YUNAN MİLLİ MARŞI'NIN
SÖZLERİNİ OKUDUNUZ MU?
TRİPOLİÇE'DE 40 BİN TÜRK'E YAPILAN
SOYKIRIMIN SÖZLERİ BUNLAR.
BİR VAHŞET ÇAĞRISI...
Hiç bir ülkenin milli marşı soykırım üzerine kurulmaz.
Yunanistan milli Marşı’nın sözlerini okuyunca insanın tüpleri ürperiyor.
Öyle bir vahşet çağrısı.
Öyle bir ırkçı nefret çağrısı.
Bir ulusun değerleri olmalı.
İsrail’le neden ortak olduklarını bu cümleleri okuyunca görüyorsunuz.
Gazze’deki vahşetin aynısı.
Ve bu cümlelerin tamamı, Türklere yönelik Trpoliçe katliamını anlatıyor.
Utanç verici.
OKUYUN...
Derin okyanus, işte böyle uğuldasın isterdim
Ve dalgasında boğulsun, her Türk tohumu
Neden muharebe yavaşladı bir an?
Neden azaldı dökülen kan?
Hem palaskalar hem kılıçlar
Etrafa saçılmış beyinlere,
Baştanbaşa yarılmış kafataslarına,
Kımıl kımıl oynayan iç organlarına bulanmış.
Köpekler azalıyorlardı
Ve Allah diye bağırıyorlardı, Allah!
Fakat Hıristiyanların dudakları daha doğruydu;
Ateş diye bağırıyorlardı Ateş!
Aslanlar gibi vuruşuyorlardı
Hep Ateş diye bağırıyorlardı
Ve pislikler ölüyorlardı.
Allah! Diye böğürerek..
Pis kanları nehir olmuş
Ovada akmakta
Masum otlar su yerine
Kan içmekte.
En cesurları sarsıldı.
Kör adımlarıyla,
Korint’ten kovuldular
Saklandılar ve kaçtılar.
Ölüm meleğini gönderir.
Kıtlık ve hastalıkla dolar,
İskelete benzer şekilleri
Yürürler öyle yan yana.
Çimlerin üzerinde uzanıyor
Ve her yerde ölüyorlardı.
Sefil ve umutsuzca
Bu terk edilmiş sefil artıklar.
....
OKUDUNUZ MU?
İşte o Tripoliçe soykırımı.
21-25 Eylül 1821 tarihleri arasında, Rumlar, Yunanlılar, yüzyıllarca unutulmayacak bir katliama imza attı.
Tripoliçe’ye girdiler.
40 bine yakın Türk'ün tamamını 3 gün boyunca kesip biçtiler.
Biz bunlarla mı "dost" olacağız!
https://t.co/k53HA5zPhX
Her Türk, 1821 #MoraKatliamı'nı bilmeli ve anlatmalıdır.
"Cumadan pazara kadar hava çığlık sesleriyle doluydu.
Bir Yunan 90 kişiyi öldürdüm diye övünüyordu.
Mora'daki #soykırım ancak öldürecek başka Türk kalmadığında sona erdi!"
@ArkeolojiveTurk
23 EYLÜL 1821
Tripoliçe şehir düştü. On binlerce Türk vahşice katledildi.
Ve katliam, şehir düştüğü anda bitmedi. Tam tersine günlerce sürdü. Kadınlar. Çocuklar. Bebekler. Yaşlılar.
Yunan isyancıları ve Filhelen destekçileri tarafından Tripoliçe’deki Türklerin tamamı vahşice katledildi. Tarihçiler kesin bir rakam veremiyor ama kaynaklar onbinlerce insandan söz ediyor.
Kolokotronis kendi anlatımında, şehre girdiğinde atının yere basmadığını, heryerin katledilen Türklerin cesetlerle kaplı olduğunu söyler. İngiliz tarihçi William St Clair ise Mora’daki kıyımın, öldürülecek Türk kalmayınca sona erdiğini yazar. Ama iş insanları öldürmekle bitmedi.
Mezarlıklar yıkıldı.
Camiler yok edildi.
Evler, eserler, iz bırakan her şey silindi.
Sanki orada hiçbir Türk hiç yaşamamış gibi.
Bir halk, hafızadan da silinmeye çalışıldı.
23 Eylül.
1821’de Tripoliçe’de öldürülen sivilleri hatırlamak için bir gün.
