ, yüzeysel ve tek boyutlu değerlendirmelerle geçiştirilemeyeceği açıktır. Bu vahim gelişmelerin, tüm sebepleri, sonuçları ve arka plan dinamikleriyle birlikte; serinkanlı, sağduyulu ve çok yönlü bir bakış açısıyla ele alınması, hakikatin tam manasıyla ortaya çıkarılması açısından zaruri bir mecburiyettir.
MHP Genel Başkanı
Devlet BAHÇELİ
Demek ki insan için asıl tehlike, yılan misali sinsi davranışlardır: Yüzüne gülüp sırtından vuran. Dost görünüp hançerini hazır tutan. İyiliğini ister gibi yapıp kötülük için fırsat kollayan. Seviyor görünen ama içinde nefret besleyen. Yüceltiyor gibi yapıp en arkandan aşağılayan
AKLIMDAN GEÇENLER, GÖNLÜME DÜŞENLER (5)
Bir cümleden, bir davranıştan ya da bir olaydan etkilendiğimde; düşünceler zihnimde şekillenir, gönlüme düşer ve çoğu zaman sosyal medya üzerinden kaleme dökülür. Zamanla birikir, olgunlaşır ve nihayetinde sizlerle buluşur…
Bozulan toplumsal yapıda; değer yargılarımızı yeniden hâkim kılma, kötülüğü engelleme, iyiliği yaygınlaştırma; karakterli, ahlaklı, dürüst ve vefalı olmanın kıymetini hatırlatma düşüncesiyle yazıyorum. Kendi eksiklerinin farkında olan ve bu eksiklikleriyle birlikte başkalarına da hatırlatmada bulunmayı görev bilen bir yazar olarak, kalemim nereye yönelirse oraya doğru ilerliyor; biriktirdiklerimi ise yine sizlerle paylaşıyorum:
KURDUN ÖFKESİ, YILANIN SİNSİLİĞİ
Kemal Tahir’in Cumhuriyet dönemindeki olayları anlatan ünlü romanı Kurt Kanunu’nu yeniden karıştırırken gözüme o cümle takıldı:
“Kurdun öfkelendiğini anlarsın. Demek ki insana yakınlığı var. Yılanın öfkesi anlaşılmaz.”
Kemal Tahir bu cümlede kurtla yılanı karşı karşıya koyar.
Kurt: Öfkesi açıktır, belli eder. Bu yüzden insana daha “yakın”dır; duyguları anlaşılır, tahmin edilebilirdir.
Yılan: Öfkesi gizlidir, sinsice saklar. Ne zaman vuracağı belli olmaz. Asıl tehlike de işte buradadır.
Kurtların kavgası da öfkesi de meydandadır; bu yüzden mert sayılır. Anadolu’da ise yılanı tarif ederken “yılan gibi sokmak” (ani ve sinsice zarar vermek) ya da “koynunda yılan beslemek” (en güvendiğin kişiden ihanet görmek) gibi ifadeler kullanılır.
Demek ki insan için asıl tehlike, yılan misali sinsi davranışlardır:
Yüzüne gülüp sırtından vuran…
Dost görünüp hançerini hazır tutan…
İyiliğini ister gibi yapıp kötülük için fırsat kollayan…
Dua eder gibi davranıp içinden beddua eden…
Seviyor görünen ama içinde nefret besleyen…
Yüceltiyor gibi yapıp en sessiz anda arkandan aşağılayan…
Kim görmedi bunları?
Kim yaşamadı, kim yaşatmadı?
İşte bu, yılanın sinsiliğini taşıyan insan tipidir. En tehlikelisi de budur. Çünkü sinsilik, karakterin en zehirli hâlidir; örtülü, aldatıcı ve kurnazdır. Her davranışında menfaat peşinde koşar, her fırsatta kötülük arar.
Kemal Tahir’in “Kurdun öfkelendiğini anlarsın” sözünde ise tam tersine açık, net ve dürüst bir duruş vardır. İnsanda aranan da budur: öfkesi de iyiliği de sevgisi de duası da değişmeyen bir tavır. Hatanı yüzüne söyleyebilen, eksiğini saklamayan mert bir duruş.
Bugün belki de en çok aradığımız şey de budur.
Osman Öztunç’un haykırışındaki gibi:
“Ekin ektim, başak yılan
Kuşandığım kuşak yılan
Yorgan akrep, döşek yılan
Bir gün rahat yatamadım
Suları ıslatamadım.”
