Eğer işinizi gerçekten büyütmek istiyorsanız,
kendinize şu 6 net soruyu, bu sırayla sormanız gerekir.
Çünkü iş, motivasyonla değil netlikle büyür.
1. Kime yardım ediyorsun?
(Net bir hedef kitle yoksa, iş yoktur.)
2. Onlara nasıl yardım ediyorsun?
(Hangi beceri, hangi çözüm, hangi sonuç?)
3. Bu işten nasıl para kazanıyorsun?
(Ürün mü, hizmet mi, model net mi?)
4. Ayda kaç müşterin var?
(Arzu değil, gerçek sayı.)
5. Bu müşterileri nerede buluyorsun?
(Kanal net değilse, büyüme tesadüftür.)
6. Şu an işinde değiştirmek ya da geliştirmek istediğin şey ne?
(Gerçek problem burada saklıdır.)
Bu sorular basit görünür.
Ama çoğu insan altıncı soruya gelmeden kaçar.
Çünkü o soru,
işte değil
kişide problem olup olmadığını gösterir.
Ve şunu unutma:
İşini büyütenler daha zeki değildir.
Daha netlerdir.
Netlik geldiğinde,
büyüme zaten gecikmiştir.
Gladyatör filmini izledin mi?
Filmin başında bir sahne vardır.
Maximus, Roma ordusunun generali olarak savaş öncesi askerlerinin önünde durur. Ortalık gergindir. Birazdan kan dökülecektir.
Tam o sırada bir kuşa bakar.
Kuş, dalın üzerinde sakince durmaktadır. Maximus’un yüzünde hafif bir tebessüm belirir. O an savaş yoktur. Gürültü yoktur. Sadece sakinlik vardır.
Sonra kuş uçar.
Maximus başını çevirir ve savaşa döner.
O küçücük sahne aslında bütün filmi anlatır.
Çünkü Maximus’un içinde iki hayat vardır.
Biri huzurlu bir çiftçi hayatı.
Toprak, aile, sade bir yaşam.
Diğeri görev.
Sorumluluk.
Savaşçı olmak.
Ve biz de tam olarak bu iki ses arasında yaşıyoruz.
Bir ses der ki:
“Olduğun yerde kal. Güvendesin. Riski alma. Düzeni bozma.”
Diğer ses der ki:
“Yapman gerekeni yap. Potansiyelini harcama. Görevini yerine getir.”
Çoğu insan bu iki sesten birini seçmeye çalışır.
Ya tamamen huzurun peşine düşer ya da tamamen görevin.
Ama mesele seçim değil.
Mesele denge.
Huzurdan kaçıp göreve sığınırsan tükenirsin.
Görevden kaçıp huzura sığınırsan küçülürsün.
Gerçek güç şu soruyu sorabilmektir:
“Ben ne zaman savaşacağım, ne zaman dinleneceğim?”
Maximus kuşa bakar ama savaş alanından kaçmaz.
Görevine döner ama kuşu da unutmaz.
İçindeki huzuru kaybetmeden savaşabilmek…
Asıl ustalık budur.
Çünkü görev olmadan huzur boşluk yaratır.
Huzur olmadan görev seni yakar.
Soru şu:
Sen savaşmaktan mı kaçıyorsun,
yoksa hiç durmadan savaşıp kendini mi unutuyorsun?
Yoksa ikisinin dengesini kurmayı mı öğreniyorsun?
AKADEMİK BAŞARI İÇİN ZEKÂ YETERLİ Mİ?
Adrian Furnham, Times Higher Education’da çıkan yazısında “Akademik başarı için zekâ yeterli mi?” sorusunun cevabını arıyor.
Belirli bir düzeyde IQ akademik başarı için şart; ancak bu eşiğin üzerinde, akademik başarıda başka kişilik örüntüleri daha etkili oluyor.
O’na göre IQ'ya "fren" ve "ivme" veren kişilik örüntüleri var.
Önce FRENLERİ anlayalım. Birinci fren, MÜKEMMELİYETÇİLİK. Titiz olmak iyi. Ama aşırısı büyük resmi görmeyi engelliyor; yaratıcılık/üretkenlik geri çekiliyor.