Tarih, yalnızca taç giyenleri değil, mezarı bile bırakılmayanları da anlatmak zorundadır.
Tripoliçe’nin kadınlarını, çocuklarını, bebeklerini, yaşlılarını ve şehirde vahşice katledilen onbinlerce insanı unutmayalım.
23 Eylül 1821
Tripoliçe Katliamı.
Unutmak tarih değildir.
Hatırlamak, intikam değil hafızadır.
@tcbestepe@MFATurkiye
23 Eylül 1821 - Tripoliçe Soykırımı Ulusal Anma Günü ilan edilsin!
Yıldırım Kemal, 1898 doğumlu, İzmirli Türk evladıydı. 1919 yılında Harbiye'den mezun olmuş, ilk iş olarak Milli Mücadele'ye katılmak için Ankara’ya kaçmıştı. savaşın ilk yıllarında pek çok cephede görev yaptı. Büyük Taarruz’dan hemen önce yaralı olarak Konya’da tedavi görmekteydi. Taarruz haberini alır almaz hastaneden kaçtı. Bir köylüden emaneten at talep etti. Köylüye at için verecek parası yoktu. Bunun yerine bir kağıt verdi. Bu kağıtta parayı savaştan sonra ödeyeceğini vaad ediyordu fakat şehit olması halinde paranın alınabilmesi için babasının adres bilgilerini yazmıştı.
İşte Yıldırım Kemal bu atla birlikte derhal cepheye koştu. Muharebe sırasında Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa’yı buldu ve ondan görev istedi. Fahrettin Paşa onu yaralı haliyle cepheye sürmek istemiyordu fakat Yıldırım Kemal o kadar istekliydi ki paşa onu kıramadı. Fakat Yıldırım Kemal’in bir talebi daha vardı. En öndeki birliklerde savaşmak istiyordu. Çünkü memleketi İzmir’e en önce girmek onun hayaliydi.
Fahrettin Paşa bu genç ve heyecanlı subayı isteği doğrultusunda ikinci alayda görevlendirdi. Aradan 2 saat geçtiğinde şehadet haberi geldi.
Yıldırım Kemal yunan ikmal hattını yok etmek için Küçükköy’deki tren istasyonuna yapılan baskına katılmış ve orada şehit düşmüştü.
İstasyonun adı Yıldırım Kemal oldu... Köyün adı da... Mezarı şehit düştüğü istasyonun bahçesinde gömülü.
Yıldırım Kemal İzmir’e varamamıştı ama Türk ordusu onun kanına yerde bırakmamıştı.
📌22 Ekim 2024
O gün birçokları şaşırdı,sorguladı,hatta hakaretler etti;biz ise sözün zahirine değil, işaret ettiği istikamete baktık!
Zira biliyorduk ki; nefsânî muradı terk ederek ömrünü davasına ve memleketine adayan Sayın Devlet Bahçeli, bizim yüzümüzü hiç yere eğdirmedi.🇹🇷
- Bastırdığı kağıt paranın üzerine Bozkurt koyduruyor.
- Yakın arkadaşlarına, Bozok, Bozkurt gibi soy isimler koyuyor.
- Üvey kızına Ülkü adını veriyor.
- Yusuf Akçura beyi İstanbul'u teslim almaya yolluyor.
- Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumunu kuruyor.
- Asırlar sonra Türk adını vererek, Türkiye Cumhuriyetini kuruyor.
- İbrahim Çallı'ya "Ergenekondan Çıkış..." tablosunu yapmasını istiyor.
- Petrolofisinin logosunu bozkurt yaptırıyor!
- Türk Tarih Tezini hazırlatıyor.
- Anadolu da kazı çalışmaları yaptırıp Türklüğün izlerini bulduruyor.
- Her konuşmasında Türklük vurgusu yapıyor.
- Anadolunun 7 bin yıldır Türk beşiği olduğunu söylüyor.
- Türklüğün ebedi olduğunu haykırıyor.
- Türk devrimlerini öze dönerek yapıyor.
- Tıpkı Fikirlerinin babası Ziya Gökalp beyin dediği gibi;
Türk'ü Türk yönetmelidir diyor.
Türkiye Türklerindir diyor.
- Türk kültürünü yaşamın her alanında hakim kılmak için çalışmalar yapıyor.