Yani aranan, yılan gibi sinsilik değil; kurt gibi açıklıktır.
Belki de mesele sadece kurt ya da yılan olmak değildir. Asıl mesele, kimin öfkesinin açık, kimin niyetinin gizli olduğuna iyi bakabilmektir.
Sosyal hayatta bir de “yılan kim, kurt kim?” diye ayırt etme kavgamız var ya… İşte o da ayrı bir ömür tüketiyor. Çünkü artık her şey birbirine karıştı; herkes birbirine benzedi.
14 Şubat 2026
VEFA BİR TESLİMİYETTİR
Vefa, özünle ve ruhunla bir teslimiyettir. Vefa, ısrarlı ve kesintisiz bir takip; fedakârlığın en uygun zamanı yakalayabilmesidir.
Vefa; her şartta, her zorlukta, muhatabının karşısında iyiliğe, sevgiye ve dostluğa teslim olabilmektir. Filmdeki Ramiz Dayı’nın repliğinde dediği gibi: “Teslim olunmadan sadık olunmaz, yeğen.”
Arının kovana, balığın denize, tohumun toprağa, kuşun gökyüzüne, koyunun çobana, askerin komutanına teslimiyeti gibi…
Vefa, iyi günde pek anlaşılmaz; asıl yüzünü zor günlerde gösterir. Çünkü vefanın en uygun iklimi, zorlu zamanlardır. Bunu başarabilenler hazine karakter ve şahsiyettir.
Zor zamanlarda gördüğün vefa, ömür boyu yüreğinde bir huzur portresi olarak kalır. O anlar gözünün önünden hiç gitmez; insan onları tekrar tekrar yaşamak ister. Çünkü ispatlanmış bir vefa, ispatlanmamış on sadakat sözünden daha kıymetlidir.
Elini zamanında tutan varsa, günü geldiğinde sen de tutacaksın…
Düştüğünde kaldıran varsa, günü geldiğinde sen de kaldıracaksın…
Kapalı yolunu açan varsa, günü geldiğinde sen de açacaksın…
Sana nefes olanlara sen nefes olamıyorsan, bu nankörlüktür; vefanın hançerlenmesidir.
“Ben, ben, ben” diyenlerin değil; “biz” olabilenlerin şuurudur vefa…
“Herkes vardı, kimse yoktu” denilen yerdeki “kimse”dir o vefa…
Bu, karşılık beklemek değil; vefanın doğası ve terazi ayarıdır. O terazi bir kez bozulursa, Mevlana’nın şu sözünde tartılır tüm davranışlar:
“Köpeği köpeklikten çıkarıp insana dost yapan sadakat ve vefadır. İnsanı insanlıktan çıkarıp köpekten aşağı yapan ise sadakatsizlik ve vefasızlıktır.”
Çünkü vefa, insanın insana bıraktığı en duygusal ama en ağır izdir.
O derin izi bırakanlara selam olsun…
İze çamur bulaştıranlara ise Allah hidayet versin; çünkü onların yolculuğu, iflahı zor bir dünya yolculuğudur.
15 Şubat 2026
ÇUKURA DÜŞEN VE DEBELENENLER…
Sosyolojik tahlilleriyle büyük değerimiz olan Türk aydını merhum Erol Güngör, “İnsana ahlâkî şahsiyetini asıl veren yer, onun yakın çevresidir.” der.
Aklın, ahlâkın, îmânın, insânî değerlerin ve ölçünün kaybolduğu ortamlar, mecâzen çukura düşmeyi ve orada debelenmeyi tarif eder.
Bu yüzden çevre çok önemlidir.
O çevre nicelerini yoldan çıkarmıştır. Abdurrahim Karakoç’un “Dönekname” şiirindeki gibi olmuştur birçok karakter:
“Tevâzuu severdi, kaynatıp taşırdılar
Girdi hırs ambarına, çıkamadı bir daha…
Haramla yağladılar, kibirle pişirdiler
Bulanık göl ettiler, akamadı bir daha…
Yakın arkadaşları çöplük yaptı beynini
Doldurdular ve sonra dökemedi bir daha…”
“Cennetlik” dediğimiz nice insan, çevresinin tesiriyle çukura batmış; gün geçtikçe bedeninde yük, ruhunda ağırlık hissettikçe, insânî değerleri bünyesinden atmış ve cehennemin yolunu adeta kan-ter içinde örmeye koyulmuştur.
