Bengü Türk TV Genel Yayın Yönetmeni kıymetli kardeşim Kadir Yıldız'ın değerli anneannesi Şerife Dinç Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Ailesi ve yakınlarının başısağolsun.
@kadiryildiz_tc
FIVB Voleybol Milletler Ligi finalinde Brezilya’yı mağlup ederek şampiyonluğa ulaşan Türk A Milli Kadın Voleybol Takımımızı yürekten tebrik ediyorum.
Nene Hatun’un yiğitliğini, Şerife Bacı’nın korkusuzluğunu, Kara Fatma’nın cesaretini yüreklerinde taşıyan Türk kadınları, sahada gösterdikleri azim, inanç ve mücadele ruhuyla aziz milletimize tarifsiz bir gurur yaşatmıştır.
Ay-yıldızlı al bayrağımızı dünyanın zirvesinde gururla dalgalandıran #FileninSultanları, Türk kadınının zorluklar karşısındaki mücadele kudretini bütün cihana bir kez daha ilan etmiştir.
Bu büyük zaferde emeği geçen Türkiye Voleybol Federasyonumuzu, teknik ekibimizi ve kıymetli sporcularımızı gönülden kutluyorum.
Ne mutlu Türk’üm diyene! 🇹🇷🇹🇷🇹🇷
2026 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi final maçında Brezilya Millî Voleybol Takımı'nı yenerek şampiyon olan A Millî Kadın Voleybol Takımımızı tebrik eder başarılarının devamını dileriz. #FileninSultanları
Bilinmelidir ki, Lozan Barış Antlaşması’nı orasından burasından kurcalayanlar, milli hakikatlerden ve tarihi vesikalardan kopuk yorumlayanlar Türkiye Cumhuriyeti’ni kundaklamaya azmeden sömürge bakiyeleridir.
Bu şuursuz ve gayri milli güruhun dayatmalarına müsaade edilmeyecek, Lozan Barış Antlaşması’nın Milli Mücadele’yle sınırları çizilmiş ilke ve esaslarından taviz verilmeyecektir.
MHP Genel Başkanı
Devlet BAHÇELİ
Ayasofya'nın İbadete Açılışı Kutlu Olsun
Sadece fetihten itibaren değil, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesiyle de iyice uykuları kaçan iç ve dış işgal cephesini rahatsız etmeye, heveslerini kursaklarında bırakmaya azim ve inançla devam edeceğiz.
MHP Genel Başkanı
Devlet BAHÇELİ
Siyasi tecrübe ve nezaket bahsinde ölçüyü kaçırmamak lazım. Hele hele gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemek, muhataplarını yolun başında rotasız bıraktırır.
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli, evvelemirde CHP’nin bölünmemesi gerektiği iradesini beyan etmiştir.
FETÖ, MHP’ye yönelik bölücü girişimlerde bulunduğunda, 15 milletvekilinizi hangi gerekçelerle, nereye göndermiştiniz?
Mesele “etik” olduğunda MHP’den öğrenecek, ders çıkaracak ve ibret alacak çok konuyla muhatap olursunuz ama altından kalkamazsınız.
Bolu Ülkü Ocaklarının yiğit Bozkurtu LGS Türkiye 1. si oldu 👏🏻
Ülküdaşımız Eymen Ayaz, sınava hazırlık sürecinde Ülkü Ocakları Genel Merkezimizin Türk gençliğine ücretsiz olarak sunduğu Ülkü Ocakları UZEM imkânlarla bu başarıya imza attığını söyledi 🇹🇷
Evet Bende Bu Müthiş Kitabı 80 li yıllarda Okudum,Bulabilen Okusun Tavsiye Ederim,Hayatınızda Çok Şeyler Değişecektir
Evvel Gidenlerimize Rahmet Olsun
🤲🤲🤲
Babamın 2 vasiyeti vardı, birincisi aile arasında en küçük kardeşim şahittir… İkincisi ise “ Kitaplarımı okuyun”
Ben de babama benzemişim
Her okuduğum kitaba tarih atar, güncel halimizle ilgili notlar alırım
Babam ise her okuduğu sayfaya imza atar idi
Bu kitap 4 cilttir
Her biri 1000 sayfadır
Babamın bize bıraktığı sadece bu tür ilim kitaplarının sayısı en az 10 cilttir
Dua ve Fatihalarımızın ona ulaştığını biliyorum
Allah rahmeti üzerine olsun
🙏🇹🇷❤️💐❤️🇹🇷🙏
DİN DÜŞMANLARINA VE İSTİSMAR EDENLERE DİKKAT!
Her toplumun kutsalları vardır. Din ise, toplumların sosyal hayatına, inanç ve duygu dünyasına en derin şekilde nüfuz eden en büyük kutsaldır. İnandığı Yaratıcı, iman ettiği kitap, peygamberi, dini değerleri ve sembolleri o toplumun kırmızı çizgisidir.
Bu kırmızı çizgiye saygısızlık, hadsizlik ve düşmanlık yaptırmaz.
Ağzımızı açtığımızda hepimiz “%99’u Müslüman olan Türkiye” diye başlarız. Fakat öyle bir hâle geldik ki, sanki %1’lik bir azınlık içindeki ateistler, dinsizler, kitapsızlar ve misyoner ajanlar %99’luk çoğunluğu esir almış gibi davranıyor. Kimi Kur’an-ı Kerim’le açık açık dalga geçiyor ve destek görüyor; kimi partilerin genel başkanları çocuklara Kur’an öğretilmesini “çağdışı” ilan ediyor; kimi baro başkanları ise doğrudan İslam’ı çağdışı görüyor.
Tam da Deniz Göktaş isimli komedyenin İslam’ın yüce kitabıyla dalga geçtiği “İlk üç kitap iyi de dördüncüde çeviri zayıf. Dört kitap arasında en iyisi o bence; bir kere çok iddialı bir çıkış 600’lü yıllarda. ‘Bu son kitap’ demek… Yazan için de çok zor; aklına yeni bir fikir gelse ‘son kitap’ dedik” şeklindeki gösterisi gündemdeyken, Yeditepe Üniversitesi’nden gelen görüntüler de “bu topluma ne oluyor?” dedirtti.
Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde bir öğrenci “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetinin yazılı olduğu pankartı açtı. Görüntülerde pankartı açan öğrenci, pankarttı müdahale görmeden bir süre tuttu. Ancak diğer öğrenciler pankartın önüne geçerek görülmesini engelledi ve bu engelleme salonda bazıları tarafından alkışlandı.
Öncelikle şunu net ifade etmek gerekir: Yüce Allah’ın insanlığa gönderdiği bir ayetin önünü kapatan bu davranış yakışık almamış, dini bir değere karşı hadsizlik algısı oluşturmuştur.
Fakat olayın ardından pankartı taşıyan öğrenciyle ilgili ortaya çıkan bilgiler ve Yeditepe Üniversitesi’nin açıklaması, her gelişmeye karşı dikkatli olmamız gerektiğini bir kez daha gösterdi.
Üniversite, ilk değerlendirmelere göre şu açıklamayı yaptı:
“Törendeki fotoğraf çekimi esnasında öğrenciler arasında yaşanan durumun, pankartın içeriğinde yer alan Kur’an-ı Kerim ayetine yönelik olmadığı, kişiye yönelik olduğu yönündedir. Bununla birlikte, bu pankarta gösterilen tepki ve pankartın görünüşünü engelleme girişimi, üniversitemizin değerleriyle de bağdaşmamaktadır. Hiçbir kutsal değere veya inanca saygısızlık kabul edilemez.”
Öğrencinin sosyal medyada dolaşan paylaşımları ise düşünce yapısının problemli olduğunu ortaya koyuyor. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” pankartını açan öğrenci, bir paylaşımında “Vatan sevgisi imandandır” hadisine şu ifadelerle karşı çıkmış:
“Bu sebeple hatırlatmak gerekir ki, vatan sevgisi de imandan falan değildir. Bi tarafımızdan hadis uydurmayalım inşallah.”
Başka bir paylaşımında ise ırkçılık ile milliyetçiliği eşitleyerek şöyle demiş:
“Acil tedavi edilmesi gereken bu hastalığın adı doktrinde kimi zaman milliyetçilik olarak da geçmektedir.”
Tabii hangi bilgi ne derece doğru, niyetler nedir tam bilemiyoruz. Fakat dikkatli ve uyanık olmak şart.
Her sakallıyı dedemiz sanmak büyük yanılgı olur.
Yeditepe Üniversitesi’nin çok ölçülü, din düşmanlarına prim vermeyen ve toplumun manevi değerlerine saygıyı, sahiplenmeyi vurgulayan şu açıklaması da bu açıdan önemlidir:
“Bazı sosyal medya mecralarında iftira edildiği şekilde, üniversitemizin İslam Dini karşıtı bir duruşu veya tutumu asla mevzubahis olmayıp, yerleşkemizdeki ana binaların giriş kapılarında, kurulduğumuz günden beri, Kufî harflerle ALLAH (C.C.) ve Muhammed (S.A.V.) yazmaktadır.”
İslam dinine yönelik saldırıları bir komedyen üzerinden meşrulaştırma çabalarının yaşandığı bu atmosferde herkesin daha dikkatli olması zorunludur.
Bir taraftan İslam düşmanlığını körükleyenler, diğer taraftan İslam’ın değerlerini ve sembollerini istismar ederek zehirli bir ortamı beslemek isteyenler her zaman çıkabilir.
Toplumların en büyük kutsalı olan din üzerinden ayrışma, bölünme, kin ve nefret tohumları ekmek isteyenler de eksik değildir.
Ne güzel söylemişler: Dikkat aklın aynasıdır.
İşte din düşmanlığının ve din istismarının her türlüsüne karşı bu söz ölçümüz olmalıdır.
https://t.co/R16tJ7Qgbj
HÜRMÜZ BOĞAZI’NA ODAKLANAN SAVAŞ
“ABD-İran mutabakata vardı, ateşkes ilan edildi, savaş bitti” diye dünya “istikrar adına nihayet nefes aldık” derken, savaşın büyük kıvılcımları yeniden yanmaya başladı.
Trump, NATO Zirvesi için Türkiye’ye geldiğinde yaptığı açıklamada şöyle demişti:
“Bence ateşkes sona erdi. Pisliklerle anlaşmak istemiyorum. Bunlar hastalıklı insanlar. Bana kalırsa bu iş bitti. İranlılar yalancı bir anlaşma yaptı.”
Karşılıklı açıklamalar ve saldırılarla bölgede tansiyon hızla yeniden yükseldi. ABD-İran arasındaki bu duruma en çok sevinen taraf ise İsrail oldu. İran üzerindeki savaşın asla bitmesini istemeyen İsrail, bu gerilimi fırsat bilerek Lübnan’ın güneyindeki Nebatiye vilayetinde işgal altında tuttuğu bölgelerde çok sayıda evi patlayıcılarla havaya uçurdu ve ateşe verdi.
Ateşkesin bozulması ve savaşın yeniden başlaması konusunda ABD tarafı kendini, İran tarafı ise kendini haklı görmektedir.
