Çok haksızlıklara uğratılmış bir azınlığın karizmatik önderi olarak, bileğinin gücüyle iktidara gelmiş olan bir liderin zaman içinde güç zehirlenmesine uğraması ve iktidarda kalabilmek için yüz kızartıcı,
olmadık işlere kalkışmasının hikayesi.
Meraklılarına!
Son birkaç günde üzülerek şahit olduğumuz Irmak öğretmenimizin trajik kaybı ve İBB davası sanıklarından Fatoş Pınar Türker’in mahkeme huzurundaki beyanları, vicdanlarımızı sızlatmakta ve bizleri insan hakları temelinde derin bir muhasebeye davet etmektedir.
Gelecek Partisi Sosyal Politikalar Başkanlığı olarak vurgulamak isteriz ki, adalet mülkün temelidir ve bu temel, bireylerin suçluluğu ya da masumiyetinden bağımsız olarak “insan onurunun korunması” ilkesi üzerine yükselir.
Irmak Öğretmenin İdari Yalnızlığı: İdeallerinin peşinden giden gencecik bir kadının, maruz kaldığı idari baskıları ve şiddeti resmi dilekçelerle haykırmasına rağmen sesinin duyulmaması toplumsal bir yaradır. Hakkını arayan bir kadının sistem tarafından yalnızlaştırılması, hepimizin karşı durması gereken bir yönetim zafiyetidir.
Onur Kırıcı Muamele İddiaları Vahimdir: İBB davası kapsamında yargılanan Fatoş Pınar Türker’in, mahkeme salonunda kamuoyuna yansıyan gözaltı ve cezaevine giriş sürecindeki "çıplak arama" ve onur kırıcı muamele iddiaları son derece vahimdir. Resmi makamlarca bu iddialar reddedilmiş olsa da, bir kadının bedensel ve psikolojik bütünlüğünü, gururunu hedef alan bu tür uygulamaların varlığı düşüncesi dahi hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmaz.
Bizler, kişilerin suçlu olup olmadıklarına veya yargılandıkları davaların içeriklerine bakmaksızın ilkesel bir duruş sergiliyoruz:
Suçu her ne olursa olsun, hiçbir insan ve özellikle hiçbir kadın, gözaltı veya tutukluluk sürecinde insanlık onurunu zedeleyecek, rencide edici uygulamalara maruz bırakılmamalıdır.
Kadın kimliği ve bedeni, yargısal süreçlerin hiçbir aşamasında bir baskı veya yıldırma aracı olarak kullanılamaz.
Fatoş Pınar Türker’in dile getirdiği kötü muamele iddialarının şeffaf, etkin ve tarafsız bir şekilde araştırılması, kamu vicdanının rahatlatılması açısından bir zorunluluktur.
Gelecek Partisi olarak, gücün ve yetkinin insan onurunu ezmek için değil, onu korumak için var olduğuna inanıyoruz. Irmak öğretmenimizin yardım çığlığındaki idari ihmallerin de, gözaltı merkezlerinde yaşandığı iddia edilen onur kırıcı muamelelerin de ilkesel olarak karşısındayız. Bu iddiaların takipçisi olacak, kadının onurunu ve insan haklarını her şartta savunmaya devam edeceğiz.
#IrmakÖğretmen
#FatoşPınarTürker
#KadınOnuru
@Ahmet_Davutoglu@GelecekPartiTR
Bir kadın, mahkeme önünde, herkesin gözünün içine baka baka gözaltında çıplak aramaya maruz kaldığını dehşet verici ayrıntılarla anlatıyor. İstanbul Emniyeti'nin buna cevabı: "Mevzuata aykırı bir şey yok."
Peki soruyorum:
Bir insan gözaltında çıplak aramaya maruz bırakıldığını iddia ettiğinde devletin görevi; gerçeği ortaya çıkarmak mıdır, yoksa meseleyi bir basın açıklamasıyla kapatmaya çalışmak mıdır?
