📢 11. KENT ARAŞTIRMALARI KONGRE ÇAĞRISI!
🌍 Ana Tema: İklim Değişikliğine Dirençli Kentler
Kentler, iklim değişikliğinin etkilerinin en yoğun hissedildiği, aynı zamanda uyum, dönüşüm ve dirençlilik kapasitesinin üretildiği kritik mekânlardır. Sizi artan afet riskleri, ekolojik kırılganlıklar ve toplumsal eşitsizlikler karşısında kentleri yeniden düşünmeye davet ediyoruz.
💻 Katılım Formatı
Kongremiz bu yıl hibrit formatta düzenlenecek olup, katılımcılar yüz yüze veya çevrimiçi olarak kongreye dahil olabilecektir.
📍Tarih & Yer
12–13–14 Ekim 2026
Tepav, Ankara / Türkiye
📅 Kongre Takvimi
• Özet Gönderimi Son Tarih: 29 Haziran 2026
• Değerlendirme Sonuçları: 27 Temmuz 2026
• Son Kayıt Tarihi: 7 Eylül 2026
• Program İlanı: 14 Eylül 2026
🎯 Akademisyenleri, araştırmacıları, yerel yöneticileri, kentleşme aktörlerini ve tüm paydaşları iklim krizine karşı dirençli kentler için birlikte düşünmeye, üretmeye ve tartışmaya davet ediyoruz.
🔗 Detaylı bilgi ve başvuru:
https://t.co/14pdOWwesF
#COP31 #ICUS2026 #KentAraştırmalarıKongresi #ResilientCities #İklimDeğişikliği #DirençliKentler #UrbanStudies #SürdürülebilirKentler
VSR Türkiye Çalışması kapsamında yürütülen oturumlarda; Türkiye’nin ilk Ulusal Gönüllü Yerel Değerlendirme Raporu’nun metodolojik çerçevesi, gösterge seti ve veri toplama süreçleri bütüncül biçimde ele alındı.
SKA hedefleri doğrultusunda yerel yönetimlerin izleme ve raporlama kapasitesini ortaya koyacak olan VSR Türkiye Raporu, Mart ayında kamuoyuyla paylaşılacak.
Katılan, katkı sağlayan herkese teşekkür ederiz.
İzmir’i bir ilkle buluşturmanın heyecanını yaşıyoruz.
İzmir’in yüzmede uluslararası standartlara sahip ilk kompleksi Halkapınar Tam Olimpik Kapalı Yüzme Havuzumuzun spotları çok yakında parlayacak.
Şehrimizin spor altyapısına benzersiz bir güç katacak.
Kentimizin yüzmedeki organizasyon kabiliyetini d��rt mevsime çıkaracak.
Biz bu şehri çok seviyoruz, prestij eserlerle İzmir’imizi spor kenti yapmaya kararlıyız.
Fethullah Gülen ölmüş. Hayatı boyunca gücü önemsedi ve güçlülerin yanında oldu. Şimdi hesap zamanı.
Gülen, şimdilerde FETÖ'nün elebaşı olarak anılıyor. Ama onu en önemli kılan şey, Türkiye'de "İslamcı" olarak anılan geniş bir grubu etkisi altına almayı başarabilmiş olmasıydı. Bunun dinamikleri üzerine neredeyse hiç düşünülmedi. 8-9 yıl önce "Kandırılmanın Psikolojisi" başlığıyla yazdığım bir yazıyı, biraz da güncelleyerek/kısaltarak paylaşmak istiyorum:
17-25 Aralık operasyonları ve 15 Temmuz darbe girişiminin ardından pek çok siyasetçi, düşünce adamı ve kanaat önderi peşi sıra FETÖ tarafından kandırıldıklarını açıkladı. Gülen grubu hakkında İslami kesim, azınlık bir kaç grup hariç, 1980'lerdeki ve 1990'lardaki düşüncelerini değiştirdiler; 2000'li yıllardan sonra "Cemaat"i ya desteklediler, ya onlara yakın durdular ve sıcak mesajlar verdiler ya da bizatihi bu gruba entegre oldular.