- Anadolu'da, unutulmuş, sinmiş, hor görülmüş Türklüğü şahlandırıyor...
"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur. "
Diyerek kutlamış Türklüğünü hatırlatıyor,
Sarışın Kurt Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK...
İlber Ortaylı
Ülkü Ocakları’nda Bilge Kağan’dan Kürşat’a, Sultan Alparslan’dan Fatih’e, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş’e uzanan büyük Türk yürüyüşünün ayak izleri vardır.
MHP Genel Başkanı
Devlet BAHÇELİ
📍Yunanistan’ın Gizlenen Dosyası: El Konulan 487 Türk Vakfı ve Sessizce Yok Edilen Türk Mirası
❓Yunanistan, Türkiye’deki kilise mallarını gündeme getirirken; Türk vakıfları, Türk azınlığın mülkiyet hakları ve gasp edilen Türk kültür mirası neden Avrupa’nın gündemine taşınmamaktadır?
Yunanistan, uluslararası platformlarda sık sık Türkiye’deki Rum Ortodoks kiliselerini, patrikhane meselelerini ve azınlık haklarını gündeme taşımaktadır. Ancak aynı Yunanistan, kendi sınırları içerisinde bulunan Türk vakıfları, Türk azınlığın mülkiyet hakları ve Türk kültürel mirası konusunda uzun yıllardır devam eden uygulamalarını dünya kamuoyundan gizlemektedir.
Bugün Yunanistan topraklarında; Kavala, Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Selanik, Serez, Karaferye, Yanya, Teselya, Atina, Preveze, Korfu, Kefalonya, Girit, Midilli, Sakız, Rodos ve İstanköy başta olmak üzere Osmanlı döneminde kurulmuş ve vakfiye kayıtlarıyla tespit edilmiş toplam 487 Türk vakfı bulunmaktadır. Bu vakıfların tamamı IRCICA tarafından yayımlanan beş ciltlik “Yunanistan Vakfiyeleri” eserinde ayrıntılı şekilde kayıt altına alınmıştır.
Bu vakıflara ait yüz binlerce dönüm arazi, camiler, medreseler, mektepler, hanlar, hamamlar, köprüler, değirmenler, imalathaneler ve sayısız taşınmaz yıllar içerisinde çeşitli yöntemlerle Türk toplumunun elinden alınmıştır. Böylece yalnızca mülkiyet hakları değil, aynı zamanda Balkanlar’daki Türk tarihî ve kültürel mirası da sistemli biçimde tasfiye edilmiştir.
Özellikle Batı Trakya’da günümüze ulaşabilen vakıflar, Yunan makamlarının uyguladığı idari ve mali baskılar nedeniyle ağır borç yükü altına sokulmuş; ardından haciz ve müsadere işlemleriyle vakıf malları Türk toplumunun tasarrufundan çıkarılmaya çalışılmıştır. Bu durum yalnızca vakıf hukukuna değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin mülkiyet hakkını düzenleyen hükümlerine de aykırıdır.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ise Batı Trakya, Rodos, İstanköy ve Midilli’de yaşayan Türklerin özel mülkiyetleri üzerinde yoğun baskılar başlamış, binlerce dönüm araziye el konulmuş, çok sayıda Türk çeşitli gerekçelerle tutuklanmış ve ekonomik baskılar yoluyla Türkiye’ye göçe zorlanmıştır. Böylece bölgelerdeki Türk nüfusunun azaltılması hedeflenmiştir.
Yunanistan’ın bir diğer politikası ise Türk kökenli Hristiyan toplulukların kimliklerinin dönüştürülmesidir. Bafra, Ünye, Karaman, Kapadokya ve Ma��ka kökenli Hristiyan Türkler, Selçuklu döneminden gelen Sultanides toplulukları ve Gagauz Türkleri, Yunan Ortodoks Kilisesi aracılığıyla etnik kökenlerinden koparılarak Yunan kimliği içerisinde eritilmeye çalışılmaktadır.