O gün gözaltında kimler görev yaptı? İddialarla ilgili herhangi bir inceleme veya soruşturma başlatıldı mı? Arama işlemlerine ilişkin kayıt ve tutanaklar nerededir?
Kamuoyunun beklediği şey, birkaç satırlık bir yalanlama değil; olayın bütün yönleriyle aydınlatılmasıdır.
Üstelik açıklama, mahkemede dile getirilen somut iddialara cevap da vermemektedir. Bir kişinin iç çamaşırını çıkarmasının istendiği, çömelmeye ve bedenini teşhir etmeye zorlandığı yönündeki beyanlar doğru mudur, değil midir?
Kamuoyunun bilmek istediği budur.
İnsan onuru devletin takdirine bırakılmış bir mesele değildir. Anayasa'nın ve uluslararası hukukun koruması altındadır. İşkence ve kötü muamele yasağının istisnası yoktur.
Devletin görevi vatandaşını aşağılayıcı muameleden korumaktır.
Bu nedenle yapılması gereken şey savunmaya geçmek değil, iddiaları etkin ve şeffaf biçimde soruşturmaktır.
Fatoş Pınar Türker’in savunmasının son bölümü salonda bulunan herkesi ağlattı. Mahkeme heyeti de etkilendi ki ara verdiler…Narin, iyi yetişmiş, istese yurtdışında yaşayabilecek,İstediği makamlarda olabilecek bir kariyere sahipken yaşadıkları dram film sahneleri gibi…her cümlesi okunmalı. Bölümler halinde eksiksiz paylaşacağım. Hem ibretlik hem tarihe not düşmelik…
Medya Aş Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker:
Geçen sene benim kızım lise sondaydı Başkanım.Yurt dışında okuyacak, Koç Lisesi'ni bitirmişti. UCL diye Londra'daki dünyanın en iyi okullarından bir tanesinden bir yani kabul almıştı. Fakat şartlı kabul. Dediler ki 13 Mart 14 Mart'ta görüşmeye çağırdılar Londra'da. Biz de 13 Mart'ta ben, büyük kızım Nehir, küçük kızım ‘ben de geleceğim’ dedi. Onunla birlikte Perşembe Londra'ya gideceğiz, pazar günü döneceğiz. 14'ünde de Nehir'in görüşmesi var. Pasaport kontrolünde biz sabah güle oynaya gittik. Bana şey dediler, "Zay kaydı" var pasaportunuzda. Dolayısıyla biz gidemedik. Pasaportuma el konuldu. Ekte uçak biletlerimi görebilirsiniz. Ondan sonra da hemen ben savcılığa, yani anladık ki bir şey var, dilekçe vererek, aynı gün ifade vermek istediğimi belirttim. 14 Mart'ta bir kere daha cevap alamadık. 14 Mart'ta bir daha ve 18 Mart'ta bir daha dilekçe verdik. Ama 3 dilekçemize rağmen 1 gün sonra hayat durdu. Sabah 5.30- 6.00'da. Ben iki kızımla dediğim gibi yalnız yaşıyorum. Çok ilginç. İşte polisler eve geldi. Tam polisler gelmeden yani onlar kapıyı çaldılar.Allah'tan avukatımı arayabilmiştim, çünkü girince polisler hemen telefonumu aldılar. "Hiçbir şeye dokunmayın" dediler.