Ah o para hırsı, ah o makam hırsı, ah o gelecek hesabı, ah o her şeye hâkim olma ihtirâsı…
Zaptedilmeyen nefsânî arzular öylesine sınırları aşmıştır ki, o çevrenin içindekiler bile “utanç” noktasına gelmiştir.
Kötülüğün sembolü İblis, adeta bunların ruhunu ele geçirmiş; bedenlerine yön tayin etmektedir.
Bu yüzden bunların îmân ve insânî değer adına hiçbir kutsal yanı kalmamıştır. Daha doğrusu, hiçbir konuda Allah korkusu kalmamıştır.
Şu mübârek günlerde bile kötülük kadehlerini İblis doldurmaktadır.
Mânevî atmosferde dualara “âmin” demek, günahlardan arınmak, bin pişmanlık duymak ve “Biz bu çukura nasıl düştük?” diye muhasebe etmek yerine; zanlarla, şizofrenik üretimlerle hâlâ şeytan yarıştırıyorlar…
Çünkü her kötü tarifte kendilerine seslenildiğini sanıyorlar. Çünkü yaşadıkları hayata ayna tutuluyor.
Şeytanın yarıştığı bir ortamda dürüst, ahlâklı, tuz ekmek hakkını bilen bir dost kalmayınca, kimse “Kendinize çeki düzen verin” diye uyarmıyor; onlar da doğal olarak İblis’in ödülüne talip olmak için koşturuyorlar…
Çukur çok kişiyi yutmuştur.
Kimi de son anda hidayete ererek çukurdan kurtulmayı başarmıştır.
Ancak bazıları o kadar derine batmıştır ki, onlara “alçak” bile demek haksızlık olur. Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş:
“Bazı kişiler vardır ki, onlara alçak bile diyemem. Çünkü alçaklık bir seviyedir, onlar çukurdur, çukur.”
Allah bize “Cennetlik” tadındaki insanları hayatımızda dost olarak nasip eylesin…
Ve son nefesimize kadar onlarda, biz de bozulmayalım. Amin…
27 Şubat 2026
ATTIK BİR ÇİZİK DAHA!
Dil, insanın kimliğinin ve karakterinin bir yansımasıdır.
Dil, tanımak istediğin kişinin aynasıdır.
Bir insan, pek çok yönünü diliyle ele verir.
Güvenilir mi değil mi, ikiyüzlü mü değil mi, menfaatçi mi değil mi, fitne ve fesat mı yayıyor, bilgili mi değil mi, ahlaklı mı değil mi… Diline bak, anlarsın.
Dil konusunda en nefret ettiğim insan tipi; yüzüne başka, arkandan başka konuşan ve davranan kişilerdir.
Bu, bir kişilik bozukluğudur; bir karakter hastalığıdır.
İmam Şafiî’nin şu sözü ise adeta hayatımızın bir yaşam fragmanı gibidir:
“Seni sende olmayan meziyetlerle öven bir insanın, bir gün seni sende olmayan hallerle kötüleyeceğinden hiç şüphen olmasın.”
Ne de çok yaşıyoruz bunları, değil mi?
Çünkü defolu karakterler her ortama ayrı ayrı uyum sağlamak ister. Bu yüzden sana söylediği sözler başka bir ortamda karşılık bulmuyorsa, orada da tam tersini dile getirir.
Olmayan özelliklerinle över, yine olmayan özelliklerinle kötüler. Gerçeği değil; olmayanı, yaşanmayanı pazarlar.
Herhâlde dost ve arkadaş bildiklerimizin arkamızdan konuştuklarını duysak… (Ki zaman zaman çok duyuyoruz.) Âlemde dost ve arkadaş sayısı bir elin beş parmağını geçmez.
Seni senden çok düşünüyormuş gibi yüzüne konuşup, senin olmadığın ortamlarda da seni olayın içine dâhil ederek hayal âleminden hikâyeler uyduranların; çoğu zaman yolunu açtıkların, iyilik yaptıkların, sıfat ve itibar kazandırdıkların olması ise hayatın trajik bir cilvesidir.
Elbette böyle durumlar karşısında, diliyle kendini ele verenlere karşı güven alanını daraltacak ya da onları hayatından köklü biçimde çıkaracaksın.
Hayatında var olup da kendini gizleyenlerin ise bir gün deşifre olmasını bekleyeceksin.