Benzer şekilde Yunanistan’a çalışmak amacıyla gelen Arnavut ve Türk işçiler üzerinde de çeşitli dini ve kültürel asimilasyon faaliyetlerinin yürütüldüğüne ilişkin çok sayıda iddia bulunmaktadır. Bu durum evrensel din ve vicdan özgürlüğü ilkeleri bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Batı Trakya Türklerinin eğitim alanındaki sorunları da devam etmektedir. Türk azınlığa ait okulların kapatılması, Türkçe eğitimin daraltılması ve Türkçe derslerin azaltılması yönündeki uygulamalar, Lozan Antlaşması ile güvence altına alınmış azınlık eğitim haklarıyla bağdaşmamaktadır.
Öte yandan Lozan Antlaşması’nın açık hükümlerine rağmen Batı Trakya Türklerinin dini özerkliği de kısıtlanmaktadır. Türk toplumunun serbest seçimle belirlemesi gereken müftüler konusunda Atina yönetimi uzun yıllardır antlaşma hükümlerini uygulamamakta; Batı Trakya Türklerinin kendi dini liderlerini seçme hakkını fiilen sınırlandırmaktadır.
Yunanistan’ın Türkiye’deki azınlık hakları konusunda ortaya koyduğu hassasiyetin benzerini sınırları içindeki Türk azınlık için göstermediği açıktır. Türk vakıflarına el konulması, mülkiyet haklarının ihlali, eğitim ve dini özgürlüklerin kısıtlanması ile kültürel mirasın tasfiyesi, yalnızca iki ülke arasındaki bir sorun değil; aynı zamanda uluslararası hukuk, insan hakları ve kültürel mirasın korunması bakımından da önemli bir meseledir. @yenisafak @yeniakit @milligazetecom
Türkçe; yalnızca bir dil değil, bir milletin hafızası ve medeniyetimizin taşıyıcısıdır.
Türkistan'dan Anadolu’ya uzanan bu kutlu miras, asırlardır milletimizin sesi olmuştur.
13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in yayımladığı fermanla Türkçenin devlet dili ilan edilmesi ise tarihimizin en önemli kültürel dönüm noktalarından biridir.
Türk Dil Bayramı vesilesiyle; Karamanoğlu Mehmet Bey’i rahmet ve hürmetle anıyor, güzel Türkçemizi gururla selamlıyorum.
Türk Dil Bayramı kutlu olsun.
@TurkgunGazetesi@benguturktv
AVRUPA BİRLİĞİ ADALET DİVANININ KARARI: "SOYKIRIM YAPAN TÜRKLER DEĞİL, ERMENİLERDİR..."
Değerli dostlar;
En sonda söylediğimi şimdiden söylemiş olayım:
Ermeni ‘‘soykırımı‘‘ iddiası hukuken ÇÖZÜME ulaşmıştır.
‘‘Soykırım‘‘ İddiası sahiplerine Avrupa Adalet Divanı kararını göstermeniz yeterlidir
Emperyalist ve onun piyonlarının her sene 24 Nisan’da, 1915 olayları hakkında yaptıkları açıklamalar artık KABAK tadı vermeye başladı gayri.
1915 olaylarını soykırım ile tanımlayanların tezleri, Refik Mor’un Brüksel’e gidip Avrupa Adalet Divanı arşivinden bulup çıkarttığı ve Türkçe’ye de çevirisini yaptığı Avrupa Adalet Divanı’nın 1. Dairesinin 17 Aralık 2003 yılında verdiği
T-346/03 sayılı kararı ile çürütülmüştür.
Ermeni Diyasporası daha sonra bu karara itiraz (Temyiz) etmişlerdir.
İtiraz davası 13 Eylül 2004 tarihinde, Avrupa Adalet Divanı’nın 4.Dairesinde görüşülmüş olup,
C-18/04 P(R) sayılı KESİN kararı ile Ermeni Diyasporası davayı kaybetmiş olup, 30.000,-EUR (Otuzbin Avro) mahkeme masraflarını ödemeye de mahkum olmuşlardır.
Peki var mı bu KESİNLEŞMİŞ Avrupa Adalet Divanı kararına itirazı olan.?
Var.!
Peki kim bunlar.?
Emperyalizm ve onların piyonları olan Ermeni Diyasporası ve ‘‘Bizim‘‘ şu kerameti kendinden menkul olanlar. Yeni Türkçe ile söyleyecek olursak: Mesleğinin erbabı olmayan, yani liyakat sahibi olmayan, madalyayı kendi kendine veren, ünvanları bol, Prof. Dr. Müh. vs. olan akademisyen ve Bürokratlar.