İşte çocuklarım ağlıyor, diyorum ki, "Bir su vereyim". "Hayır". İşte küçük kızım okula gidecek, "Hayır, kimse kımıldamasın, delil karartmayın" diyor sürekli Polis bey, komiser herhalde. O çok yani onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım. Bir tane kadın memur vardı en sonunda kızlarımla birlikte o da ağlıyordu. Dedi ki "Kaşe var mı". Dedim. "Ne kaşesi". "Şirket kaşesi" dedi. "Yok" dedim ben şirketin genel müdürüyüm kaşeyi ne yapayım? "Arayın evi" dedim, neyse evi arıyorlar filan. "Kimse yerinden kımıldamasın" filan dedi bize. Biz de böyle salonun ortasında pijamalarla duruyoruz. Kızlarım da haliyle ağlıyorlar ve ben yani bana sarılmak istiyorlar. "Sakın kimse birbirine dokunmasın" filan dedi. Dedim "Siz dedim mali suçlar için gelmediniz mi? Biz ne delili karartacağız?" Şey dedi polis; "Biz cinayet masadan geliyoruz" dedi. Öyle olunca benim kızlarım avaz avaz ağlamaya başladılar. Ben dedim "Ne cinayeti" dedim. Hayır dedi; "Şu an operasyon oluyor, polis kalmadı, biz geldik" dedi.
Tiyatro mu ya da kabus mu gibi desem o gerçekten polislerin gözlerindeki o şeyi hiç unutmayacağım, ama çok insani polis memuru daha vardı. O hatta sonra beni sağlık kontrolüne götürdüğünde başına bir şey gelmeyecekse, annemi aradı iki kere, benim konuşmama izin verdi, "kızınız iyi" dedi, sonra tekrar aradı. Allah razı olsun kendisinden. Ben o şekilde çıktım evden. Küçük kızım da son kez okuluna uğramış oldum. O döneceğimi düşündü tabi akşam. 15 ay geçti üstünden. Vatan'a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağım diye düşündüm.Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı, işte Fatoş geldi, Ceyda geldi. Tanımadığım bir sürü insan geldi. Sonra artık orada tabi hiç görmemişsinizdir muhtemelen görmeyin de inşallah nezarethaneyi ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz, çünkü Bodrum katı olduğu için hiç cam, pencere yok. Müthiş bir pislik var her tarafta. Artık kaçıncı gün bilmiyorum. Bir kadın memur geldi, "Arama yapacağız" dedi. Sırayla götürüyorlar bizi. Geriye getiriyorlar. Ben de gittim. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. "Soyun" dedi. "Nasıl yani" dedim. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. "Üstünü çıkar" dedi, "Üstünü çıkardım". Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, "Tamam" dedi. "Üstünü giyebilirsin."…
Devamı 👇
Fatoş Pınar Türker’in savunmasının son bölümü salonda bulunan herkesi ağlattı. Mahkeme heyeti de etkilendi ki ara verdiler…Narin, iyi yetişmiş, istese yurtdışında yaşayabilecek,İstediği makamlarda olabilecek bir kariyere sahipken yaşadıkları dram film sahneleri gibi…her cümlesi okunmalı. Bölümler halinde eksiksiz paylaşacağım. Hem ibretlik hem tarihe not düşmelik…
Medya Aş Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker:
Geçen sene benim kızım lise sondaydı Başkanım.Yurt dışında okuyacak, Koç Lisesi'ni bitirmişti. UCL diye Londra'daki dünyanın en iyi okullarından bir tanesinden bir yani kabul almıştı. Fakat şartlı kabul. Dediler ki 13 Mart 14 Mart'ta görüşmeye çağırdılar Londra'da. Biz de 13 Mart'ta ben, büyük kızım Nehir, küçük kızım ‘ben de geleceğim’ dedi. Onunla birlikte Perşembe Londra'ya gideceğiz, pazar günü döneceğiz. 14'ünde de Nehir'in görüşmesi var. Pasaport kontrolünde biz sabah güle oynaya gittik. Bana şey dediler, "Zay kaydı" var pasaportunuzda. Dolayısıyla biz gidemedik. Pasaportuma el konuldu. Ekte uçak biletlerimi görebilirsiniz. Ondan sonra da hemen ben savcılığa, yani anladık ki bir şey var, dilekçe vererek, aynı gün ifade vermek istediğimi belirttim. 14 Mart'ta bir kere daha cevap alamadık. 14 Mart'ta bir daha ve 18 Mart'ta bir daha dilekçe verdik. Ama 3 dilekçemize rağmen 1 gün sonra hayat durdu. Sabah 5.30- 6.00'da. Ben iki kızımla dediğim gibi yalnız yaşıyorum. Çok ilginç. İşte polisler eve geldi. Tam polisler gelmeden yani onlar kapıyı çaldılar.Allah'tan avukatımı arayabilmiştim, çünkü girince polisler hemen telefonumu aldılar. "Hiçbir şeye dokunmayın" dediler.