İkinci fren, DÜŞÜK DUYGUSAL ZEKA. Terfi ve ödüller sadece liyakate bağlı değil. Ağ kuramayan, sosyal becerileri sınırlı olan akademisyen için yüksek IQ yetmiyor.
Üçüncü fren ise DİKKAT DAĞITICILAR. İlişki baskıları, sağlıksız alışkanlıklar, bağımlılıklar. Odak kendiliğinden gelmiyor. Planlı ve kararlı bir şekilde inşa ediliyor.
İVME KAZANDIRANLARIN başında ise, HIRS geliyor. Furnham psikolojinin bu özelliği ihmal ettiğini, hatta patolojik ilan ettiğini söylüyor. Ama kariyer açısından bakıldığında hırs, zekanın yakıtı.
İkinci ivme kazandıran DAYANIKLILIK. Akademik hayat adaletsiz. Bu gerçeği kabul edip yolda kalanlar ilerliyor. "Hayat adil değil; alışın" diyor Furnham. Sert ama dürüst.
Üçüncü ivme kazandıran da FIRSATÇILIK. Furnham bunu eleştiri olarak değil, iltifat olarak okuyor. Doktora öğrencilerine tavsiyesi de fırsatları yakaladığınızda cevabınız evet olsun diyor.
Sınıf, cinsiyet, sosyal sermaye, kurumsal ağlar ve akademik alanlar arasındaki eşitsizlikler ise metinde yeterince yer almıyor.
Bu yüzden Furnham’ın yazısı güçlü bir psikolojik açıklama sunuyor; ancak akademik başarının yapısal koşullarını dışarıda bırakıyor.
Yazıyı özellikle genç akademisyen adaylarının dikkatle okumalarını tavsiye ederim.
Furnham’ın ilgi çekici yazısını şu linkten okuyabilirsiniz: https://t.co/E2usIRe8M1
@timeshighered
YAPMAMAYI TERCİH EDERİM!
Okuduğum kısa romanlar içinde en etkileyicilerinden birisi, Kâtip Bartleby. Herman Melville'in ünlü karakteri Kâtip Bartleby'nin "Yapmamayı tercih ederim" (I would prefer not to) tutumu, bir direniş modelidir aslında. Bize dayatılan rekabetçi düzene açıkça savaş açmak yerine, bu düzenin kurallarıyla oynamayı "tercih etmemek", sistemin işlemesini sağlayan çarklara atılmış sessiz bir kum tanesi gibi. Gelin bunu iş hayatına uygulayalım.
Bartleby öfkelenmez, masalara vurarak istifa etmez, şartları iyileştirmek için pazarlık yapmaz ve en önemlisi neden yapmak istemediğine dair hiçbir mazeret sunmaz. Sadece eylemsizliği seçer. Modern iş hayatında, rekabetin ve tükenmişlik kültürünün norm kabul edildiği bir düzende, bu duruş, keskin bir çatışmaya girmeden sınır çizebilmenin güçlü bir felsefesi.
Üstünüze vazife olmayan bir şeyi reddetmek için bir mazerete ihtiyacınız yok. Görev tanımınızın tamamen dışında, sırf "fedakarlık" adı altında sizden istenen bir işi veya mesaiyi, kendinizi suçlu hissetmeden ve fazla açıklama yapmadan geri çevirebilirsiniz : "Bunu bu hafta programıma dahil edemeyeceğim."
İşinizi eksiksiz ve profesyonelce yapar ancak sizden beklenen o sahte coşkuyu ve duygusal performansı sergilememeyi tercih edebilirsiniz. Zorunlu "mutlu saatler" etkinliklerine katılmamak, sahte gülümseyişlerden kaçınmak, iş yerindeki dedikodu veya rekabet ağlarına dahil olmamak bu duruşun bir parçasıdır.
Kapitalist iş etiği, terfi etmek veya iyi çalışan olmak için her zaman sizden beklenenin %120'sini vermenizi öğütler. Sözleşmenizde yazan ve maaşını aldığınız işi, sadece mesai saatleri içinde yapmak size yeter. Başkasının eksik bıraktığı işi yüklenmeyi veya hafta sonu e-postalara bakmayı tercih etmeyebilirsiniz.