Bu noktada Atasoy Müftüoğlu gibi bir kaç aydın ve düşünce adamı çok keskin, çok net, çok sert eleştirilerde bulundu. Ama dinleyen kim! Herkes kanmaya, kandırılmaya çok yatkındı. Peki dindar kamuoyunu böylesine kandırılmaya yatkın hale getiren neydi? Bu eleştirilere neden kulak asılmadı? Bir kaç maddeye değinebiliriz:
1. Temel sebeplerden biri, uyarıları yapan kişilerin/grupların adam yerine konmamasıdır.
Çünkü İslami kesimin o dönemlerde "adam yerine koyma kriteri" oldukça değişmişti. Bu eleştirilere muhatap olan kişiler genellikle; "Kardeşim adamlar işi biliyor. Sistematik ve disiplinli çalışıyor. Her şeyin ardında bir bit yeniği aramayın yahu!" dedikten sonra konuyu, kendilerince şu soruyla kapatıyorlardı: "Peki, sen ne yapıyorsun kardeşim? 5 tane adam 10 yıldır aynı şeyleri konuşup duruyorsunuz. Adamlar 130 ülkede (bu zamanla 140, 150, 160 oldu) okul açmış iş yapıyor. Peki, sen ne yapıyorsun?"
Bu "Sen ne yapıyorsun?" sorusu, ezici bir sorudur. Aslında bir soru değildir: "Boş boş konuşma!" anlamına gelen bir çeşit ayar vermedir. Örneğin, "Ya abi, öyle söylüyorsun da bu adamları CIA destekliyor." deyip "Öyle olmasa..." diye devam etmek istediğinde karşıdaki kişi: "Abicim, geç bunları artık ya... Şu komplo teorilerinden vaz geçin artık ya..." şeklinde lafı ağzına tıkayıverirdi.
2. Fethullah Gülen hareketi pek çok kişi ve grubu kandırdı çünkü hemen herkes onlara "özentiyle" bakıyordu. Hemen herkes onlara benzemeye çalışıyordu.
Benzemeye çalıştığınız kişinin/grubun yanlışını görebilir misiniz?
Dindar kesim için "başarmak" çok önemliydi ve bu grup nasıl başarılacağının ihtişamlı bir örneğiydi. "160 ülke" denildi mi, başka bir şey demeye gerek kalmıyordu. Bu "160 ülke" argümanı fena halde ayartıcı/kışkırtıcı bir argümandı. "Neden, nasıl, niçin?" gibi soruların hiç birinin ehemmiyeti kalmıyordu.
3. Gülen hareketine yönelen eleştirileri boğan bir diğer argüman ise "ahlak" argümanıydı.
Şunlar söylenirdi:
"Yahu adamlar teheccüd namazına kalkıyor, diyorum. Biz sabah namazına kalkamıyoruz."
"Adamlarda sigara yok, başlar�� önde, çalışkan, başarılı, edepli çocuklar."
Hem başarılı, hem de edepli! Daha ne istenebilirdi ki?
"Ama abi adamlar Amerika'yla iş tutuyor…” diyecek olsan bu cümlenin bitirilmesine izin verilmezdi.
"Ulaşamıyorsun ya, hemen mundar de! Hemen çamur at!" anlamına gelen bir yüz ifadesiyle karşılık bulurdu. Bazen de açıktan söylenirdi...
4.Türkçe olimpiyatları vardı bir de...
Adını bilmediğimiz, haritada yerini gösteremeyeceğimiz ülkelerden gelen zenci çocuklar, çekik gözlü çocuklar, sarışın mavi gözlü çocuklar şarkılar söylerlerdi.
Norveçli bir çocuğun ağzından "Ah kalbim" şarkısını dinler, coşardık.
Etiyopyalı çocuğun aksanlı Türkçesi ne kadar da şirin gelirdi kulaklara... 2013'te Türkiye'de son yapılan olimpiyatlarda (olimpiyat ne demekse?) Tanzanyalı çocuklar "Ankara'nın Bağları"nı "Tanzanya'nın Bağları" diye uyarlamışlardı da ne de çok hoşumuza gitmişti!
Stadyumu 150 bin kişi doldurmuş; 150 bin kişi de dışarıda kalmıştı. Aralarda nice ünlü kişiye mikrofon tutulmuş, "Barış elçisi" bu harekete selam gönderilmiş, "Cemaatin Türkiye için yaptıklarını" anlatmaya kelimeler kifayet etmemişti.
İnanılacak gibi değildi. Gerçekti işte. Başarmışlardı. Pakistanlı, Romanyalı, Endonezyalı, İzlandalı... çocuklar İstiklal Marşını söylüyorlardı. Hem de 10 kıtasını birden. Ne denilebilirdi ki, ne söylenebilirdi ki? Herkes, hepimiz "Hocaefendi"ye borçluyduk. Devletin yapamadığını onlar yapmışlardı işte.
Alkışlamaktan avuçlar şişerdi. Tüyler diken diken olur, gözlerden yaşlar boşanırdı.