Yine yazdık bir hayal kırıklığı eserimizi daha…
Attık bir çizik daha…
Sıradaki gelsin…
7 Mart 2026
BAK GÖRÜRSÜN!
Hayatın bazen kendiliğinden işleyen kaideleri vardır.
Karşına çıkan bir hiçlik, bir pislik ya da bir sığlık davranışı; kimi zaman gerçekleri daha geniş ve daha net biçimde görünür kılar. Bu hâl, çoğu zaman tetikleyici bir özellik taşır.
Bazen senin ölçülü ve sınırlarını bilen davranışların değil; karşındakilerin sergilediği bu çıplak hiçlik, pislik ve sığlık tavırları gerçekleri bir bir ortaya döker.
Çünkü onlarınki gürültülü, pervasız ve çirkef bir davranıştır; bu yüzden de daha çok dikkat çeker.
Maskeler düşer, ahlaksızlık deşifre olur, kokuşmuş karakterler somutlaşır, saklanan çirkinlikler gün yüzüne çıkar.
Artık gözlemcilerin, hakemlerin ve karar vericilerin bile söyleyecek sözü kalmaz. Çünkü bugüne kadar idare edilen, göz yumulan hiçbir durumun mazereti, bahanesi ve örtüsü kalmamıştır.
Ancak kötülüklerin sahneden çekilmesi için bazen sadece uzatmaları beklemek gerekir.
Kulun kötülükler karşısında sabır uzatmaları vardır; bir de Yaradan’ın yaratılış hesabı, ilahi adaleti…
Mevlânâ ne güzel söylemiş:
“Kötülükte bulundun mu kork; çünkü o bir tohumdur. Allah onu mutlaka yeşertir, bitirir ve karşına çıkarır.”
Kalbinin kötülüğü yüzüne vurmuş çirkin ruhlu insanlar istedikleri kadar kötülük tohumu eksin…
Vakti geldiğinde o tohumlar filizlenir, boy verir ve ektikleriyle yüzleşmekten kimse kurtulamaz, kaçamaz.
Şeytanla yarışırken günü geldiğinde hesabını veren nice kötü ruh ve beden sahipleri gördük…
Dün hesabını verdiler, yarın da verecekler.
Ne demişler: “Terazi tartıyla, her şey vaktiyle.”
Dünya menfaatleri için köpekleşen, nefsi arzuları için sırtlanlaşan hiç kimse huzur içinde yaşayamaz.
Gölgeleri bile kendilerine yük olur.
Çünkü her pislikte bir iz bırakmışlardır.
Bu yüzden her olayda paranoyaklaşır, her gölgede kendi suçlarının hayaletini görürler.
Bazen de kendi kötülük hayaletlerini başkasına kostüm olarak giydirmeye çalışarak rahatlamaya çalışırlar. Ama o kostüm her bedene uymaz…
Maziye bak, hayata bak, çevrene bak…
Hep bunların hazin sonunu görürsün.
Terazi tarttı, vakit yaklaştı…
10 Mart 2026
ORAYA BAŞKA, BURAYA BAŞKA
Herkesin çevresinde, kaderin tanıştırdığı bazı insanlar vardır. Bu tiplerin hayatı boyunca tek değer yargısı, her nefes alış verişlerinde düşündükleri kendi menfaatleridir.
Kimi zaman başkalarına dost gibi görünürler, kimi zaman düşman gibi davranırlar; her şey tamamen “Ne kazanırım?” ölçüsüne bağlıdır.
Onlar için sürekli bir denge arayışı vardır; hak ve hakkaniyet onlar için geçerli değildir. Önemli olan hep “Ne olur, ne olmaz?” sorusudur.
Bir olayda menfaatleri varsa, suç ve suçluya bakış açıları da sürekli değişir: Aynı suçu (A) kişi işlerse linç eder, (B) kişi işlerse menfaat ve denge arayışı gereği “Ne var ki bunda?” diyebilirler. İşte bunlar, en aşağılık insan modelidir.
Bu tipler, şahit oldukları en namussuz hâlleri sıradan bir olay gibi pazarlar, en sıradan olayları ise namussuzluk olarak sunarlar.
Her durumda menfaat kokusunu takip eder, ihtimali canlı tutar ve her tarafı ayrı ayrı idare ederler.
Oraya başka, buraya başka davranarak her olayı menfaat süzgecinden geçirirler.