Başlangıç noktasında ise elbette ABD-İsrail ikilisinin emperyalist bir hamleyle bağımsız bir ülkeye yönelik saldırısı söz konusudur.
Bu süreçte Hürmüz Boğazı, savaşın en kritik odak noktası hâline geldi. Çünkü bu boğaz, dünya ticareti ve küresel enerji istikrarı açısından hayati öneme sahip.
İlk günden itibaren “Hürmüz Boğazı açıldı / kapatıldı” tartışması savaşın ana gündemi hâline geldi. ABD-İran arasında tansiyon yükselince Trump’ın son açıklamasında da yine Hürmüz Boğazı ön plana çıktı. Trump şöyle dedi:
“Bir anlaşmamız vardı ve İran bunu bozdu. Hürmüz Boğazı’nı korumak için ücret alacağız. Boğaz’ı elimizde tutacağız ve muhtemelen yönetimini biz üstleneceğiz. Boğazın koruyucusu olacağız. Belki de buna ‘Boğaz’ın koruyucu meleği’ deriz.”
İran Silahlı Kuvvetleri ise buna karşılık şu açıklamayı yaptı:
“Daha önce yapılan uyarılarda olduğu gibi, ABD’nin Hürmüz Boğazı’na müdahale etmesine hiçbir şekilde izin vermiyoruz ve vermeyeceğiz.”
Bu açıklamalar, kaosun, istikrarsızlığın ve çatışmaların artacağını net bir şekilde gösteriyor.
Bu gidişat hem bölge ülkeleri hem de dünya için ciddi tehlike sinyalleri vermektedir. Çünkü Hürmüz Boğazı, dünya ticareti ve enerji nakliyatı açısından stratejik bir geçiş kapısıdır. Boğazın savaşta sürekli hedef hâline gelmesi, bu kritik geçişin düzenli ve güvenli kullanımını da engellemektedir.
ABD-İran sağduyu etrafında buluşmazsa bu çatışmalar kaosa dönüşecek ve bundan en büyük zararı yine dünya görecektir.
Bu nedenle ABD’nin İsrail’in etkisinden çıkması, İran’ın da bağımsız bir ülke olmanın menfaatlerini gözeterek ateşkesin makul unsurlarında adım atması şarttır.
https://t.co/gR9KiQxAe1
“YA TUTARSA” TARZINDAKİ ÖZÜ BELİRSİZ, MİZANSIZ, ROTASIZ MUHALEFET
Türkiye’nin ev sahipliğinde Ankara’da düzenlenen 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ni kazasız belasız ve Türkiye’nin itibarına yakışır şekilde tamamladık.
32 üye ülkenin devlet ve hükümet başkanlarıyla birlikte, NATO üyesi olmayan Avustralya, Japonya, Yeni Zelanda ve Güney Kore gibi önemli ülkelerin temsilcilerini de ağırlamak, ülkemiz için hem itibar hem tecrübe hem de uluslararası mesaj açısından önemli bir kazanım olmuştur.
Elbette ülkemize gelen liderlerin hepsinin Türkiye’ye ve birbirlerine karşı katıksız dost olduğu söylenemez. Uluslararası menfaat mücadelesi dünyanın her yerinde kendini gösterebiliyor. Bugün dost görünen yarın düşman, bugün düşman görünen ise yarın dost pozları verebiliyor. Bu tabloda dünyanın kendi içindeki güç dengesi belirleyici rol oynuyor.
Nitekim NATO ülkelerinin İran’a yönelik olası bir savaşta ABD’nin yanında yer almayınca Trump’ın “NATO’yu çok kötü bir geleceğin beklediğini” söyleyerek tehdit etmesi, ittifak içindeki derin ayrışmanın açık bir örneğidir. Batı’da bile menfaatlerini koruma konusunda büyük bir ayrışma ve mücadele yaşanıyor.
Türkiye de, işte böyle bir dünya düzeni ve NATO birlikteliği içinde kendi menfaatlerini korumaya, kazanımlarını artırmaya, bölgesinde güçlü ve dünyada ilişkilerini itibarlı hâle getirmek için mücadelesini kararlılıkla sürdürmektedir.
Bizim bakış açımızı güçlendiren ve besleyende MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin “Ancak sözü evirip çevirmeden açıkça söylemek lazımdır: NATO, Türkiye için ne bir biat senedi ne de kayıtsız şartsız boyun eğilecek bir emir komuta merkezidir. Ankara merkezli istikbal ve milli beka ufkumuz, kaynağını dışarıdan alan tüm ittifakların üzerindedir.
NATO, güvenlik ihtiyaçlarının ve savunma zaruretlerinin doğurduğu bir ittifaktır. Bu ittifakın varlık sebebi; karşılıklı saygı, eşit muamele, hakkaniyetli yük paylaşımı ve tehdit algısında dürüstlüktür.” Şeklindeki bakış açısıdır.
Bu manzara karşısında Türkiye’nin en büyük handikabı ise kendi bünyesindeki CHP’nin başını çektiği muhalefettir. Türkiye’deki muhalefet her şeye karşıdır ama neyin yanında olduğu belirsizdir.
Milli savunma füzeleri diyorsun, “balıkları ürkütmeyin” diyorlar.
TOGG isminde milli ve yerli araba üretiyorsun, her türlü iftirayı atıp, itibarsızlaştırmayı yapıyorlar.
Mavi Vatan diyorsun, “ne işimiz var Akdeniz’de” diyorlar.
Sınır ötesi terörle mücadele diyorsun, “terör örgütünün sınırda devlet kurmasını” istiyorlar.
Karabağ’ı işgalden kurtarmak diyorsun, “Türkiye, Azerbaycan’a silah ve cihatçı gönderiyor” diyerek milli mücadeleyi uluslararası hukuk meselesi hâline getirmeye çalışıyorlar.
Irak’ın toprak, bayrak ve devlet bütünlüğü diyorsun, Barzani’nin korsan bağımsızlık referandumunu destekliyorlar.
İran aylardır ABD-İsrail ile savaşıyor, bu konuda ne düşündükleri meçhul…
Kerkük’e yıllar sonra Türkmen bir vali atanıyor, sevinen, tebrik eden bir muhalefet yok…
İsrail’in Gazze’deki işgal ve soykırımından bahsediyorsun, Gazze’nin namusunu korumaya çalışan Hamas için “terör örgütü” diyorlar.
“Terörsüz Türkiye”, “Terörsüz bölge” diyorsun; sicillerindeki PKK ile işbirliği ve PKK’nın siyasi uzantılarıyla ittifakları ortada olan muhalefet bu hedeflere karşı çıkıyor.
Başını CHP’nin çektiği muhalefetin çok kısa tutarsız, vizyonsuz ve ülkenin gelişimine barikat kuran özeti budur.
Son dönemde de NATO zirvesiyle ilgili eziklik yaşayan ve eksiklik arayan, bir dediği diğerini tutmayan bir muhalefet örneği daha gördük…
32 ülkenin hükümet başkanları ve ek davetli ülkelerin temsilcileri geliyor diye yapılan yol, çevre ve güvenlik hazırlıklarıyla dalga geçtiler. Ev sahipliğimizi güçlü bir şekilde göstermenin önemine rağmen bu hazırlıkları itibarsızlaştırmaya çalıştılar.
Trump, geliş yolu üzerindeki Ankara yollarını övünce “Bu Mansur Yavaş’a yazar” diyerek tembel belediye başkanına hükümetin çabası üzerinden hormonlu başarı vermeye kalktılar.
Trump Ankara’ya gelmeden “Anıtkabir’i ziyaret edecek” diye duyurulmuştu. Önce “Trump gibi biri Anıtkabir’e gitmesin” kampanyası başlattılar.
Ziyaret programı açıklanınca aynı koro bu kez “Trump Anıtkabir’e neden gitmedi?” kampanyası başlattı.
Ekrem İmamoğlu’nun elindeki siyasi esir Özgür Özel ise NATO Zirvesi’nden birkaç gün önce Financial Times’a yazdığı makalede NATO liderlerini şöyle uyarmıştı:
“Bugün Erdoğan yüzünü Washington’a dönebilir, yarın Moskova’ya, bir sonraki gün Pekin’e; bunu yalnızca kendi konumunu güvence altına almak için yapar. Türkiye’nin müttefiklerinin, Erdoğan yönetiminin kendi çıkarlarına yönelik oluşturduğu riskleri net bir şekilde görmesi gerekiyor. Kısa vadeli jeopolitik çıkarlar uğruna otoriter hükümetlere meşruiyet kazandırmak tarihi bir hatadır.”
Oysa Trump’ın Ankara’ya geldiği gün Özgür Özel Eskişehir’den “Rusya ve Çin ile doğru, kurumsal, istikrarlı ve güçlü temeller üzerinde yükselen ilişkiler kurmak durumundayız” açıklamasını yaptı.
Hep hükümet ne yaparsa biz karşısında olalım ezikliği…
Şu çıkardığım özette zerre kadar Türkiye’nin geleceğini, varlığını ve kalkınmasını düşünen var mı?
Yaşadıkları eziklik ve “hükümetin karnesine eksik yazalım” takıntısı o kadar ileri gitti ki, NATO’nun ne olduğunu bile unutacak kadar dengelerini kaybettiler.
NATO, dünyanın en büyük ve en güçlü askeri ittifakıyken; Türkiye’de düzenlenen zirvede Savunma Sanayi Forumu ve eşlik eden sergi/fuar etkinliği gerçekleştirildi. Bu etkinlik, NATO tarihinin en kapsamlı savunma sanayi buluşması olarak nitelendirilirken, CHP yine takıntılarına sarıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zirveye katılan devlet başkanlarına hediye ettiği silahları eleştirmeye başladılar.
Özgür Özel’in ekibinden renk cümbüşü Mahmut Tanal, “NATO Zirvesi gibi uluslararası bir platformda liderlere silah ve mühimmat hediye edilmesi, barış ve uzlaşma kültürüyle bağdaşmayan son derece yanlış bir tercihtir” dedi.
Allah Allah…
Bunlar NATO’yu herhalde hümanistlerin balo toplantısı sanıyor.
CHP vitaminleriyle beslendiği anlaşılan eski Büyükelçi Selim Kuneralp ise şöyle demiş:
“Bugünkü Avrupa basınında AB Konseyi ve Komisyon Başkanları, Birleşik Krallık ve Hollanda Başbakanları dahil birçok lidere hediye edilen özel yapım silahlar ve mermiler gündemde. Bu silahların birçok ülkeye parçalanmadan sokulması yasak olduğu için Türkiye’de bırakıldığı iddia ediliyor. Biraz petrol zengini Arap şeyhliklerini andıran silah hediyesi yerine keşke kültürümüzü daha iyi temsil eden ürünler seçilmiş olsaydı diye düşünüyorum.”
Oysa NATO tarihinin en kapsamlı savunma sanayi etkinliği zirve kapsamında yapılmış, Forum’da 50 milyar doları aşkın yeni savunma anlaşmaları ve projeler açıklanmıştı. Ama eski bir büyükelçi hâlâ neyin ne olduğunu anlayamıyor. Eski büyükelçinin gönlü rahat olsun; 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi hatırası olarak ayrıca kalem, defter, para, Türk lokumu ve çeşitli kuruyemişler de hediye edilmiş… Ama onların derdi başka…
CHP ve yandaşlarının bir diğer derdi de konukları karşılamak için gösteri sunan yapan mehter takımı oldu.