Peki Refik Mor’un arşivden çıkartıp, Türkçe’ye de çevirisini yaptıgı, Ermeni diyasporasına vurulan bu ölümcül HUKUK belğesini neden alıp da dünyaya yaymazlar. Onu da söyliyeyim: En kısa tabir ile, siz buna küçük burjuva kıskançlığıdır da diyebilirsiniz.
Ek not:
Anılan Avrupa Adalet Divanı’nın bu kararları, çevirisini yaptığım Türkçe’sinin yanı sıra, aynı zamanda İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak da mevcut olup, isteyene gönderebilirim.
2 Haziran 2016’da Almanya-Bundestag’da aldığı karar ile 1915 olayları için soykırım tabirini kullanmıştır.
Refik Mor bundan dolayı kaleme aldığı 6 sayfalık hukuk manifestosunu aynı gün 2 Haziran 2016‘da tüm Bundestag Parlamenterlerine yollayarak, Türk’lere iftira attıklarından dolayı suç duyurusunda bulunacağını bildirmiştir.
(Alman Ceza Kanunu‘nun 187. Mad. iftira atanlara 5 sene hapis cezası öngörüyor)
Bunun üzerine hükümette bulunan CDU partisinden bir grup, bunun üzerine benimle belli bir süre e-posta ile beni bu kararımdan vazgeçirmeye çalışmışlardır.
Lakin nafile…
Ve ben geri adım atmayınca da nihayetinde Bundestag bir basın toplantısı yaparak ve adeta tükürdüğünü yalarcasına:
‘‘Karar almış isek ne var bunda yani, nihayetinde HUKUKİ olmayıp, bağlayıcılığı da olmayan SİYASİ bir karar almışız‘‘
Deyip havlu atmıştır.
İngiliz Parlamenter Baron Flather’in İngiliz parlamentosuna vereceği ‘‘Soykırım‘‘ önergesini nasıl engellediğimi şimdilik anlatmayayım. Bizim küçük burjuvaları fazla kızdırmayalım.
Haa.. bu konuyu ‘‘Bizim küçük burjuva‘‘ ve azgın azınlık duymadı mı… Elbette duydu…Hem de fazlası ile duydu…
Eee. Neden böyle oluyor abi derseniz, bunun cevabını sosyal medyada okudugum bir yazıyı aşağıda sizlere alıntılıyorum:
Alıntı:
‘‘Bizden neden adam çıkmaz biliyormusun?‘
Çıkan adamları kaale almadığın için���‘
Alıntının sonu:
Peki tüm bunların Refik Mor‘a bedeli ne olmuştur?
Refik Mor’un ana akım partileri içindeki siyasi kariyerine son verilmiştir.
Bundestag’da ‘‘Soykırım‘‘ önergesini verenlerden olan Yeşiller’den Cem Özdemir şu anda Federal Almanya Ziraat bakanlığına, oylamada evet oyu kullanan SPD-Sosyal Demokratlardan Aydan Özoğuz da Bundestag başkan yardımcılığına terfi ettirilmişlerdir. (İsterseniz aldıkları aylıklarını da söyliyeyim -yirmibin-20.000,- Avro)
Sonuç:
Ermeni ‘‘soykırımı‘‘ iddiası hukuken ÇÖZÜME ulaşmıştır. Ve bedeli de ödenmştir.
‘‘Soykırım‘‘ İddiası sahiplerine Avrupa Adalet Divanı kararını göstermeniz yeterlidir.
Bundan dolayı da Garo Paylan‘a elimdeki HUKUKİ belgeleri iadeli taahütlü olarak Ankara Büyük Millet Meclisi’ndeki adresine gönderdim, ki bir dahaki 24 Nisan’da fazla gevezelik yapmasın.
Bu verileri görüp görmezden gelmek veya kamu oyu ile paylaşıp paylaşmamanız, sizlerin bizim küçük burjuva ile aranızdaki farkı oluşturacaktır.
İyi ve sağlıklı günler dieklerimle.
Refik Mor
(2003-2018 Neumünster Meclis Üyesi)
Aytuğ Izat
Artan toplumsal sorunların birçok gerekçesi var olmakla birlikte bu sebeplerden dijitalleşme ve liberal politikalar üzerinde durmak faydalı olacaktır.