Hep menfaat kaybına uğrama korkusu taşırlar.
Para, pul onlar için adeta ölümsüzlük iksiri gibi değer taşır.
Bu kişiler için Hz. Ali’nin, “İyi ve kötü insana aynı değeri vermek doğru değildir… Bu suretle birincisini iyilikten soğutur, ikincisini kötülük yolunda cesaretlendirirsin.” sözü hiçbir anlam ifade etmez.
Çünkü kötü insan da, iyi insan da onlar için her an faydalanacakları, menfaatleri için kullanacakları potansiyel figürlerdir.
Bunlara İmam Gazali’nin, “Birtakım arzularının yerine gelmesi için küçülme.” sözünü de tavsiye etsek, onlar için mikroskopla görülecek menfaatler bile ölüm kalım mücadelesi gibi görünmektedir.
Ne diyelim Allah küçültmesin…
Menfaatleri için değer yargısını yitirenler, bulundukları yerin kokuşma ürünüdür. Çıkarları için hiçbir ahlaki ölçü tanımayanlar, toplumun çürüme unsurudur.
Dünyalık menfaatler peşinde koşarken değer yargın kalmadıysa, adalet terazin hileli ise bil ki, insanlık orada ölmüştür.
Ölen ne çok insan var çevremizde…
Kokuyorlar…
Hem de iğrenç bir şekilde…
22 Mart 2026
https://t.co/KTT5VrfzlB
BAŞBUĞ TÜRKEŞ'İN KABRİNDEKİ PROVOKASYON ÇÖKTÜ!
“Başta Sayın Cumhurbaşkanımız ve MHP Genel Başkanımız olmak üzere, devletimizin kurumları, Ülkü Ocakları başta olmak üzere sivil toplum kuruluşları ve Türk dünyasının dört bir yanındaki milyonlarca insanımızın göstermiş olduğu saygı, ilgi ve dualar, merhum Başbuğumuzun ailesi olarak bizleri ziyadesiyle memnun etmiştir. Sabah saatlerinde aile tarafından gerçekleştirilen kabir ziyaretinin tamamlanmasının ardından, basit bir otopark kuralı gerekçe gösterilerek aileden olmayan ve hiçbir sıfatı bulunmayan bir kişinin, oradaki ülkücü gençlere ettiği hakaretler neticesinde basit bir tartışmanın yaşanması hiç şık olmamıştır.”
Bu açıklama, Başbuğ Alparslan Türkeş’in vefatının 29. yıl dönümünde kabrinin yakınında yaşanan provokasyon ve sonrasında yapılan istismarlara karşı, AK Parti Ankara Milletvekili Sayın Yıldırım Tuğrul Türkeş tarafından yapılmıştır.
Provokasyon ve istismar için adeta seferberlik başlatanlar, Yıldırım Tuğrul Türkeş’in bu açıklamasının ardından MHP ve Ülkü Ocakları’na yönelik kara propagandalarında büyük ölçüde etkisiz hâle gelmiştir.
Çünkü İYİ Parti’si, Zafer Partisi, FETÖ artıkları ve komünist kalıntıları, bu provokasyonun sebep-sonuç ilişkisine bakmak yerine MHP’ye ve Ülkü Ocakları’na saldırmayı vazife edinmişti.
Başbuğ Alparslan Türkeş’in kabrinin güvenliği, bakımı, temizliği, düzeni ve manevi emaneti ilk günden itibaren MHP ve Ülkü Ocakları’nın sorumluluğundadır. Bu düzeni ve intizamı bozmaya yönelik her türlü eylem ve söylemin provokasyon amacı taşıdığı açıktır.
Maalesef son yıllarda bu tür provokasyonların, bulunduğu parti içinde gündem olmak, oraya şirin görünmek ve bu durum üzerinden istismar alanı açmak isteyen İYİ Partili Ayyüce Taş gibi isimlerle artış gösterdiği görülmektedir.
Başbuğ Alparslan Türkeş’in kabrine gün boyunca yüzlerce ülkücü ve farklı siyasi görüşlerden vatandaşımız gelmektedir. Her biri edebiyle, adabıyla ve vakarıyla duasını edip kabirden ayrılmaktadır.
Ne var ki Ayyüce Taş’ın, İYİ Parti’de siyasete başladığı günden bu yana bu tür provokasyonların merkezinde yer alması dikkat çekmektedir.