WhatsApp grupları ve e-postalar, iş hayatında bitmek bilmeyen bir "acil" hissi yaratır. Her mesaja anında dönmek bir sadakat göstergesi haline gelmiştir. Her titreşime veya bildirime anında tepki vermeniz gerekmez. Gerçekten hayati olmayan mesajlara mesai saatleri dışında dönmemeyi tercih etmek, zamanla çevrenizdeki insanların sizin sınırlarınızı öğrenmesini ve size saygı duymasını sağlar.
Amaç o çarkların sizi öğütmesine izin vermemektir.
Yapmamayı tercih ederim ! Enerjimi sömüren anlamsız işlere sınır koymayı, o enerjiyi aileme, sevdiğim kişi ve uğraşlara, ruhumu besleyecek şeylere saklamayı tercih ederim !
“Karar alırken sık sık en iyiyi arama eğilimindeyseniz, karar verme süreciniz tamamen yanlıştır ve muhtemelen bu yüzden daha az memnun kalırsınız.” Bu satırların yer aldığı aşağıdaki @fikirturu yazısına katılıyorum. #besiktas ın tüm kupaları almasını istemek dışında, “en iyisini seçmek” fikrinin saçma olduğuna inanıyorum:)) https://t.co/bRdG6469ca
Zeki İnsanların Düştüğü 20 Mental Tuzak
1. Sürekli düşünmek ama harekete geçememek
2. Mükemmeliyetçilik yüzünden hiçbir şeyi başlatamamak
3. Hak etmeyen insanlara gereğinden fazla sadık olmak
4. Bilgiyi bilgelikle karıştırmak
5. Herkesi kurtarmaya çalışmak
6. Kontrolü dışında olan şeyler için suçluluk hissetmek
7. Kendi karanlığını başkalarının vitriniyle kıyaslamak
8. Basit sorunlara gereğinden karmaşık çözümler aramak
9. Gerçek dünyadan çok kendi zihninde yaşamak
10. Yardıma ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olduğunu sanmak
11. Her şeyi tek başına çözmeye çalışmak
12. Fazla analiz yüzünden fırsatları kaçırmak
13. Duygularını bastırıp mantığın arkasına saklanmak
14. İnsanların niyetlerini fazla iyi sanmak
15. Sürekli geleceği düşünüp anı kaçırmak
16. Sessizce yorulup kimseye belli etmemek
17. Başarıyı huzurdan daha önemli görmek
18. Kendine karşı başkalarına olduğundan daha acımasız davranmak
19. Her şeyi kontrol etmeye çalışırken hayatı kaçırmak
20. En büyük savaşın bazen kendi zihniyle olduğunu unutmak
Zeka büyük bir güç olabilir…
Ama doğru yönetilmezse insanın kendi kurduğu labirente dönüşür
Dedesine bir insanın gerçekten değerli olup olmadığını nasıl anlayacağını soran @RobertCoavas ın aldığı cevaplar, benim psikoloji bilgimle tamamen uyumlu ve fevkalade.
1. ihtiyacı olmayan insanlara nasıl davrandığına bak.
Herkes önemli biriyle nazik olabilir.
Gerçek kişilik şu durumlarda ortaya çıkar:
• garsonlarla
• güvenlik görevlileriyle
• şoförlerle
• karşılığında ona hiçbir şey veremeyecek kişilerle…
2. Onun kızgınken nasıl konuştuğuna bak.
Kızdıklarında bazı insanlar:
• aşağılar
• bağırır
• etrafındaki her şeyi mahveder
Ve bazıları ise, rahatsız olsalar bile, hâlâ kontrolü elinde tutar.
Karakter barışta değil, baskı altında ortaya çıkar.
3. başkaları hakkında, onlar yokken nasıl konuştuğuna bak.
Eğer biri hep eleştiriyor, alay ediyor ya da başkalarını satıyorsa…
Bir gün seninle de aynısını yapacak.
Sadakat, küçük sohbetlerde belli olur.
4. kimse onu izlemediğinde ne yaptığına bak.
Birçok insan sadece seyirci varken iyi davranır.