İşte çocuklarım ağlıyor, diyorum ki, "Bir su vereyim". "Hayır". İşte küçük kızım okula gidecek, "Hayır, kimse kımıldamasın, delil karartmayın" diyor sürekli Polis bey, komiser herhalde. O çok yani onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım. Bir tane kadın memur vardı en sonunda kızlarımla birlikte o da ağlıyordu. Dedi ki "Kaşe var mı". Dedim. "Ne kaşesi". "Şirket kaşesi" dedi. "Yok" dedim ben şirketin genel müdürüyüm kaşeyi ne yapayım? "Arayın evi" dedim, neyse evi arıyorlar filan. "Kimse yerinden kımıldamasın" filan dedi bize. Biz de böyle salonun ortasında pijamalarla duruyoruz. Kızlarım da haliyle ağlıyorlar ve ben yani bana sarılmak istiyorlar. "Sakın kimse birbirine dokunmasın" filan dedi. Dedim "Siz dedim mali suçlar için gelmediniz mi? Biz ne delili karartacağız?" Şey dedi polis; "Biz cinayet masadan geliyoruz" dedi. Öyle olunca benim kızlarım avaz avaz ağlamaya başladılar. Ben dedim "Ne cinayeti" dedim. Hayır dedi; "Şu an operasyon oluyor, polis kalmadı, biz geldik" dedi.
Tiyatro mu ya da kabus mu gibi desem o gerçekten polislerin gözlerindeki o şeyi hiç unutmayacağım, ama çok insani polis memuru daha vardı. O hatta sonra beni sağlık kontrolüne götürdüğünde başına bir şey gelmeyecekse, annemi aradı iki kere, benim konuşmama izin verdi, "kızınız iyi" dedi, sonra tekrar aradı. Allah razı olsun kendisinden. Ben o şekilde çıktım evden. Küçük kızım da son kez okuluna uğramış oldum. O döneceğimi düşündü tabi akşam. 15 ay geçti üstünden. Vatan'a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağım diye düşündüm.Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı, işte Fatoş geldi, Ceyda geldi. Tanımadığım bir sürü insan geldi. Sonra artık orada tabi hiç görmemişsinizdir muhtemelen görmeyin de inşallah nezarethaneyi ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz, çünkü Bodrum katı olduğu için hiç cam, pencere yok. Müthiş bir pislik var her tarafta. Artık kaçıncı gün bilmiyorum. Bir kadın memur geldi, "Arama yapacağız" dedi. Sırayla götürüyorlar bizi. Geriye getiriyorlar. Ben de gittim. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. "Soyun" dedi. "Nasıl yani" dedim. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. "Üstünü çıkar" dedi, "Üstünü çıkardım". Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, "Tamam" dedi. "Üstünü giyebilirsin."…
Devamı 👇
Ben 47 yaşında bir uzman doktorum. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuyum. Aslen Trabzonlu, doğup büyüdüğüm şehir ise Manisa. 21 yıllık meslek hayatımın 14 yılını Doğu Anadolu'da; başta Bitlis olmak üzere Van ve Cizre'de görev yaparak geçirdim.
Yıllar boyunca binlerce Kürt aileyle, binlerce Kürt kadınla karşılaştım. Şunu çok net gördüm ki; Kürt kadını her şeyden önce ailesinin, kültürünün ve onurunun temsilcisidir. Muayeneye çoğu zaman annesiyle, kardeşiyle, eşiyle ya da evladıyla gelirdi. Bunun sebebi bir doktora güvenmemek değil; yüzyıllardır taşıdığı örfün, edebin ve aile terbiyesinin bir yansımasıdır.