Sadece merhum Başbuğ Alparslan Türkeş’in kabri başında çevresindekilerle yaşanan tartışmalar ve ortaya konan provokasyonlar değil; Meclis’teki ve televizyon programlarındaki söylemleri ile sosyal medyada yaptığı iftira yüklü paylaşımlar da bu yönde provokatif bir tutum ve potansiyel taşıdığını göstermektedir.
İP’li Ayyüce Taş, son yıllarda Başbuğ Alparslan Türkeş’in kabri başında kimi zaman korumalarını, kimi zaman çocuklarını istismar ederek tartışmalar yaratmakta ve bu yönüyle provokatif çıkışlara imza atmaktadır. Başbuğ Alparslan Türkeş’in vefatının 29. yıl dönümünde de aynı manzaraları yaratmak için ya kendine verilen rolü oynamış ya da kendi senaryosunu sahneye koymuştur.
Sürekli bir şekilde MHP’ye ve Ülkü Ocakları’na yönelik ahlak ölçülerine sığmayan iftiralar atıp, cümleleri muhatap edip, MHP ve Ülkü Ocakları’nın Başbuğ Alparslan Türkeş’in kabri başında program düzenlediği vakitlerde oraya gelmenin, oradaki görevlilere sataşmanın ve onları tahrik etmenin akılla ve mantıkla açıklanacak bir izahı yoktur. Tek yorum yapılabilir: Takıntılı olmak ya da görevlendirilmek!
Bir de İP’li Ayyüce Taş ve malumların “Terörsüz Türkiye” süreci üzerinden kendi yarattıkları bu tür provokasyonları köpürtmeye çalışması yok mu? İşte bu hal, niyetlerini, samimiyetsizliklerini ve pişkinliklerini tamamen açık etmektedir.
2019 yerel seçimlerinde ve 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde terör örgütü PKK’nın siyasi uzantısıyla, terör eylemlerinin yoğun şekilde devam ettiği bir dönemde siyasi menfaat ittifakı yapanların; etrafımız savaşlarla sarılmışken iç cepheyi güçlendiren ve yaklaşık 1,5 yıldır şehit haberinin gelmediği bu süreçte saldırgan bir tavır takınmalarının sebebini, Türk milletinin yüksek idrak ve feraset duygusuna havale ediyorum.
Onlara göre herhalde terör örgütü PKK’nın silah bırakmaması, kendini feshetmemesi, ABD ve İsrail’in bölgede onları taşeron olarak kullanmaya devam etmesi ve seçim dönemlerinde siyasi uzantılarıyla menfaat ittifakları kurmaya devam edebilmesi gerekiyor. Bu ikiyüzlülüğün başka bir açıklanabilir yönü var mıdır?
“Terörsüz Türkiye” ve “Terörsüz Bölge” hedefi, emperyalist oyunları bozmayı amaçlamaktadır. Eğer bugün bu sürece, daha dün PKK ile işbirliği ve ittifak yapanlar saldırıyorsa, bilin ki onlar küresel sahipleri adına eylem ve söylem birliği içinde MHP’ye saldırmaktadır. O nedenle önümüzdeki süreçte MHP ve Ülkücü Hareket’in her mensubu, düşmanlıklara, iftiralara, tezviratlara, istismarlara ve tahriklere karşı daha dikkatli ve uyanık olmalıdır.
Çünkü MHP’ye ve Ülkücü Harekete yönelik her türlü saldırı, oluşturulan düşmanca atmosfer planlı senaryoların işlevi içindeki başlıklardır.
Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in vefatının 29. yıl dönümünde kabrinin yakınında yaşanan provokasyonu ve sonrasında “Türkeş” soyadı ile yapılan istismarları yine “Türkeş” soyadı taşıyan bir şahsiyet bozuyor…
İşte Allah çok büyüktür ve yücedir!
https://t.co/8FGYxHiyhW
Bölgesel ve küresel barış adına kritik bir eşikte, ABD ile İran arasında sağlanan iki haftalık geçici ateşkes kararını memnuniyetle karşılıyoruz.
Savaşın genişlemesini önlemeye dönük her diplomatik adım, insanlığın ortak vicdanında karşılık bulmaktadır. Başta Türkiye olmak üzere bölgedeki sağduyulu devletlerin yapıcı ve uyarıcı girişimleri, aklıselim diplomasinin hâlâ canlı olduğunu göstermiştir.