Dijitalleşmenin oluşturduğu sınırsız şekilde her şeye maruz kalma hali ile liberal özgürlük anlayışının ortaya koyduğu kontrolsüz bireycilik geleneksel toplumun üstünden buldozer gibi geçmiştir. Bu yeni duruma karşı önlem alınamadığı, farkındalık geliştirilemediği için de toplumsal zihniyet dijitalleşme ile küresel egemenlerin istilasına uğramıştır.
Geçmişte birey, geniş aile, güçlü akrabalık ilişkileri, mahalle kültürü ve okul disiplini içinde şekillenirdi. Bu yapı yalnızca sosyal bir çevre değil, aynı zamanda davranışları yönlendiren bir denge mekanizmasıydı. Bugün ise aile daralmış, akrabalık bağları gevşemiş, mahalle kültürü çözülmüş ve okul disiplini gerilemiştir.
Bu düzende bireyler ait oldukları toplum için değer üretimine göre değil, dikkat ve etkileşim üretimine göre pozisyon almaya başlarlar. Dayanışma, fedakârlık, sorumluluk ve sabır bu sistemde belirleyici değildir. Görünür olmak, tüm değerlerin mişiymiş gibi algı oluşturmak, toplumun diğer kesimlerini rakipleştirmek ve kendini merkeze koymak yeni normalin belirgin bakış açısıdır.
Bu noktada dikkat çeken bir ba��ka unsur da liberal ve küresel kuşatmaya karşı direnç merkezi olan eskiye dair ne varsa eleştiren, tüm yapıları sorgulayan, ancak yerine ne koyacağını ortaya koymayan hakim yaklaşım toplumsal zihniyet karmaşasını da derinleştirmiştir. Yıkılması gerekeni tarif eden ama yerine inşa edilmesi gerekeni tanımlayaman anlayış boşluk oluşturmuş ve bu boşluk maalesef küresel virüse de uygun zemini hazırlamıştır.
Bu kırılmanın en belirgin yaşandığı alan eğitim sistemidir. Eğitim, karakter ve aidiyet inşa eden bir yapı olmaktan uzaklaşarak, büyük ölçüde sınav odaklı ve bireysel rekabete dayalı bir yapıya dönüşmüştür. Kolektif bilinci besleyen ritüeller geri plana itilmiş, ancak bunların yerini dolduracak güçlü bir değer yaklaşımı geliştirilememiştir. Sonuç olarak, kendine dair beklenti düzeyi yüksek ancak sorumluluk bilinci sınırlı bireyler hakim zihniyeti oluşturmuştur.
Bir dönem uygulanan “Yerli Malı Haftası” gibi pratikler, aidiyet ve dayanışma bilinci üreten araçlardı. Bu tür uygulamalar terk edilmiş, ancak yerlerine aynı işlevi görecek bir değer çerçevesi oluşturulamamıştır. Ortaya çıkan boşluk, bireysel başarıyı önceleyen, rekabeti merkeze alan ve toplumsal faydayı geri plana iten bir anlayışla doldurulmuştur.
Serbest kıyafet düzenlemesi ile kolektif dayanışma, ortaklaşma unsuru olan üniformalar tek tipleşme eleştirisi ile kaldırılmış ve çocuklar kıyafet üzerinden dahi rekabetin acımasız kodlamaları ile erken yaşta tanışmaya başlamışlardır. Bir bütünün parçası ve taşıyıcısı olmak demode hale gelirken bütünden bağımsız ve farklı olmak ise moda haline getirildi.
Ortak değer üretmeyen bir eğitim sistemi, yalnızca bireysel başarıyı ölçen bir mekanizmaya dönüşür. Bireysel başarıyı esas alıp toplumsal sorumluluğu geri plana iten her sistem ise milli dayanışmayı “survivor zihniyetine” teslim eder.
Benim menfaatine uygun olan da toplumun zararı var mı?” diye basit bir vicdani muhakemenin inşası sanırım siyasetin ve eğitimin yeni konusu olmalıdır.
Avrupa Birliği uyum yasaları ile kontrolsüz şekilde genişleyen özgürlük alanları toplumsal doku ve milli kültürle çatışmıştır. Hak talebi güçlenmiş, ancak sorumluluk bilinci de aynı ölçüde gerilemiştir. Hal böyle olunca her şeyi kendine hak gören ama topluma karşı sorumluluk vicdanı gelişmemiş bireyler düzende ayrık otu gibi çoğalmaya başlamışlardır.