Ama özel alışkanlıklar gerçek hayatı inşa eder.
Sessiz disiplin her zaman imajdan daha ağır basar.
5. Bahanelerine dikkat et.
Hepimiz başarısız oluruz.
Ama bazı kişiler:
• başkalarını suçlar
• sistemi suçlar
• şansı suçlar
Ve bazıları ise sadece şöyle der:
“Evet, hata yaptım.”
Bu her şeyi değiştirir.
Ne kadar çok okursan, o kadar çok kazanırsın:
1. Felsefe — Daha net düşünebilmek için
2. Şiir — Daha derin hissedebilmek için
3. Tarih — Geçmişten ders almak için
4. Bilim — Dünyayı anlayabilmek için
5. Roman — Empati duygunu geliştirmek için
6. Biyografi — Hayattan ilham almak için
7. Denemeler — Daha iyi yazabilmek için
8. Ekonomi — Daha akıllıca kararlar verebilmek için
9. Psikoloji — Kendini tanıyabilmek için
10. Gazetecilik — Gündemi takip edebilmek için
11. Mitoloji — Hayal gücünü güçlendirmek için
12. Sessizlik — İç huzuru bulabilmek için
13. Gezi yazıları — Farklı kültürleri tanıyabilmek için
14. Kişisel gelişim — Kendini geliştirebilmek için
15. Klasikler — Zamansız dersler öğrenebilmek için
16. Spiritüellik — Hayatın daha derin anlamını keşfetmek için
17. Antropoloji — İnsanı anlayabilmek için
18. Sanat tarihi — Güzelliği görebilmek için
19. Nörobilim — Zihnini güçlendirmek için
20. Mektuplar ve günlükler — Gerçek hayat hikâyelerini görmek için
21. Sosyoloji — Toplumu daha iyi anlayabilmek için
22. Dil öğrenimi — Yeni bakış açıları kazanmak için
23. Stoacılık — Zihinsel dayanıklılık kazanmak için
24. Liderlik kitapları — İnsanlara yol gösterebilmek için
25. Doğa yazıları — Sakin bir zihin için
26. Polisiye eserler — Dikkatini keskinleştirmek için
27. Finans kitapları — Servet inşa edebilmek için
28. Sağlık kitapları — Daha güçlü bir beden için
29. Ebeveynlik kitapları — İyi insanlar yetiştirebilmek için
30. Çocuk kitapları — Saf mutluluğu hissedebilmek için
31. Kısa hikâyeler — Kısa ama etkili bilgelikler için
32. Anı kitapları — Ham ve dürüst gerçeklerle yüzleşmek için
33. Bilim kurgu — Cesur ve yeni fikirler geliştirmek için
34. Siyasi kitaplar — Dünyayı daha iyi anlayabilmek için
35. Yemek kitapları — Günlük hayata yaratıcılık katmak için
Sanayi Devrimi’nden kalma "aynı sınıf, aynı müfredat, aynı sınav" mantığı yıkılıyor.
Klasik eğitim sistemi can çekişirken, Estonya geleceğin temellerini atıyor. OpenAI ile iş birliği yaparak yapay zekâyı okullara entegre eden ülke, ezberci zihniyete son vermeye kararlı.
Bir uzmanlık öğrencisi bitirme tezliye ilgili ondan akıl alıyor, bir danışan çocukluğuyla ilgili zor meseleleri onun yardımıyla çözüyor. Karşımızda ‘her derde deva’ yapay zeka.
Mesele algoritmalar ya da yapay zekâdan ibaret değil. Asıl mesele, dünyanın artık canlı bir varlık olarak değil, ölçülebilir, yönetilebilir ve sömürülebilir bir kaynak olarak görülmesi. Ekonomik büyüme ve verimlilik takıntısı, sınırsız ilerleme inancı, ve insanın kendi köklerinden kopuşu asıl mesele.
İnsan artık göğe bakmıyor, toprağa dokunmuyor, sessizliğe katlanamıyor. Sürekli bağlı, sürekli meşgul, sürekli uyarılmış halde yaşıyor; ama bütün bu hareketin ortasında ruhu yavaş yavaş çürüyor. Modern çağ, insanı özgürleştirdiğini söylerken aslında onu görünmez ağlarla kuşattı. Eskiden zincirler demirdendi; şimdi ise ekranlardan, reklam dillerinden, veri akışlarından ve “ilerleme” denilen büyülü kelimeden yapılma prangalarımız var.