Yunan medyası hariç, mehterle karşılanan kimse rahatsız olmuyor ama CHP tetikçilerinden Can Ataklı rahatsızlığını şöyle dile getirmiş:
“Türkiye artık ‘Atatürk Türkiye’si’ değil. Mehterler falan boşuna çıkmadı. Mehter tarih falan değil. Ne işi var kardeşim Cumhuriyet Türkiye’sinde? 16 devlet hepsi birbirine benzeyen kıyafetlerle, ellerinde mızraklar, bayraklar… Öbür tarafta mehter. Ne alakası var yani? Orada göze sokar gibi gösteriyoruz. Sonra bana göre çok ayıp olan bir şey de ‘Yeniçeri’yi biliyor onlar’ falan. Geçmişi hatırlatmak… Neyi hatırlatıyoruz?”
Her ülkenin kendine özgü millî sembolleri ve gelenekleri vardır. Yabancı devlet adamları bir ülkeye geldiğinde o ülkenin bu sembollerini ve geleneklerini görür. Bu konuda dünyada sayısız örnek var. Emin olun “Mehter takımı” gözüne batanın ruhunda bu millete ait olmamak vardır.
Bu manzara, ancak şu dizelerle tarif edilebilir:
“Bizim gibi ağlayamaz, gülemez
Töremizi, huyumuzu ne bilsin?
Mizansızlar, imansızlar, yönsüzler,
Tarihine çamur atan dünsüzler,
Özü belirsizler, kökten dinsizler.”
Velhasıl bu ülkede Türk milletinin ruhundan, özünden kopuk, vizyonsuz bir muhalefet vardır. Bu muhalefet ile Türkiye’yi savunmak da, korumak da, kalkındırmak da mümkün değildir.
NATO zirvesine dair tutarsızlıklarına, ezikliklerine bakın, ondan önce Türkiye’yi ilgilendiren konulardaki tutumlarına bakın…
Karşınızda fecaat bir zihniyet olduğunu göreceksiniz.
https://t.co/n56yoxUo9y
HEY AHBAPÇILAR, SES VERİN!
Ahbap Derneği kurucusu Haluk Levent ve ekibinden birçok şüpheli, aşağıdaki suçlamalar nedeniyle gözaltına alındı:
🔴Ahbap Derneği hesaplarından asistanı Yeliz Kaya’nın hesabına 120 milyon TL aktarıldığı,
🟡2020-2026 yılları arasında 990 milyon TL bahis oynandığı ve 390 milyon TL kaybedildiği (dernek kurucularından birinin hesabı üzerinden),
🔵Deprem bağışlarının (özellikle 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremi sonrası) şahsi hesaplara ve üçüncü kişilere aktarıldığı, amacı dışında kullanıldığı,
🔴Derneğe ait gayrimenkullerin şüpheliler adına tescil edildiği ve bazı konutların atıl bırakıldığı,
🟡Milyonlarca dolarlık senet işlemleri (dernek kefil gösterilerek) ve “mide kanseri” haberi yayma talimatı gibi iddialar.
***
Bu iddialar akla, Haluk Levent’in geçmişte katıldığı bir video etkinliğinde okuduğu yorumu getiriyor.
Kendisi için yazılan yorumlardan birini şöyle okumuştu: “Bitmek üzereyken sosyal medya aracılığıyla Atatürkçü kesimin huyuna giderek tekrar gündeme gelmiş müzisyen. Samimiyetine güvenmemek gerekir. Tek derdi yolunu bulmaktır.”
Yorumu okuduktan sonra Haluk Levent tek kelimeyle cevap vermişti: “Doğru.”
Bugün gelinen noktada vahim iddialar ve suçlamalar gündemde. Yukarıdaki suçlamalar doğruysa, Haluk Levent’in Ahbap Derneği üzerinden büyük bir vurgun yaptığı sonucuna varmak kaçınılmaz olacaktır.
Biliyorsunuz Ahbap Derneği, 6 Şubat depremi sonrası CHP’nin başını çektiği muhalefet tarafından Türk devlet kurumlarına alternatif ve hatta devlet kurumlarından daha iyi hizmet sunduğu şeklinde pazarlanıyordu.
O günlerde MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli, TBMM kürsüsünden çok sert uyarılar yapmıştı:
“Devleti bir kenara, iki, ahbap-çavuş ilişkileriyle yardım toplanması bu kapsamda paralel bir hat kurulması, devletin inandırıcılığını bir nevi gölgelemektir. Bizim nazarlarımızda itibar edilmemesi gereken bir yanlıştır. Hatay'ın Antakya ilçesinde baraj patladığını iddia edip kurgulanmış yalanı sosyal medyadan servis ederek korkuya, paniğe ve can kayıplarına neden olanlar afet bölgesinde neyin peşindedir? Devletin yapamadığı, yatıştıramadığı ve yetişemediği ne vardır da ahbapçılar ve babalacılar akraba gibi kanat çıkmaktadır. Bu sahtekarların Türk televizyonunda artık yer almaması lazımdır. Devlete acz içinde gösterircesine sosyal medyaya üşenler bindikleri dalı kestiklerini ne zaman anlayacaklardır? Böylesi bir muhtarislik kimin harcı, kimin haddidir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlüdür. Her müşkülatın, her mikrobun üstesinden gelmesi mümkün ve mukadderdir.”
***
Görüldüğü gibi erinde sonunda “Tarihin hep haklı çıkardığı lider” olarak Sayın Devlet Bahçeli’nin yeri ve zamanında duruşlarını, tespitlerini tescillemek herkese sorumluluk oluyor.
O günlerde biz de yazdığımız yazılarda toplumu bu yanlı ve Türk devletine yönelik kara propagandalara karşı uyarmıştık.
“DEVLET YOK SONDAJININ AMACI” başlıklı yazımda şöyle demiştim (21 Şubat 2023):
“‘Devlet yok’ vurgusu üzerinden hükümete vurarak acıları tepkiye dönüştürmek ve seçimler öncesi kitleleri bir algı etrafında toplayarak aslında bir nevi seçim hazırlığı yapıyorlar. Türk devletinin tüm kurumları depremzedelere yardım için seferberlik halindeyken, sürekli devlete alternatif yapılar ve kişiler üretmeye çalıştılar. Bunun için de Ahbap üzerinden Haluk Levent’i, BabalaTV üzerinden Oğuzhan Uğur’u cilalamaya çalıştılar. Depremin önceliği enkaz altından canlı kurtarmak iken ne Ahbap’ın ne de BabalaTV’nin böyle bir ekibi ve misyonu vardı. Ahbap masa başında para toplayan bir yardım derneği misyonu yüklenirken, BabalaTV’de bilgisayar başında kahve yudumlayarak sadece bilgi kirliliği yaratmakla suçlanıyordu. Şimdi Haluk Levent’in yönettiği Ahbap’ın topladığı yardım paralarını nereye ve nasıl harcadığı şüpheli bir hâle gelmişken, Oğuzhan Uğur’un ekibinin yaydığı ‘Baraj patladı’ gibi halkı paniğe sevk eden provokasyonlar, sahte ihbarlarla yardım çalışmalarını aksatmaları, sahte ihbar mesajlarını delil olmaktan çıkarmak için teker teker silmeleri ve ‘AFAD’a gerek yok’ diyerek devletin kurumunu yok saymaları, depremin ikinci haftasında en çok tartışılan gündem olmuştu. İki arızalı ve sicili ortada tiple devlete alternatif oluşturmaya çalışacak kadar pespaye olanlar, sadece çapsızlıkları ve kırık dökük tezgâhlarıyla deşifre olmuştur.”
***
“DEVLET YOK DEZENFORMASYONU” başlıklı yazımda da (16 Şubat 2023) şunları kaydetmiştim:
“Dezenformasyon için temel olarak ‘Devlet yok’ kara propagandasını seçtikleri çok net gözüküyor. Deprem felaketine kurtarma ve yardım müdahalesi yapan hangi kurum varsa hedefte o vardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümet, TSK, AFAD, Kızılay, Diyanet en çok hedef alınan kurumlar olmaktadır. Dezenformasyon üretenlerin en çok uğraştığı da depremin ilk gününden itibaren MHP ve Lideri Devlet Bahçeli olmuştur. Devlet-Millet bütünleşmesinde tecrübeli misyonu olan MHP ve Lideri Devlet Bahçeli özellikle seçilmektedir. Deprem felaketi yaşandığı andan itibaren devleti yok sayma girişimleri belli ki, malum ajansın ortak dil oluşturma tekniği idi.”
***
“HEY AHBAP PATLADINIZ MI?” başlıklı yazımda ise (1 Mart 2023) şöyle demiştim:
“Çünkü Haluk Levent’in Ahbap’ı onların kirli algı ve kara propagandaları için uygun bir figürdü. Bunun için Oğuzhan Uğur gibi şovmenleri, HDPKK sevdalısı Ekrem İmamoğlu gibi adamı ‘2. Atatürk’ gören Hunili Deli Gökhan Özoğuz gibi sanatçı bozuntularını da Ahbap’ın yanına monte etmişlerdi.”
Haluk Levent’in daha önce de adı sık sık dolandırıcılık ve karşılıksız çek olaylarıyla gündeme gelmişti. 1997 yılında bir karşılıksız çek nedeniyle 9 ay hapis yatmıştı.
Gelinen bu noktada ise çok daha ağır suçlamalarla karşı karşıya.
Boşa “Can çıkar, huy çıkmaz” dememişler…
En ilginç olanı ise şudur: Ünlülerin ürün ve marka tavsiyelerindeki güvenilirliklerini ölçen MediaCat ve Ipsos tarafından hazırlanan Celebrity Güven Endeksi’nin 2021 sonuçlarında Haluk Levent, “Türkiye’nin en güvenilir ünlü ismi” seçilerek kamuoyuna duyurulmuştu. Karşılıksız çek nedeniyle 9 ay hapis yatmış birine bu unvanı verebilmek için gerçekten nasıl bir “anlaşma” yaptıklarını insan merak ediyor.
“Türkiye’nin en güvenilir ünlü ismi” dedikleri Haluk Levent’le ilgili ortaya çıkan iddialar, bu sıfatı verenler için tam bir yüz karasıdır.
Ahbap Derneği ile ilgili soruşturma kapsamında incelenen dijital materyaller ve iletişim kayıtlarında, Haluk Levent ile asistanı Yeliz Kaya arasındaki yazışmalar deşifre edilmiş. Kayıtlarda Haluk Levent’in asistanına, belirli kişilere yönelik “mide kanserine yakalandığı ve tedavi için finansal destek aradığı” yönünde asılsız bilgi yayma talimatı verdiği tespit edilmiş…
Söz konusu mesajlarda Haluk Levent’in, kurguyu desteklemek için asistanından kendisine ağlayarak sesli mesaj atmasını istediği de görülüyor.