Bu yüzden Kürt kadınını konuşurken, onu siyasi tartışmalara ya da kişisel çıkarlara malzeme yapmak büyük bir haksızlıktır. Kürt kadını; yoklukta ailesini ayakta tutan, acıda dimdik duran, evladını büyüten, emeğiyle hayatı omuzlayan güçlü bir değerdir.
Bir insan konuşmadan önce sahip olduğu makamına, servetine ya da şöhretine değil; aynaya bakmalı, kendi ailesine bakmalı, kendi değerlerine bakmalıdır.
Çünkü bir toplumun namusu, kadınlarına gösterdiği saygıyla ölçülür. Kürt kadınının onuru da ne bir tartışmanın konusu olacak kadar küçüktür ne de birilerinin diline düşecek kadar değersizdir. O onur, yüzyıllardır dimdik ayakta duran bir halkın en kıymetli emanetidir. 🌹
Albania has officially drawn the
line, Sazan 'lsland is being cleared. In an stunning turn of events, Albanian authorities have
launched an active enforcement operation to kick
out foreign developers and private security
personnel occupying Sazan Island. The decisive
action marks a total collapse of the controversial €1.4 billion luxury real estate deal that aimed to turn the protected national marine reserve and
former military base into an exclusive private playground for global elites,
The eviction comes after four consecutive weeks of historic
hundred-thousand-strong protests that completely
shut down the capital city of Tirana, refusing to allow their native coastlines and ecologically sensitive wetlands to be privatized by foreign
investors, the Albanian public unified under a
single, unyielding demand: "Albania is not for sale, the courts faced with a historic political crisis, mounting
domestic fury, and a widening anti-corruption
investigation by special prosecutors (SPAK), the
government was forced to pivot, by deploying state forces to reclaim Sazan lsland, Albania has
sent a clear message to international billionaires
and foreign developers trying to bypass environmental protection laws, This historic victory for citizen-led activism proves that the collective voice of a nation can successfully overpower backroom corporate deals and protect sovereign land.
The people spoke, and the
government had to listen.
Çok ilginç bir haber düştü biraz önce New York Times’a…
İsrail, ABD’nin İran ile müzakere eden yetkililerine yönelik casusluk faaliyetlerini arttırmış.
Artan İsrail faaliyetleri ABD yetkililerinde alarma sebep olmuş.
Şöyle deniyor:
“Bazı Amerikalı yetkililere göre, İsrail'in ABD'nin İran'la yaptığı görüşmelerdeki pozisyonunu öğrenmek için yoğunlaştırdığı çabalar çizgiyi aştı.”
“İsrail, Trump'ın başmüzakerecisi Steve Witkoff, Pentagon'un en üst düzey yetkililerinden Elbridge A. Colby ve onun başlıca yardımcılarından Michael P. DiMino IV de dahil olmak üzere üst düzey Amerikalı yetkilileri gizlice dinleme çabalarını artırdı.”
🇺🇸🇮🇱 La confesión que lo dice todo.
Maya Ackerman, informática sionista, le dijo abiertamente al Comité Judío Americano.
“Debemos controlar las empresas de Inteligencia Artificial para poder imponer el relato de Israel al mundo entero.”
Lo dijeron sin vergüenza: quieren monopolizar la IA para censurar la verdad, manipular la opinión pública y seguir justificando el genocidio en Gaza, Líbano e Irán.
Ya no les basta con controlar Hollywood, los medios tradicionales y el Congreso de EE.UU.
Ahora también quieren controlar la Inteligencia Artificial para que nadie pueda cuestionar sus crímenes.
Esto es el proyecto sionista en su máxima expresión: control total de la narrativa.