Gelgelelim, Filistin işgal altındaydı. Her gün dünyada 24 bin kişi açlıktan ölmekteydi. Amerikan işgali Irak'ta 1 milyon kişinin hayatına mal olmuştu.
Olsundu. Kenyalı çocuk Türkçe konuşuyordu ya... Almanlara "kolbastı" oynamayı öğretmiştik ya. Oynuyor, eğleniyor, coşuyor, gururlanıyorduk!
Dünyanın dört bir yanına hem Türkçe, hem de din-diyanet öğretiyorlardı. Üstelik “Ehl-i Sünnet!” bir alimdi Hocaefendi. Nitekim “Hocaefendi” diyeceksiniz, Ehl-i Sünnet alimdir, diye kendi cemaatini azarlamamış mıydı bir başka hoca.
Gülen’in Türkiye’deki dindarlıkla güçlü bir ortak noktası daha vardı: İran düşmanlığı. Onu belki de en iyi ifade eden yönlerinden biriydi bu. Bir defasında, cennet İran’ın içinden geçse, yine de oradan geçmem kabilinden bir şey söylemişti. Aslında bu İran düşmanlığından kaynaklanmıyordu. İran’ın ABD ve Batı’nın kurduğu düzene başkaldırmasından kaynaklanıyordu. İran buna boyun eğse, Gülen’in de İran’la bir sorunu olmazdı. Nitekim onun düşünce kaynaklarının Bağdat Paktı’ndaki İran’la bir sorunu olmamıştı.
Kaldı ki D-8’in kurucusu Erbakan hocayı da hiç sevmedi. Türkiye’de hemen her siyasetçiyle bir ilişkisi oldu, siyasetçilerin de onunla. Ama o, Erbakan hocanın ezilenleri eksene alan duruşuna hayatı boyunca muhalif oldu.
5. Eleştirilere geçit vermeyen bir diğer argüman "Alnı secdeye değen adamdan zarar gelmez" argümanıydı.
Gelirdi; tarih boyunca pek çok kez gelmişti de...
Çünkü namaz Allah'tan başkasına boyun eğmemek, O'ndan başkasının önünde eğilmemekti. Namaz kötülükleri engelleyen bir ibadetti. Bu hareketin İsrail'le bir sorunu yoktu. Amerika'yla bir sorunu yoktu. Her ne zaman mustazafların bir sese, bir soluğa, bir duaya ihtiyacı olsa; bu hareket müstekbirlerin yanında saf tutmuştu. İçimizden bazıları buna bizzat yaşayarak tanıklık etmişti.
Şimdi ise "hizmet" diyor, başka bir şey demiyorlardı. "Muhterem Hocaefendi" diye başladılar mı, tutabilene aşk olsun! Kimler kimler yoktu ki? Şimdi çok sert sövseler de o yıllarda övgü yarışındaydılar.
Olabilir, insan yanılabilir, aldanabilir. Sorun burada değil. Sorun, “kandırıldık!” deyip kişiyi kandırılmaya yatkın hale getiren dinamiklerin yerli yerinde kalmasıdır.
BİRLİKTE ÇALIŞACAĞIMIZ ARAŞTIRMACI ARKADAŞLAR ARIYORUZ!
KENT ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ'nde proje bazlı çalışmak üzere;
Kentleşme,
Yerel yönetimler,
Şehir ve Bölge Planlama,
Kentleşme politikaları,
Mimarlık,
Kent sosyolojisi,
Kent tarihi ve benzeri alanlarda yürütülecek araştırma ve raporlama çalışmalarında tam zamanlı çalışacak, deneyimli UZMAN ARAŞTIRMACILAR alınacaktır.
Detay için ⤵️
Sevgili gençler,
Yurt ücretlerine ilişkin şubat ayında ve bahar yarıyılında yurtta kalmayan öğrencilerimizin elbette herhangi bir ücret ödemeleri söz konusu değildir.
📌 Deprem illerinden öğrencilerimiz ise yurtta kalsalar dahi ödeme yapmayacaklardır.
Ülkemizde yapılacak tüm ulusal spor organizasyonları ikinci bir açıklamaya kadar durdurulmuştur.
İlgili tüm birimlerimiz AFAD koordinasyonunda teyakkuz halindedir. Aziz milletimize bir kez daha geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Kent Araştırmalarında Metodoloji Seminerleri bugün Prof. Dr. Hasan Bozgeyikli'nin "Araştırmalarda Veri Yönetimi" başlıklı seminer dersi ile tamamlandı. "Bilimsel araştırma başından sonuna kadar bir veri yönetim sürecidir."