İddia edilen mesajlardan bazıları şöyle:
Haluk Levent: Ararlarsa Feyza’lara Amerika’ya geldiğimi söyle, bir de mide kanseri oldum dedim Feyza’ya. Seni ararlarsa evet de. Dün öğrendim dersin.
Yeliz Kaya: Abi Allah korusun
Haluk Levent: Yav Allah Allah, Çetin’e de öyle yazdım
Yeliz Kaya: Sadece onlara öyle söyleyeceğim değil mi, başkalarına değil.
Haluk Levent: Bana ağlayarak mesaj at, Uğur’a dinleteceğim. ‘Abi babamın alacağı parayı ne yapacağız, rezil olduk de’.
***
Eğer bu iddialar doğruysa, “Türkiye’nin en güvenilir ünlü ismi” bu ise “Türkiye’nin en güvenilmez ünlü ismi” olarak kimin seçilmesi gerekiyor?
Geçmişten bugüne adı hep dolandırıcılık konularıyla anılan, yurt dışında bölücü konserlerde sahne aldığı için dönemin DGM Savcılığı tarafından “PKK/KADEK örgütüne yardım ve yataklık” şüphesiyle gözaltına alınan, Tunceli’ye “Dersim” diyen Haluk Levent’i sol çevreler “Atatürkçü, kahraman, en güvenilir insan” diye pazarlamanın finaline geldiler…
Haluk Levent üzerinden Türk devletini itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Şimdi ise Türk devleti “hesap vakti geldi” diyor.
Bakalım iddialar, suçlamalar hangi boyuta ulaşacak…
https://t.co/c7JR2UhZoR
FETÖ ZEHİRLİ ÖRÜMCEK GİBİ SARDI
15 Temmuz hain darbe girişiminin üzerinden 10 yıl geçti.
15 Temmuz, Türk devletinin kurumlarına FETÖ’nün bu denli sızılabilmiş olmasının ortaya çıkardığı ağır tablo nedeniyle, köklü bir devlet geleneğine sahip Türkiye adına maalesef büyük bir utanç günüydü. Ancak aynı zamanda, bedel ödemiş olsak da devletin içine yerleşen FETÖ mikrobunun tasfiye edilmesi ve kurumların millî bir anlayışla yeniden yapılandırılması bakımından tarihî bir dönüm noktası ve önemli bir fırsat olmuştur.
Çünkü 15 Temmuz 2016’ya kadar başta Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet Teşkilatı ve yargı olmak üzere devletin pek çok kurumuna hücresel yerleşen FETÖ, bu yapılanmasını daha da güçlendirerek darbe girişiminde başarıya ulaşabilseydi, Türkiye’nin ödeyeceği bedel bugün hayal dahi edilemeyecek kadar ağır olabilirdi.
FETÖ’nün devletin kurumlarına nasıl bu denli nüfuz edebildiği elbette çok derin sorgulanmalıdır. Aynı hataların tekrar edilmemesi için bu acı tecrübeden gerekli dersler çıkarılmalı; yürütülen mücadele sonucunda örgütün devlet içindeki yapılanmasının büyük ölçüde tasfiye edilmiş olması da önemli bir kazanım olarak değerlendirilmelidir. Ancak hâlâ topyekûn bir temizliğin gerçekleşmediği, çeşitli aralıklarla yapılan FETÖ operasyonlarından anlaşılmaktadır.
15 Temmuz’da Türk ordusunun tankını, topunu, uçağını, helikopterini ve silahını Türk milletine doğrultan; devletin verdiği üniformayı taşırken bu ülkenin askerini, polisini ve vatandaşını şehit eden bu alçakların hiçbir yönüyle bu toprakların evladı olarak görülmesi mümkün değildir.
Teröristbaşı Fethullah Gülen Türkiye’deyken sinsi sinsi yapılanmasını yıllar içinde genişletmiş, Amerika’ya yerleştikten sonra da açıktan emperyalizmin Truva atı ve yabancı istihbaratların misyoneri hâline gelmiştir.
Türkiye’de kurdukları kumpaslar, tezgâhlar ve yaptıkları kara propagandalar bunun en açık delilidir.
İslam maskesi takarak Pensilvanya’dan gelen talimatlarla hareket eden, ruhunu şeytana teslim etmiş, sapkın bir anlayışın etkisiyle aklını ve vicdanını esir almış bu terör örgütü; yıllar boyunca kimi zaman ikiyüzlülükle, kimi zaman kurnazlıkla, kimi zaman şantajla, kimi zaman paranın gücüyle, kimi zaman da “hizmet” maskesi altında devletin ve toplumun en kritik noktalarına zehirli örümcek ağı gibi yayılmıştı.
Liderimiz Sayın Devlet Bahçeli’nin yolunu, izini takip ederek Ülkücü Hareket içinde FETÖ’ye karşı mücadeleye erken başlamış bir yazar olarak, yıllar önce bu manzarayı her boyutuyla yazmaya başlamıştım. Tüm bu yazılarımı da tarih tarih “İhaneti, Kumpası, Operasyonu, Çeteyi” vurgusunda bulunarak “BİZ BİLİYORDUK” isimli kitapta yayınlamıştım.
Mesela 9 Aralık 2004 tarihinde Ortadoğu Gazetesi’nde yayımlanan “FETHULLAH GÜLEN, GÖZÜMÜZ YOLLARDA” başlıklı yazımda FETÖ’nün gayrımilli politikalara, emperyalist projelere nasıl destek verdiğini vurgularak “İslami alanda durup, ”Dinler arası diyalog” gibi bir tuhaflık içinde “papaza, rahibe, hahama” yakınlıkları artık ucube bir hâl almaya başlamıştır. Renk cümbüşü yaşamaktadırlar âdeta…” cümlesiyle de içine düştükleri garabeti yazmıştım.
O yazıyı da şu satırlarla bitirmiştim:
“Ey Türk milleti; sizce bu cemaat ve muhteşem kadrosu(!) kime çalışıyor? Fethullah Gülen ve cemaatine soracak, söyleyecek o kadar konu var ki, yerimizin darlığını bahane ederek erteliyoruz. Ama buradan çağrıda bulunuyoruz. Fethullah Gülen, ABD’den gel… Şu düğümü çöz… Yoksa kördüğüm olacaksınız!”
22 yıl önce FETÖ’nün Türkiye’yi kördüğüm etmeye çalıştığını ifade etmiştim.
15 Temmuz’da da son bir hamle daha yapmışlar, fakat Türk milletinin çelikten iradesi karşısında kendileri kördüğüm olmuşlardır.
Türk milleti yeni 15 Temmuzlar yaşamaması için FETÖ’yü büyüten tüm etken ve süreçlerden ders çıkarmalıdır. FETÖvari her yapılanmaya karşı da dikkatli olmalıyız. Türkiye üzerinde oyunlar bitmez. Dün FETÖ’yü kullandılar, yarın başka zehirli örümcekleri kullanabilirler.
İsim değişir, maske değişir, düşmanlık ruhu değişmez.
15 Temmuz akşamı şehit verdiğimiz vatan evlatlarını rahmet ve minnetle anıyorum.
https://t.co/WJM9vV2Qh5
YAZDIK, UYARDIK, DOĞRULANDI: FETÖ'DEN DERS ÇIKARMAK
Dün yayınlanan “FETÖ zehirli örümcek gibi sardı” başlıklı başyazımı şu uyarısıyla bitirmiştim:
“Türk milleti yeni 15 Temmuzlar yaşamaması için FETÖ’yü büyüten tüm etken ve süreçlerden ders çıkarmalıdır. FETÖvari her yapılanmaya karşı da dikkatli olmalıyız. Türkiye üzerinde oyunlar bitmez. Dün FETÖ’yü kullandılar, yarın başka zehirli örümcekleri kullanabilirler. İsim değişir, maske değişir, düşmanlık ruhu değişmez.”
Ancak yazımın yayınlandığı gün Akit TV’de Fatin Dağıstanlı ve Ali İhsan Karahasanoğlu’nun hazırladığı “Manşetlerin Dili” programında bu cümleler asıl bağlamından koparılarak yorumlandı.
Bunu yapan da Ali İhsan Karahasanoğlu oldu.
Programın moderatörü Fatih Dağıstanlı konuya şöyle girdi:
“Evet, dün Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli grup toplantısı yaptı ve FETÖ ile ilgili önemli cümleler söyledi. Tabii bugün gazeteler küçük küçük vermiş ama Türk Gün Gazetesi MHP’nin yayın organı ve diyor ki FETÖ’ye karşı hafıza diri tutulmalı, tehdit daha bitmedi. Şimdi bu cümlelerin hepsi Devlet Bahçeli’nin kendi cümleleri. Bu arada başyazıda da Yıldıray Çiçek ‘FETÖ zehirli örümcek gibi sardı’ derken yazısının sonunda ‘FETÖvari her yapılanmaya karşı da dikkatli olmalıyız’ diye bitiriyor yazısını Ali İhsan Bey.”
***
Bunun üzerine Ali İhsan Karahasanoğlu, öznesi, yüklemi, amacı ve hedefi belli olan yazımla ilgili şöyle dedi:
“Yani FETÖvari bütün yapılanmalara… Biraz önce ben söyledim, bunu cemaatler anlamında kullanmamak lazım. Çünkü Bir Gün Gazetesi de şimdi Türk Gün Gazetesi’nin başyazısındaki ifadeleri bir başka şekliyle söylüyor. Yaşananlar ders olmadı diyor, yenisinin yaşanmaması için çalışacağız dese de… Tarikatları, cemaatleri, her birini FETÖ ile sanki benzermişler gibi bir algı operasyonu yapıyorlar. Çok net söylüyorum. Tarikatlar, cemaatler, dini gruplar, İmam Hatipliler, İlahiyat Fakülteleri, Diyanet, kadroları vs. Bunların hiçbirisinin bu Türkiye’ye zararı olmaz, olamaz.”
***
Oysa biz FETÖ konusunda yıllar önce MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin çizgisinde uyarılar yaparken, yazılar yazarken Ali İhsan Karahasanoğlu gibilerin atmosferi “Cemaat devlete sızmış, buna kargalar bile güler” duruşuyla bizleri suçluyordu. Kimi de “Fethullah Gülen’i kırmak Allah’ı gücendirmektir”, “Fethullah Gülen gibi Allah’ın dostlarına taarruz etmiş olanlar Allah’a taarruz etmiş olur” cümleleriyle sapkın bir anlayışla savunma refleksi geliştiriyordu.
Yazımın hedefi şu cümlelerden anlaşılacağı üzere çok nettir:
🔴FETÖvari her yapılanma,
⚫️Türkiye üzerinde oyunlar bitmez,
🔴Dün FETÖ’yü kullandılar, yarın başka zehirli örümcekleri kullanabilirler,
⚫️İsim değişir, maske değişir, düşmanlık ruhu değişmez.
Bu cümlelerde “Tarikatlar, cemaatler, dini gruplar, İmam Hatipliler, İlahiyat Fakülteleri, Diyanet ve kadroları”nı hedef almak neresindedir?