Taraflar arasındaki karşılıklı irade beyanları, kontrolsüz çatışma riskini şimdilik geri çekmiştir. Ancak Lübnan sahasına ilişkin istisnalar, meselenin henüz tam anlamıyla çözülmediğini de ortaya koymaktadır.
Türkiye; barıştan, istikrardan ve adil bir uluslararası düzenden yanadır. Kalıcı çözümün yolu silahtan değil, diyalogdan geçmektedir.
Aziz milletimizin ve bölge halklarının huzuru için, ateşkesin kalıcı bir barışa evrilmesi en samimi temennimizdir.
Bir yanda barış arayışları ve diplomatik temaslar devam ederken, diğer yanda İstanbul’da karanlık yüzünü gösteren birtakım malum çevrelerin vekâlet unsurları eliyle gerçekleştirilen terör saldırısı, Türkiye’yi hedef almıştır.
İstanbul Beşiktaş Levent’te meydana gelen menfur terör saldırısı, ilk etapta “İsrail Başkonsolosluğu hedef alındı” şeklinde servis edilmiş olsa da, konsolosluğun boş olduğu gerçeği olayın mahiyetinin daha farklı olduğuna dair emareler göstermiştir.
Saldırının, jeopolitik konumu ve güçlü finans altyapısıyla öne çıkan alternatif merkezlerden biri olan İstanbul’da Levent gibi kritik bir bölgede, uluslararası şirketlerin yoğunlaştığı bir alanda ve doğrudan güvenlik güçlerimizi hedef alacak şekilde gerçekleştirilmiş olması tesadüf değildir.
Ayrıca; İran–ABD gerilimi ve bölgesel belirsizlikler nedeniyle Orta Doğu ve Asya merkezli bazı şirketlerin faaliyetlerini daha güvenli finans merkezlerine taşıma arayışlarının arttığı ve Türkiye’nin de bu konuda çeşitli çalışmalar yürüttüğünün en yüksek düzeyde kamuoyuyla paylaşıldığı bir dönemde gerçekleştiği bilinmektedir.
Aziz milletimizin huzur ve güvenliği asla bu tarz tehdit ve tehdidin gölgesi altında bırakılmayacaktır.
Bu kararlılığımızın en somut tezahürü kahraman polislerimizi canı gönülden kutluyor, fedakârca müdahaleleriyle büyük bir felaketin önüne geçen güvenlik güçlerimize ve süreci büyük bir dikkat ve titizlikle takip eden tüm güvenlik bürokrasisini tebrik ediyor, yaralı kardeşlerimize Allah’tan acil şifalar diliyorum.
Türkiye; terörün, provokasyonların ve kirli senaryoların karşısında dimdik durmaya, bölgede ise umudun ve istikrarın adı olmaya kararlılıkla devam edecektir.
Devlet BAHÇELİ:
Ve ben bir kez daha söylüyorum: Bu aziz milletin birliğini bozmaya, kardeşliğimizi zedelemeye kimsenin gücü yetmeyecektir!
Bu ruh yaşadıkça;
Ne fitne kazanacak,
Ne ihanet galip gelecektir.
Devlet BAHÇELİ:
Siyaset bizim nazarımızda geleceği inşa etme sorumluluğudur.
Bizim kurduğumuz her cümlenin;
Öznesi Türkiye Cumhuriyeti Devletidir.
Nesnesi Türk milletidir.
Yüklemi devlet ve milletin bekasıdır.
Kavgamız bunun içindir.
Adanmışlığımız bu nedenledir.
Asla tereddüt yaşamaz.
Ölüm kapımızı çalsa da katiyen vazgeçmeyiz.
Geçmiş yıllarda MHP İstanbul İl yöneticiliği ve MHP MYK üyeliği gibi önemli görevlerde bulunarak davaya hizmet eden, ardından Silivri Belediye Başkanı olarak İstanbul halkına vizyoner ve üretken hizmetler sunan Sayın Volkan Yılmaz, MHP İstanbul İl Başkanlığı görevine atanmıştır.
Bilgi, birikim, vizyon, tecrübe ve kadrosuyla MHP İstanbul İl Başkanlığı görevini hakkıyla yerine getireceğine yürekten inandığım Sayın Volkan Yılmaz'a yeni görevinde başarılar diliyorum.
Yüce Allah yar ve yardımcısı olsun...
@BBvolkanyilmaz