Sayın Rahmi Koç’un katıldığı bir açılış töreninde anlattığı fıkra üzerinden kullandığı ifadeler, yalnızca kadın kimliğini değil, aynı zamanda köken ve ırk temelli ayrımcılığı da besleyen, toplumsal barış ve adalet duygusunu zedeleyen talihsiz bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Mizah ya da latife adı altında üretilen bu tür söylemler, toplumun bilinçaltındaki kalıp yargıları derinleştirmekte, ayrımcılığı, cinsiyetçiliği ve ırkçılığı normalleştirerek toplumsal bakış açısını zehirlemektedir. Bir ülkenin ve toplumun gelişmişlik düzeyi, sadece ekonomik büyüklüğü ile değil, kadına, farklı kökenlere ve insan onuruna gösterdiği ortak saygı ile ölçülür. Kamusal figürlerin dile getirdiği her kelime, toplumsal algıyı şekillendirme gücüne sahiptir ve bu sorumlulukla hareket edilmemesi, toplumsal ayrışmayı derinleştirmekten başka bir amaca hizmet etmez.
Gelecek Partisi Sosyal Politikalar Başkanlığı olarak, kadını nesneleştiren, ırk ve köken üzerinden insanı değersizleştiren her türlü ayrımcı, küçümseyici ve dışlayıcı dilin karşısında kararlılıkla duruyoruz. Toplum önünde olan her bireyi, kullandıkları üslupta çok daha yapıcı, birleştirici ve evrensel insan haklarını gözeten bir sorumlulukla hareket etmeye davet ediyoruz.
Adalet, eşitlik ve insan onuruna saygı zemininde, toplumsal bakış açısını bu tür ilkel kalıplardan arındırmak, kadınların ve tüm vatandaşlarımızın hak ettiği saygınlığı korumak adına mücadelemizi her platformda sürdüreceğiz.
@Ahmet_Davutoglu@GelecekPartiTR
7 çocuğunu şehit veren Gazzeli annenin anlattıklarını Kur'an okur gibi okuyun.
Zira bu insanlar da Allah'ın yaşayan ayetleri...
"Bütün çocuklarım okul birincisiydi, refah içinde büyümüşlerdi. Ancak o iki ay boyunca, önlerine koyduğum ebegümeciyi veya bir çeyrek hayvan yemi ekmeğini yerken çocuklarımdan hiçbiri bir gün bile 'neden' deyip şikayet etmedi, daha fazlasını istemedi. Bu şikayetsizlik, direnişimizin mayasıdır."
https://t.co/YhueWe5lN2
One of the most horrifying scenes in human history has been revealed.
When Israel forced thousands in Gaza to collect flour mixed with sand due to severe famine.
A moment the world must never forget.
🔴'Mağdurdan zalime dönüşen bu hali görmek; yalnızca zihne değil, vicdana da ağırlık yapıyor. Bir zamanlar vesayet düzenini, siyasal meşruiyet krizlerini, devletin topluma tepeden bakan dilini eleştirenler; bugün eleştirdikleri yapının daha merkezileşmiş, daha müdahaleci ve çoğu zaman daha sert bir versiyonunu inşa ettiler.'
🔴'Siyaset alanının genişlemesi demokratik bir ihtiyaç ve toplumsal zorunluluk iken, iktidar vaktiyle sıkça şikayet ettiği bir tür depolitizasyon hali istiyor. Yani bir tür olan biteni kabul etmiş; seçimden seçime oy kullanmaktan başka yurttaşlıkla bağı kalmamış ve her türlü baskıcı uygulamayı kendine değmedikçe sorun etmeyen bir toplum.'
🔴'Artık insanlar sürekli iç düşman hikâyeleri dinlemek istemiyor. Sürekli kriz atmosferinde yaşamak istemiyor. Sürekli kendilerine sabretmeleri gerektiğinin söylenmesini istemiyor. Adalette, refahta, eğitimde, temel haklarda eşitlenmek istiyorlar. Çocuklarına gelecek kurabilme hayalini kaybetmek istemiyorlar. Ülkenin kaynaklarının birilerinin kısa süreli rantları için heba edilmesini istemiyorlar. Ve en önemlisi kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar.'