Bir zamanlar FETÖ’ye “İslam maskesi” giydirildiği konusunda yıllar önce yaptığımız uyarıların gururu ve övüncü bugün bizim en büyük özgüvenimizdir.
Adı üzerinde FETÖvari yapılar, toplumun dini duygularını istismar ederek dini bir maske olarak kullanır ve devletin ile toplumun en kritik noktalarına hücreler gibi sızar.
Düşmanlar dün FETÖ’yü kullandı, yarın da benzerlerini kullanmaya çalışacaktır. Şimdi yok mu benzer yapılar?
Ve hatta milli politikalara karşı çıkarak Cumhur İttifakı düşmanlığı yapanlar?
Biz Türk milliyetçilerinin, Ülkücülerin; İslam’ın yüce çizgisine hizmet eden, vatanına, bayrağına bağlı, Türk milletine sadakatle yüklü hiçbir dini yapıya karşı düşmanlığı olmaz. Onlar her zaman gönlümüzde, her daim dualarımızdadır.
Din maskesiyle yabancı devletlere ajanlık yapan, devletine-milletine kumpas ve tezgâh peşinde koşan, milli ve manevi sembollerimize ve değerlerimize düşmanlık yapanlar ise her daim mücadelemizin hedefidir.
O yüzden ne dediğimiz, niçin dediğimiz belli olan cümleleri Ali İhsan Karahasanoğlu gibiler saptırmamalıdır. Bu tür saptırmalar ancak yeni FETÖvari yapılar kurmak isteyenlere alan açar ve onları motive eder.
Birgün Gazetesi ile Türkgün Gazetesi’nin dünyaya, milli ve manevi değerlere bakış açısı noktasında ortak hiçbir yönü yoktur. Tek ortak nokta isimlerinin “GÜN” diye bitmesidir.
Türkgün Gazetesi’nin çizgisi de misyonu da bellidir. İktidara yakın olma ve Cumhur ittifakına hizmet ettiği iddiasında bulunan bir medya kuruluşunun Türkgün-Birgün eşitlemesi yakışık almamıştır. Kurdukları cümleler ve bizim cümlelerimizi saptırmaları da art niyet kokmaktadır.
Biz FETÖ uyarılarını 2000’li yılların başında yapmış olmanın haklılığında, bugün ne dediğimizi bilecek kadar şuurluyuz.
22 Aralık 2004 tarihinde kaleme aldığımız “(BOP) YOLUNDA ‘HÜZÜNLÜ GURBET’ FON MÜZİĞİ” başlıklı yazıda şunları demiş bir yazar olarak, hem İslam’ın değer ve ölçülerini bilen biri olduğumuzu hem de FETÖ’nün İslam’a verdiği zararları bilen biri olduğumuzu ispatlamıştık:
“Hepsinin buluştuğu nokta, ABD’nin ekonomik ve dinî hedefleri için hizmet noktasıdır. Müslüman Türk’ün değerleri satılığa çıkmışken, herhangi bir millî davasına ve değerine bunların sahip çıktığını gören ve duyan var mı? Artık bütün ölçüleri, ABD ve AB kriterleri ile örtüşmektedir. Yapabildikleri en iyi iş; papazlarla, hahamlarla sürekli yan yana gelmek, aynı fotoğraf karelerinde poz vermektir. Yüce İslam dininin kavramsal olarak içini boşaltmak ve ‘dinler arası diyalog’ masallarında bozulmuş, bâtıl dinlerin kavramlarını boşalttıkları yerlere yerleştirmek için çaba verenler, artık bu işi de iğrenç bir hâle getirmişlerdir. Ne kadar cilalasalar da boyasalar da tek yansıyan görüntü iğrençliktir.Şehit mezarlıklarında, şehitleri papaza, hahama kutsatacak kadar da iğrençleşmişlerdir… Bu skandalın görüntüsü, geçen hafta Mersin’den yansımıştır. Saymakla bitmeyecek ne rezaletler, ne ucubelikler ‘dinler arası diyalog ve hoşgörü’ adı altında sergilenmektedir.
Türkiye’de bu manzaraların meydana gelmesini sağlayan ise Fethullah Gülen ve cemaatidir.Papa II. John Paul şu ifadeleri kullanırken ‘Dinler arası diyalog, kilisenin tüm insanları Hristiyanlaştırma amaçlı misyonunun bir parçasıdır’ (1991, Redemptoris missio = Kurtarıcı Misyon) demişti. Dinler arası diyaloğu savunan Fethullah Gülen de Vatikan’da Papa’ya sunduğu ünlü mektubunda ‘Papa VI. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinler arası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz’ demişti…
Bugün parçası oldukları misyon için de ellerindeki tüm imkânları seferber etmişlerdir. Türkiye’deki ABD ve AB taraftarları hariç herkesin karşı çıktığı Fener Rum Patriği’nin ‘ekümeniklik’ sıfatına, bu cemaatin Abant toplantılarında sahip çıkılmış ve Fener Rum Patriği Bartholomeos’u bu sıfatla meşrulaştırma çabaları verilmektedir.
Son günlerde medyada Fethullah Gülen hakkında başlatılan kahramanlaştırma ve mazlumlaştırma çabalarının, misyon içinde daha etkili olması adına olduğunu da herkes rahatlıkla görebilmektedir.
Bu durumu kendi yandaşları bile artık savunamaz hâle gelmiştir.”
***
Ali İhsan Karahasanoğlu’na tavsiyem; tüm bu yazılarımın yer aldığı “BİZ BİLİYORDUK” kitabını alıp okumasından ibarettir. Bizim mücadelemiz FETÖ ile oldu, FETÖvari yapılara karşı da kararlılıkla sürecektir. Ali İhsan Karahasanoğlu Akit Tv ekranlarından ne kadar saptırmaya çalışsa da bizim mücadele gerçeğimiz budur.
https://t.co/XwK3uF4a2I
AKLIMDAN GEÇENLER GÖNLÜME DÜŞENLER (6)
Bu yazının başlığını yazınca aklıma ilk olarak değerli sanatçımız Mustafa Yıldızdoğan'ın "Başımla Gönlüm" adlı eseri geldi:
"Başım dedi: Dinlen; gönlüm dedi: Koş!
Başım dedi: Durul; gönlüm dedi: Coş!
Başım yüreksizdi, gönlüm başıboş;
Varlığım arada kaynadı gitti..."
Bu tür yazıları kaleme alırken benim de başımla gönlüm adeta birbiriyle yarışıyor. Biri aklın ve muhakemenin sesini yükseltirken, diğeri duyguların peşinden gitmek istiyor.
Bildiğiniz gibi sosyal medyada zaman zaman kaleme aldığım bu tür yazıları bir araya getirerek Türkgün'de "Aklımdan Geçenler, Gönlüme Düşenler" başlığı altında paylaşıyorum. Günlük siyasetin ve güncel gelişmelerin ağır atmosferinden biraz olsun uzaklaşabilmek için yazdığım bu satırlar, benim için sadece bir yazı değil; aynı zamanda duygu dünyamı dinlendiren, zihnimi tazeleyen ve içimde birikenleri okurlarımla paylaşma imkânı veren özel bir alan hâline geliyor. Diğer biriken yazılarda buluşmak dileğiyle…
⚫️⚫️⚫️
SÜREÇLERDE SUSAN, SONUÇLARDA ÇOK KONUŞAN!
“Gibi” adlı popüler bir dizi vardı. Dizi final yapmış olsa da bölümleri sosyal medyada hâlâ sıkça karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz günlerde dizideki Yılmaz karakterinin İlkkan’a şöyle seslendiği bir kesit karşıma çıktı:
“... Olaylar yaşanırken hiç gıkın çıkmıyor. Süreçte hiç yoksun; sonuçlar üzerine konuşuyorsun. Sonuçlar üzerine herkes konuşur kardeşim, süreçler üzerine konuş.”
Hayatımızda böyle insan tipleri ne kadar da çok, değil mi?
Verdiğin bir mücadelede yanında yoklar; müşkül bir anında yoklar; ihtiyaç duyduğun anda yoklar…
Ama tam da dizideki gibi, süreçte yer almaz, sonuçlar üzerine ahkâm keserler.
Bu durum yalnızca kişisel meselelerle sınırlı değildir; toplumsal olaylarda ve cemiyet hayatında da benzer tavırlar sergileyen pek çok kişi vardır. Süreçlerin mücadelesini başkaları verir, yükünü başkaları taşır. Bu kişiler ise ortada görünmez; risk almaktan kaçınır, etliye sütlüye karışmaz, adeta birer hayalet gibi varlık gösterirler.
Çoğu zaman korkuları, menfaat kaygıları ve gelecek hesapları ağır basar. Bir gün dik duruş sergiledikleri ya da cesur bir adım attıkları görülmez.
“Duyan olur, başımıza iş alırız.” endişesiyle meseleleri çoğu zaman kendi vicdanlarıyla bile konuşmaktan korkarlar. Ta ki kervan tersine döner, mayınlı alanlar temizlenir...
İşte o zaman bu karakterler ortaya çıkar; sonuçlara bakarak “Şunu ne yapacağız, bunu ne yapacağız?” diye yön tayin etmeye kalkarlar. Üstelik bunu çoğu zaman yanlış hedefler, kişisel takıntılar ve temelsiz analizler üzerinden yaparlar. Oysa herkes bilir ki süreçler yaşanırken hiçbirinin sesi çıkmamıştır.
Süreçlerde süt dökmüş kedi, sonuçlarda ise avını parçalamaya hazır bir aslan kesilmek... Sanırım tam da böyle bir çelişkidir bu.
Dik duranları, mücadele edenleri, korkusuz ve hesapsız davranabilenleri hep sevdim; sevmeye de devam edeceğim. Süreçlerde korkan, sinen, susan ve menfaatine göre konum belirleyen; sonuçlarda ise yüksek sesle konuşup konum kapmaya çalışanları ise sevmiyorum. Hiç de sevmeyeceğim...
14 Nisan 2026
🔵🔵🔵
YORGUNUM DOSTLAR, YORGUN…
Cemal Süreya’nın dediği gibi:
“Bazen sadece yorgun oluyor insan; ne küs, ne yalnız ne de âşık…”
Bazen öyle bir yorgunluk çöküyor ki insanın içine…
Bildiğin ama bir türlü tarif edemediğin cinsten.
Anlatacak çok şeyin var aslında.
Ama anlatmaya bile dermanın yok.
Dilin yorgun, yüreğin yorgun, düşüncelerin yorgun, duyguların yorgun…
Heveslerin, beklentilerin yorgun…
Her şeyin yorgun.
Peki bu derin yorgunluğu getiren ne?
Yağan kar mı, yağmur mu?
Esen rüzgâr mı, fırtına mı?
Ya o “kimsesizler yurdu”na dönmüş Gazze’deki mazlum çocukların hâli? (Görmek ve düşünmek çok yordu beni, çok…)
Ya kendi yurdumda gül yüzlü çocuklara kıyanların yarattığı travma ne olacak?
Yorgunum gerçek dostlarım, yorgunum…
İkiyüzlülükler mi, yalanlar mı, inkârlar mı, samimiyetsizlikler mi, vefasızlıklar mı?