Her teknoloji, beraberinde bir dünya görüşü getirir. Örneğin sürekli hızlanan iletişim araçları, yalnızca haberleşme biçimimizi değiştirmez; dikkat süremizi, sabır kapasitemizi, hatta insan ilişkilerimizin ritmini de dönüştürür. İnsan giderek daha hızlı düşünmeye zorlanır, ama daha az derinleşir. Her şey erişilebilir hale gelirken hiçbir şey gerçekten içimize işlemez. Bilgi çoğalır, hikmet azalır.
Batı uygarlığı birkaç yüzyıldır insanlığa tek bir masal anlattı : Daha fazla üretim, daha fazla büyüme, daha fazla teknoloji bizi daha mutlu edecekti. Fakat bugün ortaya çıkan tablo bunun tam tersi : İnsanlık hiç olmadığı kadar bağlantılıdır ama hiç olmadığı kadar yalnızdır. Hiç olmadığı kadar zengindir ama hiç olmadığı kadar anlam kriziyle boğuşmaktadır.
Şehirler büyürken insanlar küçülmüştür. Sistem genişlerken ruh daralmıştır.
Modern çağ insanı toprağın ritminden kopardı. Mevsimleri unutan, geceyi ekran ışıklarıyla delen, sessizliği kayıp bir dil gibi yitiren bir uygarlık doğdu. Modern insan artık “ait olmak” istemiyor, yalnızca “kontrol etmek” istiyor. Nehirleri dizginlemek, genleri düzenlemek, bedenleri yeniden tasarlamak, ölümü geciktirmek, hatta insan doğasının sınırlarını aşmak…Bütün bunların altında aynı dürtü var: sınır tanımamak. Had bilmemek. Oysa insanı insan yapan şey biraz da sınırlı oluşudur. Ölümün bilgisi, kırılganlık, ihtiyaç duymak, acı çekmek, beklemek… Modern kültür bunları zayıflık olarak görüyor. Oysa tam tersine, insan ruhunun derinliği tam da bu kırılganlıktan doğuyor.
İnsanlar artık dünyayı “ev” gibi hissedemiyor. Geçmişlerinden utanmaya, geleneklerinden kopmaya, kendi kültürlerini bir yük gibi görmeye başlıyorlar. Her yer birbirine benziyor. Aynı kahve zincirleri, aynı ekranlar, aynı dil, aynı hız, aynı tüketim alışkanlıkları… Dünyanın çeşitliliği yerini küresel bir tekdüzeliğe bırakıyor. Bu bir medeniyet başarısı değil, büyük bir ruhsal çölleşme…
Eğer insan yalnızca optimize edilmesi gereken bir veri yığınına dönüşürse, sevgi, merhamet, dua, sadakat, yas, fedakârlık gibi şeyler nasıl ayakta kalacak? İnsanlığın yavaş yavaş “verimli ama ruhsuz” bir türe dönüşmesi an meselesi.
Ne yapmalı? Küçük direniş alanları mümkün. Toprakla bağ kurmak, sessizliğe zaman ayırmak, çocukları ekran kültüründen korumaya çalışmak, yerel topluluklar ve dost çevreleri oluşturmak, gelenekleri yaşatmak, ibadet etmek, yavaşlamak, dikkatini geri kazanmak…
Yaşadığımız kriz yalnızca ekonomik veya ekolojik kriz olarak görülemez, bu aynı zamanda metafizik bir krizdir. İnsan artık neden yaşadığını bilmiyor. Sırtını yasladığı bir ülkü, zorlukları karşılayacağı bir anlam dizgesi yok. Her şeyin fiyatı var ama hiçbir şeyin anlamı yok. İnsanlar sürekli konuşuyor ama pek azı dinliyor.
Bazen çağın ortasında yapılabilecek en büyük direniş, hâlâ sessizce dua edebilmek, bir ağaca dikkatle bakabilmek, bir dostla telefonsuz oturabilmek, toprağa çıplak elle dokunabilmektir.