Sonuç olarak sorun, değer üretmeyen bir özgürlük anlayışı ile egosunu ve menfaatini kutsayan birey tipinin aynı zeminde yaygınlaşmasıdır. Çözüm ise bu iki alanı dengeleyen, özgürlük ile sorumluluğu birlikte ele alan güçlü bir toplumcu değer zemininin yeniden inşa edilmesidir.
Sayın Bahçeli aylar öncesinden adeta Netanyahu'nun sözlerine cevap vermişti:
Kaotik dünyaya karş�� milli ve manevi cephemizin tahkimatının başlıca vazifemiz olduğunu,
iç cephemizi sarsmaya çalışanlar olduğunu, buna asla izin vermeyeceklerini söylemişti.
'Dağıtılmak istenen sapasağlam birliğimiz ve dirliğimizdir. Buna göz yumamayız.' demişti.
Terörsüz Türkiye çağrısı ile Sayın Bahçeli'nin nasıl bir kurgu yaptığı bugün bir kez daha görüldü.
Dünya düzeni içinde tesadüflere yer olmadığını,
Türkiye'nin bugün savaşların ulaşamadığı bir noktada olmasını
her adımını ince hesaplarla atan liderlerin sağladığını yaşayarak görüyoruz.
Bu ortamda ana muhalefet partisindeki lider boşluğu ve siyaset bilmezlik can sıkıcı bir şekilde iyice ortaya çıkıyor.
Türk milliyetçiliği, özü itibarıyla bir reaksiyon ideolojisi değil aksine bir medeniyet tasavvurudur. Ancak bu tasavvur, özellikle yakın siyasi tarihte, büyük bedellerin ödendiği önce komünizm sonra terörle mücadele sahalarının gölgesinde daraltılmış, hatta bir kesimce bu alanlara mahkûm edilmek istenmiştir.
Türk milliyetçiliği, yalnızca komünizmle, bölücü terörle ya da dış müdahalelerle mücadele eden bir refleks hareketi değildir. Bu mücadeleler elbette tarihsel olarak zorunlu olmuş, bu uğurda ağır bedeller ödenmiştir ve mutlak başarı elde edilmiştir.
Fakat daha büyük bir bedel vardır ki o da fikriyatın bu karşıtlıklar içine hapsedilmesi riskidir. Nitekim Türk milliyetçiliğinin asli gücü, neye karşı olduğundan ziyade neyi inşa etmek istediğinde saklıdır.
Bu noktada hareketin iki büyük liderinin sözleri ve eylemleri, geniş ufkun anlaşılması açısından kritik önemdedir.
Başbuğ Türkeş’in Nazım Hikmet şiiri okuması, bir jest ya da çelişki değil ülkücü hareketin komünizmle mücadelesinin tarihsel olarak tamamlandığını ve artık kendisini sadece bu karşıtlık üzerinden tanımlamayacağını ilan eden açık bir eşikti. Bu,T��rk milliyetçiliğinin bir karşıtlığa mahkum edilmemesi, nihai hedeflerine uygun yeni bir ufka açılmasıydı. Aynı şekilde lider Devlet Bahçeli’nin Öcalan çıkışı da, günlük siyasetin dar kalıplarıyla değil, daha geniş bir fonksiyonel dönüşüm perspektifiyle okunmak zorundadır.
Fonksiyonel dönüşüm kavramı burada kilit bir yere oturur. Eğer bir hareket, sadece tehdit algıları üzerinden kendini tanımlıyorsa, zamanla anlamımı ve fonksiyonunu yitirir. Düşünün bugün hala komünizmle mücadele eksenli bir ülkücü hareket ne kadar anlamlı olabilirdi? Oysa Türk milliyetçiliği, tarihsel olarak kriz anlarında ortaya çıkan bir savunma refleksi olmanın ötesine geçip, geleceğin kurucu iradesi olmak zorundadır. Bu da stratejik derinlik ve kurucu medeniyet iddiası gerektirir.