Yoksa birbiri ardına gelen hayal kırıklıkları ve nankörlükler mi?
Yoksa yıllardır haklı olduğunu kabul ettirmek; gerçekleri, doğruları ve yaşananları tüm çıplaklığıyla göstermek için verdiğin o bitmek bilmeyen mücadele mi?
Haklı çıkacaklarıma ise şimdiden yorgunum…
Sahte dostluklar mı yordu beni?
Yoksa kalitesiz düşmanlar mı?
Menfaati için kılıktan kılığa girenler mi?
Bazen en yakınındaki yoruyor insanı, bazen de en uzağındaki…
Tarif edemiyorum ama iliklerime kadar işlemiş bir yorgunluk bu…
Zafer kazanmış bir komutan edasıyla gezecekken, nedir bu yenilgi psikolojisi?
Şairin dediği gibi, “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer” midir benim hâlim?
Gelemiyorsam o yüzden…
Gidemiyorsam bu yüzden…
Susuyorsam bu hâlden…
Neyin var diyen olursa:
YORGUNUM.
18 Nisan 2026
🔴🔴🔴
SENDEKİ BU GÜÇ HEVESİ…
Sosyal medya hesaplarımda paylaştığım “Süreçlerde Susup, Sonuçlarda Çok Konuşanlar!” başlıklı yazı, bugüne kadar sayfalarımda en çok beğeni, paylaşım ve etkileşim alan içerik oldu.
Yazıya, popüler dizi Gibi’deki meşhur replikle başlamıştım:
“…Olaylar yaşanırken hiç gıkın çıkmıyor. Süreçte hiç yoksun…”
Yaşanan olaylar karşısında sessiz kalan, mücadeleden kaçınan ancak süreç bitince konum kapmak için bol bol konuşan, rolden role giren tipleri anlatmıştım.
Yazı büyük ilgi görünce aynı diziden birçok replik daha gönderildi bana.
“Güç hevesi / güç zehirlenmesi” üzerine bir yazı yazmayı düşünürken, şu replik tam da aradığım hızı verdi:
Yılmaz: “Sendeki bu güç hevesi bizim ağzımıza s*çtı!”
Ersoy: “Ben hayatta bir tek şey istedim ya. Bir tek şey istedim.”
Yılmaz: “Bir şey istedin, o da her şey!”
Bu diyalog uzuyor gidiyor…
Tarihte çok örneği olduğu gibi, günümüzde de insanları doğrudan etkileyen kurum veya işletmelerde yönetici konumuna yükselen kişilerde görülen “güç hevesi” ve “güç zehirlenmesi”, toplum için en tehlikeli hastalıklardan biridir.
Özellikle çocukluğunda ve gençliğinde ailesi ile çevresi tarafından ezilmiş, aşağılanmış bir insanın; makam, unvan ya da maddi güç elde ettiğinde geçmişte yaşadıklarını başkaları üzerinden telafi etmeye kalkması maalesef sık rastlanan bir vakadır.
Aslında klasik bir söz vardır:
“Güç insanı yoldan çıkarmaz; onun gerçek kişiliğini ortaya çıkarır.”
Gücü ele geçirince “değişti” denilen insanların çoğu aslında hiç değişmez. Sadece o ana kadar gizledikleri gerçek kimliklerini gösterme fırsatını bulurlar.
Güç yokken uysal, ezik ve efendi görünürken; gücü elde edince birden insanları dengesiz söz ve davranışlarıyla ezen, küçümseyen, hor gören birine dönüşürler. Ellerindeki imkânlarla egolarını tatmin etmekten zevk alırlar.
Bu tipler geldiği hâli bilmez, gideceği yeri bilmez.
İğrenç bir kibir, gurur, bencillik ve her adımını çıkar ilişkisine göre atma hastalığı; oturdukları koltuğu, taşıdıkları sıfatı çepeçevre sarar.
O noktadan sonra her türlü garabeti beklemek gerekir.
Çünkü güç zehirlenmesinin yaşandığı yerde akıl, ahlak, vefa, helal, merhamet ve ölçü çoktan kaybolmuştur.
Herkes çevresinde “Hubris Sendromu”na yakalanmış pek çok kişi görmüştür.
Bunlar, başkalarına kazdıklarını sandıkları çukurun aslında kendi mezarları olduğunu fark etmeyenlerdir.
Gücünü makamdan ve sıfattan alan, o makamı kaybettiği anda çırılçıplak ortada kalan insanlardır.
O yüzden mesajı alması gerekenlere samimi tavsiyemiz şudur:
Nefsinize ve iradenize hâkim olun ki, yarın sahip olduğunuz güç sizi de zehirlemesin.
Elinizdeki gücü adamlık ve insanlık için kullanın; kendinizi herkese rezil etmek, insanlara zulmetmek için değil.
Sonra dostlarınız arkanızdan “Sendeki bu güç hevesi bizim ağzımıza s*çtı!” diye hayıflanmasın.
Makamlar, sıfatlar gelip geçicidir.
Yaptığınız adamlık ve insanlık ise kalıcıdır.
Hak edene karşı mütevazı, alçakgönüllü ve hatır bilen olun ki, yarın selam vereniniz, hatır soranınız kalsın…
12 Mayıs 2026
🔵🔵🔵
YILAN, AKREP, DOMUZ VE AKBABA:
İNSAN SURETİNDEKİ HAYVANLAR
Geçen günlerde sosyal medyada videolu bir haber dolaşıyordu:
Bir kobra, kendisini ölümün eşiğinden kurtarıp susuzluğunu gideren adama, gözlerini açtığı anda saldırdı.
Yılan gibi bir hayvanın tabiatı böyledir işte; şükran duygusundan yoksundur.
Gerçi “Su içene yılan bile dokunmaz.” diye bir atasözümüz vardır. Ne var ki bu söz, aslında çok daha insani ve ahlaki bir ders taşır:
Düşman dahi olsa, hayati bir ihtiyacını gidermekte olan bir cana dokunmamalı, onu rahatsız etmemelidir.
O yüzden yılanların cirit attığı bir yerde su içmek için eğilen hiç kimse, “Bana yılan dokunmaz.” safdilliğiyle hareket etmemelidir.
Zira tabiat ne nezaket bilir ne vefa; yalnızca kendi amansız ve acımasız kanunlarını tanır.
Bu gerçeği bize en çarpıcı şekilde hatırlatan hikâyelerden biri, kurbağa ile akrebin hikâyesidir.
Nehirde sırtına aldığı akrebe, “Seni karşı kıyıya taşıyayım ama sakın beni sokma.” diyen kurbağa, “Tamam.” sözünü alır.
Fakat tam karşı kıyıya yaklaştıklarında akrep onu sokar.
Kurbağa acıyla sorar:
“Niçin yaptın bunu?”
Akrep ise sükûnetle cevap verir:
“Benim tabiatım bu.”
Bir domuza banyo yaptırın; köpükler içinde tertemiz olduğunda, havluyu daha elinizden bırakmadan kendini çamura atıverir.
Bunu inatçılığından değil, doğası öyle olduğu için yapar.
Bazı insanların huyu da tıpkı yılan, akrep ve domuz gibidir.
Karakterini böyle edinmişse iyilik, vefa ve kadirşinaslık bilmez. İhtiyacını giderirsin, yılan gibi saldırır.
İyilik yaparsın, akrep gibi sokar.
Üzerini temizlersin, domuz gibi yine çamura koşar ve üzerine sıçratır.
İnsanları hayvan karakterleri üzerinden betimlemek, yazılarda ve yorumlarda sıkça başvurulan etkili bir yöntemdir.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de bu tür teşbih ve benzetmelere sıkça rastlanır.
Örneğin; “maymunlara ve domuzlara çevirdiği”, “İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gafillerin ta kendileridir.”, “Biz onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ demiştik.”, “Onun durumu köpeğin durumu gibidir.”, “koca koca kitaplar taşıyan merkebin (eşeğin) durumuna benzer.” ve “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi.” ifadelerinde olduğu üzere insanlar, hayvanlar üzerinden betimlenerek güçlü uyarılar yapılmaktadır.
George Orwell, Hayvanlar Çiftliği'nde o unutulmaz finali yazarken sanki bugünü görmüştü:
“Dışarıdaki hayvanlar domuzdan insana, insandan domuza baktılar; ama hangisinin hangisi olduğunu söylemek artık imkânsızdı.”
Günümüzde bazı insanları hayvandan ayırt etmek gerçekten zorlaşıyor. Yüzlerine, davranışlarına baktığımızda bazen yılan, bazen akrep, bazen domuz, bazen de akbaba görüyoruz.
Kimi makamı, unvanı ve gücü ele geçirince insanlığını kaybediyor.
Kimi “Ölene kadar vefa.” diye yemin ederken ilk fırsatta her türlü nankörlüğü yapıyor.
Kimi acı gününde yanında olduğun hâlde şeytanca bakışlar atıyor.
Kimi zor gününde omuz verdiğin hâlde kalleşlik yapmak için fırsat kolluyor.
Bir de son nefesini sayan akbabalar var; “Durumu malum, bizden haber bekleyin.” diyerek organize olup pay kapmaya çalışanlar gibi. İşte bunlar, kendini çok zeki sanan akbaba kılıklılar...
Hesapları ters yüz olunca birbirinin leşine musallat olanlar...
Hele bu türlerin ne Allah korkusu ne de utanması vardır.
Allah hesaplarını başlarına geçirse de yüzsüz, pişkin ve pervasız olmaktan bir türlü vazgeçmiyorlar.
Ama suretleri hayvandan aşağı...
Zehirleyen yılan, sokan akrep, çamurda yuvarlanan domuz, ölüm peşinde koşan akbaba...
Bunlar hayvanlara yakışır hâller...
Ama insanın bu hayvan suretine bürünüp onlar gibi davranması hiç yakışmıyor.
Yazıyı kaleme alırken fonda Osman Öztunç’un haykıran sesi çalıyordu.
Ne diyordu, bakın:
“Sandıklarım, sandıklarım
Açılsın sandıklarım
Hayvandan beter çıktı
İnsandı sandıklarım”
22 Mayıs 2026
⚫️⚫️⚫️
GÜVEN KAZASINDA ÖLENLER!
Düşmandan gelen zarar verici bir hamle insanı şaşırtmaz. Ama bir dostun vefasızlığı, nankörlüğü ve kadirbilmezliği gönülde çok daha derin ve ağır bir iz bırakır. Düşman seni uyanık ve tetikte tutarken, dosttan gelen ihanet tam da en savunmasız olduğun anda vurur. İşte bu yüzden dostun verdiği zarar, düşmanın verebileceğinden kat kat ağır olur.
Ben, dostluk kurduğum, yolunu açtığım, gönlümde ayrı bir yer verdiğim, derdini dert, sevincini sevinç edindiğim birinden vefasızlık, nankörlük ya da inkâr gördüğümde, yaşadığım acıyı anlatırken refleks olarak hep şu cümleye sığınırım:
“Benim zerre hatam olmadığı hâlde…”
Geçen gün değerli dostum Baki Ersoy, muhabbet sırasında bu cümle üzerinden latife olsun diye, “Yıldıray Reisin hep kullandığı cümledir.” diye takıldı.