İnsan ruhu derinlikten beslenir. Belki de bu çağda en devrimci şey, bizi aynılık girdabına çeken akıntıya direnmek ve yavaşlamayı öğrenmektir.
🤖OpenAI, Google, Anthropic ve Meta arasında rekabet hızlanırken; yeni modeller, milyar dolarlık altyapı yatırımları ve AI agent’lar öne çıktı. Gelin birlikte inceleyelim.
Ne kadar iyi, erdemli bir insan olduğunun, topluma nasıl bir fayda sağladığının, kişisel olgunlaşma düzeyinin bir önemi yok artık; varsa yoksa sınavlardan aldığın puan, gittiğin okulun itibarı, kullandıklarının markası, ezik olup olmaman…
2002 Nobel Ekonomi Ödülü’nün sahibi Daniel Kahneman’a göre insan hataları rastgele değildir; düzenli ve öngörülebilir biçimde tekrar eder. Yani kötü kararlar bireysel “aptallık”tan çok, insan zihninin yapısal çalışma tarzıyla ilgilidir. Kahneman, iki sistem şeklinde karar verdiğimizi söylüyor:
Sistem 1: Hızlı, sezgisel, otomatik düşünme.
Sistem 2: Yavaş, analitik, dikkat gerektiren düşünme.
Günlük yaşamda, özellikle stres altında çoğu kararı Sistem 1 verir ve bu pratik yanımız, çoğu hatalı kararlarımızın sorumlusudur. Şöyle ki:
1. İnsan zihni, sürekli ayrıntılı analiz yapmak istemez. Kısayollar kullanmak, enerji tasarrufu yapmak ister. Örneğin:
Bir kişiyi “kendine güvenli” gördüğümüzde onu daha yetkin sanabiliriz. Bir olay kolay hatırlanıyorsa onun daha sık olduğunu düşünebiliriz.
2. Kahneman’a göre insanlar, aşırı özgüven, bildiklerini abartma eğilimindedir. Oysa uzmanlar bile geleceği tahmin etme konusunda sandıkları kadar başarılı değildir.
Buna rağmen
“Bu kez farklı.”
“Ben durumu kontrol ediyorum.”
“Yanılmam zor.”
gibi düşünceler geliştiririz.
3. Zihin belirsizliği sevmez. Dağınık olaylar arasında anlamlı bir hikâye kurar. Ama bu hikâye çoğu zaman gerçeği çarpıtır. Elimizdeki sınırlı bilgiyi bütün gerçeklik sanırız.
Kahneman buna “gördüğün şey, olan şeydir” mantığı der.
4. İnsanlar kayıplara, kazançlardan daha güçlü tepki verir. 100 lira kaybetmenin acısı,
100 lira kazanmanın sevincinden daha güçlüdür. Bu yüzden insanlar, zararı kabul etmeyip kötü yatırımı sürdürür, riskli kararlar alır,
“Belki döner” diye kaybedeni bırakmaz.
5. Aynı bilgi farklı sunulunca farklı karar veririz. Örneğin %90 yaşama şansı ile %10 ölüm riski istatistiksel olarak aynıdır ama insanlar ilkini daha olumlu algılar.
6. Kararlar sadece mantıkla verilmez. Yorgunluk, korku, öfke, coşku, zaman baskısı gibi durumlar karar kalitesini ciddi biçimde etkiler.
"Bir şeyden aldığımız zevk, o şeyin ne olduğunu düşünmemizden güçlü biçimde etkilenir.
Pahalı olduğunu düşündüğünüzde şarabın tadı daha güzel gelir. Sevdiğiniz birinin yüzü size daha güzel görünür.
Taze olduğunu düşündüğünüzde yemeğin tadı daha hoş gelir. Bir tabloyu sıradan birinin yaptığına değil de Picasso ya da Rembrandt'ın şaheseri olduğuna inanırsanız, o tablo size daha güzel görünür.
Zevklerimiz; ister modern sanat gibi karmaşık, ister yemek ve cinsellik gibi içgüdüsel olsun, kültürümüz, inançlarımız ve aklımız tarafından derinden şekillenir."