Ne var ki hem geçmişte Başbuğ’u hem de bugün lider Devlet Bahçeli’yi eleştiren bazı çevreler, bu geniş ufku kavrayamamaktadır. Onların zihninde milliyetçilik, dar, reaksiyoner ve çoğu zaman ötekileştirici bir çerçeveye sıkışmıştır. Terörle mücadeleyi Kürt karşıtlığına indirgeyen anlayış ne kadar sığ ise, Ortadoğu’da emperyal oyunların faturasını emperyallere değil de Araplara kesen akıl da aynı derecede yüzeyseldir. Bu yaklaşım, Türk milliyetçiliğini etnik karşıtlıklara indirgeyen, tarihsel derinlikten yoksun bir anlayıştır.
Oysa Türk milliyetçiliği, coğrafyalara sığmayan bir adalet ve hoşgörü anlayışını içinde barındırır. Bu anlayış, sadece bir etnik kimliğin savunusu değil, Yesevi geleneğinin doğal sonucu olarak farklılıkları adalet ekseninde bir arada tutabilen bir medeniyet iddiasıdır.
Cumhuriyeti inşa eden fikriyat Türk milliyetçiliğidir. Ve aynı fikriyat, bugün ilk yüzyılın artı ve eksileri gözeterek Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını da inşa edecek iradeyi taşımaktadır.
Geçmişte emperyalizme, komünizme ve bölücü teröre karşı verilen mücadele büyük ölçüde başarıya ulaşmıştır. Ancak bugün gelinen noktada mücadele alanı değişmiştir. Artık mesele, sadece prangalarla mücadele etmek değil prangalardan kurtulmuş bir iradeyle yeni bir yüzyılı inşa etmektir. Bu inşa süreci siyasi, askeri ve kültürel boyutları olan bütüncül bir vizyon gerektirir.
Yeni dönemi okuyamayanlar, hala eski mücadele alanlarının ezberleriyle konuşanlar, Devlet Bahçeli’yi ve bu büyük dönüşümü kavrayamazlar. Çünkü Türk milliyetçiliği, sadece oyun bozan değil fikriyat derinliğinin kurduğu oyunla geleceği inşa eden bir akıldır.
Sonuç olarak mesele kimin neye karşı olduğu değil, kimin neyi inşa edebileceğidir. Türk milliyetçiliği nihai hedefine yani adalet, merhamet ve yüksek medeniyet anlayışıyla cihan hakimiyeti idealine doğru yolculuğuna devam etmektedir.
Ülkücü hareket, hiçbir mücadele alanının karşıtlığının ezberlerine sığmayacak ve yeni bir çağın da kurucu iradesi olma hedefinden geri durmayacaktır.
İzmir’de Ülkücü gençler övgüyü hak eden bir işe imza atıyorlar…
Burası Menderes’teki Yeni Şaşal Köyü İlkokulu…
Gençler kapsamlı bir tadilat çalışmasıyla eksikleri gidermiş, okulu güzelleştirmiş.
Ne mi yapmışlar?
Okul tuvaletinin tamiratı 🚿
Sıraların zımpara ve verniklenmesi 🪑
Sınıfların boyanması ve kapı giydirme işlemleri 🎨🚪
Elektrik aydınlatmaları ile anahtar-prizlerin yenilenmesi 💡
Ayrıca Kırtasiye destekleri;
Akıl ve zeka oyunları (satranç, mangala, lego) ♟️
Boyama kitapları, kalem, sulu boya, pastel boya, oyun hamuru 🎒
Tablet desteği 📱
Spor malzemeleri;
Futbol ve voleybol topları ile atlama ipleri ⚽🏐
Diş macunu ve diş fırçası 🪥
Yaptıkları işleri de bu video ile duyurmuşlar.
Bu çaba alkışlanır..
Bu arada…Gençlerin çalışmasını siyasi faaliyet diye eleştirenler olmuş.
Keşke her siyasi faaliyet böyle olsa..
@burakkilictc
Devlet Bahçeli'den tarihi konuşma:
"Tespih çeken elleri, Hu diyen dilleri, secdeye varan alınları, gönlü Mekke’de, kalbi Kerbela’da, hasreti Kudüs’te, aklı Yesi’de, Kerkük’te, Türkistan’ın her yerinde kalmışların, Yaradan’a sığınmışların hepsini samimiyetle kucaklıyoruz."
Giden gitmiştir, satan satmıştır, dönen dönmüştür; kabuk gitse de işte öz buradadır.
Davasını namus bilen inanmış yürekler buradadır.
Liderimiz Sn. Devlet Bahçeli