Ben de ona karşılık verdim:
“Baki Başkan, sen ‘Ben gülmeyi seviyorum.’ cümlesinin patentini aldın. Ben de ‘Benim zerre hatam olmadığı hâlde…’ sözünün patentini alayım o hâlde…”
İşin şakası bir yana, bu sözü dost bildiklerimizin yaşattığı hayal kırıklıkları karşısında kullandığım için bugüne kadar yaşadıklarımız bize ders olsun; bundan sonra ise Allah nasip etmesin.
Bizim duamız bu yönde olsa da sahte dostların gadrine uğramak maalesef hâlâ mümkün.
Yüze gülen, arkadan şeytanla iş tutan, diliyle öven, kalbiyle kötülük besleyen sahte dostlar bitmiş midir ki?
Benim hayatımdan eksilen sözde dostlara bakış açım ise Dostoyevski’nin dediği gibidir:
“Ben hayatımdan hiç kimseyi çıkarmadım; sadece hepsi ‘güven kazasında’ öldüler.”
Saygı duyduğun saygını, sevgi gösterdiğin sevgini, elinden tuttuğun elini, itibar yüklediğin etkini inkâr ediyorsa…
İşte o zaman anlarsın ki en çok güvendiğin yerden en ağır bedeli ödüyorsun.
“Benim zerre hatam olmadığı hâlde…” cümlesi aslında kendimle yüzleşmemin bir ifadesidir.
Zaten bir kişi bu cümlemle birlikte anılıyorsa, o kişi çoktan “güven kazasında” ölmüştür.
Gerçek dostun dili berrak, gönlü pak, niyeti hâlisane olur.
Kötü gününde arkanda dağ gibi durur, mutlu gününde sevincini paylaşır.
Dostlarımıza öyle bir titizlikle davranalım ki “Benim zerre hatam olmadığı hâlde…” cümlesi bir daha kurulmasın ve duyulmasın…
Dost dost gibi, düşman düşman gibi olsun. İşte o zaman hayatın anlamı olur.
11 Haziran 2026
https://t.co/p0nPsPecDv
ÇOCUK KALKANININ ARKASINA SAKLANAN SUÇ
Son yıllarda küçük yaştaki çocukların suça karışma oranı artmış ve bu durum toplumu derin bir kaygılandırmaktadır. Özellikle sudan sebeplerle küçük yaştaki çocukların, yine aynı yaştaki kişiler tarafından hayattan koparılması Türkiye’nin gündeminde önemli bir yer tutmaktadır.
Ahmet Minguzzi, Hakan Çakır, Fatih Acacı, Atlas Çağlayan ve daha birçok çocuk, bu manada toplumsal acının sembolü hâline gelmiştir.
Son yıllarda bir de çocukları kullanan çeteler türemiştir.
Çocukların eline silah ve bıçak vererek haraç için insan öldürten, yaralayan, iş yerlerine ve araçlara zarar veren bu çeteler, çocuk yaştaki kişilerin hukuk sisteminde daha az ceza almasını fırsat bilerek örgütlenmeye başlamıştır.
Toplumsal kaygılar ve feryatlar üzerine hükümet, bu hukuk düzenini değiştirmek için çeşitli adımlar atmaktadır.
“Yeni nesil çeteler” olarak nitelendirilen çocuk/genç potansiyelli suç örgütlerine karşı İçişleri ve Adalet Bakanlığı’nın son dönemde operasyonları artmıştır.
Ayrıca suç işleyen çocuklara yönelik yasa teklifi, AK Parti Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta tarafından TBMM Başkanlığı’na sunuldu. Leyla Şahin Usta yaptığı açıklamada şu bilgileri verdi:
“Böylece 15-18 yaş arası çocukların belirlenen şartlar yerine geldiği takdirde hâkimin takdir yetkisiyle müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almasına yönelik düzenleme hayata geçirilecektir. Yine, kasten öldürme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçlarını işleyen 12-15 yaş grubu çocuklar bakımından da belirli şartların varlığı halinde hâkime takdir yetkisi verilerek ceza almalarına ve daha az ceza indirimi uygulanmasına da imkân sağlanmaktadır.”
Yasa teklifi aynı zamanda anne ve baba sorumluluğunu da güçlendirmeyi amaçlamaktadır.
Bu düzenlemelerle hem caydırıcılığın artırılması hem de yeni nesil çetelerin çocukları istismar etme alanının daraltılması hedeflenmektedir.
“Ben çocuklara suç işletirim, nasıl olsa onların cezası az” yahut “Çocuk olarak suçu ben işlerim, nasıl olsa cezam az” düşüncesini bertaraf edecek kanunlar hukuk sistemine yerleştirilmelidir.
Zaten eline silah, bıçak alıp birini öldüren kişi, çocuk olma özelliğini kaybeder. Bizim bildiğimiz çocuk, bu tür işlerden korkar.
Hemen aklıma geçtiğimiz yıl çocukların suç işleme oranlarını değerlendiren ve bunlara karşı alınması gereken ahlak, eğitim, hukuk temelindeki önlemleri kamuoyuyla paylaşan MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin şu sözleri geldi:
“Çocuktan katil olmayacağı gibi, katil veya teröristin çocuk olarak tavzih ve tevili ise çetin bir yanlıştır. Suç işleyenlerin, bunu azmettirenlerin, ihmal ve kayıtsızlık gösterenlerin gözünün yaşına bakılmamalıdır. Milletimiz olan bitenlerden dolayı derinden kaygılı ve yaralıdır.”
Bir masumun hayatını haksız yere, keyfi alanın yaşı ne olursa olsun, her katilin hayatı ağır cezalarla söndürülmelidir. Keyfine göre bir canı hayattan koparıyor, 10-15 yıl ceza alıp yatıyor, çıkıyor ve hâlâ toplumda tehlike saçarak geziyor. Oh ne âlâ…
Keşke çocuklar aile ve okul terbiyesi ve eğitimiyle hiçbir suça bulaşmasa, canlar yakmasa, toplumun huzurunu, güvenliğini bozan olmasa…
Fakat bilerek, isteyerek suç işleyen her kim olursa olsun yaşına bakılmaksızın bedelini de ödemelidir.
https://t.co/JczgAW2EOj
HASTALIKLI SOLUN GARABET YAKLAŞIMLARI
Çocuklar tarafından işlenen cinayetler ve çocukları öldürme-yaralama olaylarında kullanan yeni nesil çeteler…
Kaç yıldır ülke gündemini meşgul eden ve toplumun kanayan yarası olan başlıklardır.
Gelecek günlerimizi tehlikeye atma ve kaygılandırma adına toplumsal baskının artmasıyla beraber hükümet, tedbirler alma, çözüm yolları bulma ve caydırıcı bir hukuk düzeni oluşturma adına çeşitli adımlar atmaktadır.
Sorumlu bakanlıklar da bu mücadelede dozajını artırmaktadır.
Bu durum nedense bölücüleri, devrimci ve komünist artığı sol çevreleri rahatsız etmiştir.
Çocuk maskesi ve kalkanı altında ana kuzularını keyfi öldüren yaratık modellere ağır cezalar verilmesine yönelik hukuki hazırlıklara cinnet geçirircesine karşı çıkıyorlar.
160 sivil toplum örgütünün yer aldığı “Çocuklar İçin Adalet Ortak Çağrı” imzacıları, 15-18 yaş grubuna müebbet hapis yolunu açan düzenlemeye tepki göstererek “Çocuklardan vazgeçme politikası” şeklinde bir tavır sergilemiştir.
Bu meselenin üzerinden niye tersten okuma yapıp, çocuklara sahip çıkma ve aileleri de sorumlu kılma çabası olarak görmüyorlar…
160 sivil toplum örgütünün başında kim varsa, onların çocuğu da aynı Ahmet Minguzzi, Hakan Çakır, Fatih Acacı, Atlas Çağlayan gibi hiç uğruna öldürülse acaba tavırları ne olur?
Allah hepsinin çocuklarını da korusun…
Bu acıyı yaşamadıkları ve her hadiseye ideolojik, etnik köken saplantısıyla yaklaştıkları için böyle garabet bir duruş sergileyebiliyorlar.
Evrensel Gazetesi’nde bir karikatürist var…
O da meseleyi “Suça sürüklenen çocuklar düzenlemesi Mecliste: Çocuğun işlediği suçtan aile de sorumlu” başlığı altında dramatize ederek suç işleyenleri masumlaştırma peşinde bir çizim yapmış. Karikatürde hakim ekmek çalan aç çocuğa kızıyor:
“Niye ekmek çaldın?”
Çocuk “Açtım” diyor.
Hakim “O zaman seni aç bırakan ailen de suçlu!” diye bağırıyor. Çocuk da “Ailem de açtı…” diye cevap veriyor.
Peki Ahmet Minguzzi, Hakan Çakır, Fatih Acacı, Atlas Çağlayan ve benzer olaylarda öldürülen hangi çocuk ekmek bulamayan kişiler tarafından hayattan koparıldı?
Bunların çoğu elinde silah, bıçak tutan ve önünde uyuşturucu pozu veren katiller değil mi?
Sol çevreler ya örgütlerine çocuk devşirmede sıkıntı yaşayacaklarını düşündükleri için ya da bu katillerin ana kuzularını hayattan koparmasından zevk alan ruh hastaları oldukları için böyle bir tavır sergiliyorlar.
Eğitim, ekonomi ve geleceğe hazırlama noktasında “çocuklara sahip çıkın, onları koruyun” demek başka; yüzüne bakmaya kıyamayacağınız çocukları zevk uğruna öldüren katillere sahip çıkmak ise bambaşkadır. Zaten bahsedilen hukuki düzenleme bu şekilde katilliğe soyunanları kapsamaktadır.
Sol, işte bu manada tedavisi olmayan bir ruh hastasıdır.
Bakış açıları her konuda hastalıklıdır.
Ekmek bulamayan her çocuğa ve ailesine sahip çıkmak hem devletin hem toplumun görevidir.
Ama katilliği tercih edenlerin, masumları öldürenlerin muhataplığı ise ağır cezalar olmalıdır.
Hastalıklı sol şunu da öğrensin: Hukuki caydırıcılık, aynı zamanda “İşledikleri suçlar karşısında az ceza alıyorlar” diye çocukları kullanan yeni nesil çeteler karşısında da bir korumadır.
Hastalıklı sol, kendi çocuğunuza yapılmasını istemeyeceğiniz hayattan koparmaları, “masum çocuklar üzerinde denesinler” şeklindeki garabet düşünceleri terk etsin…
İnsan olmayı denemekle başlayabilirler.
https://t.co/WbtCCcGcSU
DEMEK Kİ NEYMİŞ: DEVLET VARMIŞ!
Türkiye’deki muhalefet bileşenleri, birçok olayda olduğu gibi 6 Şubat depreminin hemen ardından da sırf hükümete karşı duruş almak ve devlet düşmanlığı yapmak amacıyla “Ortada devlet mevlet yok. Bir tek Haluk Levent’in #ahbapları var.” propagandasını yürütüyordu.