🔴'İşte tam da bu yüzden mesele CHP’nin iç meselesi değil; demokratik siyasetin meselesi haline geliyor. Çünkü siyaset alanının daralması bir tek muhalefeti küçültmüyor. Ülke, kamusal alan, düşünme kapasitesi, çözüm üretme kapasitesi küçülüyor. Siyasetin, temsilin daraldığı ülkede; refah da, huzur da, toplumsal barış da sağlanamaz. Bugün yaşadığımız ekonomik krizin de, adalet krizinin de, yönetim krizinin de temelinde tam da bu var.'
🔴'Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi zamanla Meclis’i zayıflattı, siyasi partileri işlevsizleştirdi, kurumları kişiselleştirdi. Partinin çıkarı ile ülkenin çıkarı arasındaki çizgi giderek silikleşti, hatta bu ikisi artık zıt yönlerde ilerliyor. Yargı ise hak arama mekanizması olmaktan çok siyasal alanı iktidar için düzenlerken yönetim krizi oluşturan bir mekanizmaya dönüştü. Yönetim krizi büyüdükçe meşruiyet aşınıyor. Meşruiyet aşındıkça daha fazla baskı devreye giriyor. Ve böylece kendi kendini besleyen bir kısır döngü ortaya çıkıyor.'
🔴'Toplum gerçekten “millet” olmak istiyor. Bugün yaşadığımız siyasal gerilimin özü tam burada yatıyor. Bir tarafta siyasetin alanını daraltarak, devlet gücüyle ömrünü uzatmaya çalışmayı istikrar, beka olarak sunan bir anlayış ve destekçileri; diğer tarafta ise herkes için siyaset alanını, özgürlükleri, imkanları arttırmak isteyen bir anlayış var.'
🔴'Hepimize yorgunluk olarak dönse de hem yakın tarihten hem de geçmiş dönemlerden bildiğimiz şey şu; milleti bastırarak, yok sayarak büyük devlet olunmaz, toplum susturularak birlik kurulmaz, hukuk araçsallaştırılarak adalet tesis edilmez. Devlet gücünü millete karşı kullanılarak kalıcı meşruiyet üretilemez: ‘Devletle millet karşı karşıya geldiğinde kazanan hep millet olur.’'
https://t.co/jkRAAb0cbi
"Soy de las Naciones Unidas y vine del Líbano hace 2 semanas, como nadie hizo nada en Gaza, Israel está haciendo lo mismo en Líbano, no han dejado ni un pueblo en pie. 3 compañeros mios fueron asesinados y a nuestro gobierno le importa una mierda".
Un trabajador de la ONU en Canadá, denuncia el genocidio de "Israel" en Líbano y Gaza mientras enfrenta a la policía canadiense que reprime a los manifestantes que protestan contra los sionistas en las calles.
🔴Lebanese Ministry of Public Health:
3,516 civilians killed and 10,674 wounded in Israeli attacks since March 2nd.
130 of those killed were medical professionals, including two paramedics targeted and killed today.
Kurultay'da oylar satın alındı,
o yüzden kaybettik diyenler Kurultaya gitmemek için,
oyları satın almakla suçlanan gurup ise Kurultay için çırpınıyor.
Aklını, şahsiyetini satılığa, pazarlığa çıkarmamışlar için apaçık bir tablo.
Oylar gibi,
demek ki şahsiyetler de satılık!
"Aralarında felçli ve 95 yaşındaki birinin de bulunduğu üç adam evlerinde yakılarak öldürülmüştü.
Bu Milosevic'in Birleşmiş Milletlere ve NATO'ya cevabıydı.
Bosna'da şahit olduğumuz katliama bir daha izin vermeme yeminimi düşündüm."
Netanyahu ile işbirliği ve çiğnenen yeminler!