Bu sloganın patenti ise FETÖ’cü firari Emre Uslu’ya aittir.
CHP başta olmak üzere tüm muhalefet bu söyleme dört elle sarıldı ve “Devlet yok, Ahbap var” diyerek özellikle sosyal medyada yoğun bir seferberlik başlattı.
Oysa geçmişte karşılıksız çek ve dolandırıcılık suçlarından hapis yatmış, kumar batağında olan Haluk Levent, muhalefetin bu karakteri karşısında gerçekten daha dürüst ve güvenilir bir isimdi. Çünkü kendisi de bunu açıkça kabul ediyordu.
Haluk Levent, katıldığı bir video etkinliğinde kendisi hakkında yazılan şu yorumu okumuş ve “Doğru” diyerek tasdik etmişti:
“Bitmek üzereyken sosyal medya aracılığıyla Atatürkçü kesimin huyuna giderek tekrar gündeme gelmiş müzisyen. Samimiyetine güvenmemek gerekir. Tek derdi yolunu bulmaktır.”
Yine 4 yıl önce Okan Bayülgen’in programına çıktığında, Bayülgen’in ona “Türkiye’nin güvendiği tipler genelde güvenilmez tiplerdir… Çok acayip bir şekilde güvenilir bir adamsın” demesi üzerine şu karşılığı vermişti:
“Ben böyle bir şey düşünmüyorum. Çünkü ben ‘bana fazla güvenmeyin’ diyorum. Ben her an satarım hepinizi. Onu her zaman söyledim. Bu olay, güvenilme olayı bence abartılıyor.”
Başka bir programda aynı sözler kendisine hatırlatılınca da şöyle demişti:
“Her an satarım. Belki ben bir adamı 50 milyon dolara satarım, o 100 milyon dolara satar.”
Peki şimdi soralım: Açık yüreklilikle kendini böyle tarif eden ve kabullenen Haluk Levent mi dürüst, yoksa onu devletin yerine koyan çapsız, vizyonsuz ve kalitesiz muhalefet mi?
Siyasi partiler, sanatçılar, yazarlar, yorumcular, sporcular ve troller Haluk Levent’i “iyilik peşinde koşan adam” diye göklere çıkarsa da, kendisi defalarca “Bana güvenmeyin” demiştir.
Türkiye’deki muhalefetin bugün sergilediği hal, Necip Fazıl Kısakürek’in 16 Nisan 1956’da söylediği şu sözle adeta örtüşmektedir:
“Bugün bizdeki muhalefet, iktidarı düşürme şartıyla vatanı düşürmeye bile razıdır…”
Deprem sonrası algı yaratmak için, geçmişten bugüne ne olduğu belli olan Haluk Levent’e bile bu yüzden dört elle sarıldılar.
Zerre sağduyusu olan, aklı başında ve iyi niyetli birisi “Devlet yok, Ahbap var” propagandasını yapar mıydı?
Türkiye’deki muhalefet, hem de terör örgütlerinin peşine takılarak bu propagandayı maalesef yapmıştı.
Bizleri değil, sadece Haluk Levent’i dahi dinleseler bu rezil hale düşmeyeceklerdi.
Oysa MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli, “Devleti bir kenara itip, ahbap çavuş ilişkileriyle yardım toplanması, bu kapsamda paralel bir hat kurulması devletin inandırıcılığını bir nevi gölgelemektir, bizim nazarımızda da itibar edilmemesi gereken bir yanlıştır” şeklinde uyardığında tüm muhalefet cinnet geçiriyordu.
Ahmet Hakan, Haluk Levent konusunda geçen hafta muhalefete şöyle seslendi:
“Devlet Bahçeli herhangi biri hakkında olumsuz görüş bildirmişse… Mutlaka dikkate alın.”
Haluk Levent enkazının altında muhalefet kaldı.
Neymiş?
Demek ki devlet varmış, Ahbap organize dolandırıcıymış ve deprem için vatandaşın yağdırdığı yardımlar kumara basılmış…
Türkiye’nin kalitesiz muhalefeti, bugün Haluk Levent konusunda her türlü aşağılanmayı hak ediyor.
Aşağılayın gitsin.
https://t.co/LESColsFkx
KIZIL TİLKİ MUSTAFA'NIN TROLLÜĞÜ
Mustafa Gezmiş adında biri, Ekrem İmamoğlu hakkında yazdığım “Oysa Tatil Ona Çok Yakışıyordu!” başlıklı yazımın altına şu yorumu yapmış: “Ekrem İmamoğlu’nun aldığı oyu Türkiye genelinde alamayan bir Sibirya kurdu konuşmuş.”
Sonra diğer yazılarımın altına da yorumlar yazdığını fark ettim. Başkalarına yazdığı küfürlü, hakaret dolu ve zeka seviyesi oldukça düşük yorumlarını okuyunca, açıkçası sahte hesap ya da trol bir profil sandım. Meğerse bu “Kızıl Tilki” olan model Deniz Gezmiş’in akrabasıymış. Araştırırken bir yorumunda “Deniz’in ailesinden biri olarak buraya bir nokta koyayım…” dediğini gördüm.
Gördüğü her haberin, her açıklamanın altına salça olan bir model… Cumhur İttifakı mensuplarının neredeyse her haberinin altına yorum yazıyor. CHP içinde ise tam bir “Özgür Özelci”ye dönüşmüş; Kemal Kılıçdaroğlu ve taraftarlarına ağır hakaretler ediyor.
İstanbul kar altında kaldığında vatandaşlar hizmet beklerken görevi yerine getirmek yerine balıkçı lokantasında İngiliz Büyükelçisi ile rakı-balık keyfi yapan Ekrem İmamoğlu’nun ve “Terk edilmişlik hissediyoruz. Bu nasıl dostluk, bu nasıl kardeş parti? Gerçekten kırgınız” diyerek İngilizlere yalvaran Özgür Özel’in peşinden giden bu “Kızıl Tilki”, bir yorumunda da aklınca bize “CİAsal Milliyetçiler” diye hitap etmiş.
Yıllar önce “Ortadoğu Ameri-KAN Kokuyor” kitabını yazmış ve Türkiye’de ABD emperyalizmine karşı en çok yazı kaleme alan yazarlardan biri olarak tavsiyem şu: Ne içiyorsa biraz azaltması yönündedir.
Çünkü içtikleri neyse zekâsına olumsuz etki ediyor ki, “Ekrem İmamoğlu’nun aldığı oyu Türkiye genelinde alamayan bir Sibirya kurdu konuşmuş” diye şahsıma yorum yapabiliyor.
Zeka seviyesini yorumdan anlayabiliyorsunuz değil mi?
Oysa Ekrem İmamoğlu 2019 yerel seçimlerinde 4.171.118 oy (%48,80) alırken, rakibi Binali Yıldırım 4.149.656 oy (%48,55) almıştı.
O seçimlerde başta HDP, İYİ Parti ve birçok parti İmamoğlu’nu desteklemek için aday çıkarmamış, MHP de Binali Yıldırım’ı desteklemişti.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde de Ekrem İmamoğlu, HDP’nin de içinde olduğu partilerle yaptığı “Kent Uzlaşısı” sayesinde 4.432.862 oy (%51,14) alırken, MHP’nin desteklediği Murat Kurum 3.431.588 oy (%39,59) aldı.
“Kızıl Tilki Mustafa” sanırım Ekrem İmamoğlu’nun “İstanbul’u 16 milyon insanla kazandık” sözünden çok etkilenmiş olmalı ki, Cumhur İttifakı’nın oyunu İstanbul’da %0 sanıyor.
İstanbul sel altında iken Bodrum’da tatil pozları verip, tepki görünce “Tatil bazı insanlara yakışmıyor ama bana yakışıyor” ukalalığını yapan; Elazığ depremde ölüm acısı yaşarken Erzurum’da kayak tatili yapan ve bunu eleştiren meclis üyelerine “Kayak takımı …ne girsin” diyen, bir ideolojisi ve dünya görüşü olmayan Ekrem İmamoğlu isterse 100 milyon oy alsın… Sadece demokrasinin tuhaf cilvesi der, geçeriz.
Deniz Gezmiş’in uğruna ölüme gittiği bir ideolojisi vardı.
Anavatan Partisi’nde siyasete başlamış, AK Parti kapısına “Bana da yer verin” diye bağış yaparak gelmiş, orada açık kapı bulamayınca CHP’ye geçip ilçe başkanı olmuş, oy için “HDP’nin başımın üzerinde yeri var. HDP’lilere layık olmaya çalışıyorum” diyen ama köşeye sıkışınca da “Babam, amcam Ülkücüydü” diyen biri için karakterini bu kadar yerlerde sürükleme Kızıl Tilki Mustafa…
Tamam mı, namıdiğer İngilizsel Mustafa Gezmiş?
Kızıl Tilki Mustafa’nın kafası yerinde olmadığı için Özgür Özel’in Amerikan haber dergisi Newsweek’te “Mevcut eğilimler sürerse Türkiye, NATO tarihinde benzeri görülmemiş bir noktaya sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalacak” şeklinde Türkiye’yi fişlediğini ve “bize yardım edin” diye dilendiğini göremiyor; ama gelmiş bize emperyalist sıfatlar veriyor.
Herhalde “İngilizsel, CİAsal” sıfatı en çok sana yakışıyor Kızıl Tilki Mustafa.
Adamda nasıl bir yüz varsa…
Partisi CHP yolsuzluk, rüşvet ve ahlaksızlık batağında debelenirken, işi gücü bırakmış, sosyal medyada ağzından ishal olmuşçasına ona buna bulaşıyor.
Bu “Kızıl Tilki Mustafa” takla atacağına da iyi takla atıyor doğrusu.
Mansur Yavaş seçildikten bir yıl sonra “Geçen yıl bu zamanlar bir umut dedik Ankara halkı olarak sana sarıldık ve kazandık Başkanım. Kazanan sadece siz değil, Ankara halkı oldu. Çünkü siz de seçildiğiniz günden bugüne kadar Ankara’nın tüm birikmiş sorunlarını çözmeye sarıldınız. Teşekkürler” paylaşımı yapmış.
“Kızıl Tilki Mustafa” sen beni güldürdün.
Allah da seni güldürsün…
Yolların, bahçelerin, çevrenin bakımını yapmaktan aciz, tembel bir belediye başkanına attığı taklalara bakar mısınız?
7 yıl olmuş, Ankara’nın hangi sorununu çözmüş, hangi projeyi hayata geçirmiş?
Bir de sen daha birinci yılında takla işine girmişsin…
Ha gayret “Kızıl Tilki Mustafa”…
Ekrem, Özgür, Mansur komedi/trajedi üçlüsü sana en iyi trol madalyası takacak.
Hadi şimdi iki Kemal Kılıçdaroğlu’na, üç Cumhur İttifakı’na twit daha salla…
Kurt kurt masalı, tilki de tilki masalı okur.
Hadi ikile Kızıl Tilki…
https://t.co/u45g9iTqzP