Sistem senin kurtulmandan kazanmaz, kendisine muhtaç kalmandan kazanır.
Bankalar borcunu kapatmanı istemez.
Borcu borçla çevirmeni, ömrün boyunca faiz ödemeni ister.
Büyük ilaç şirketleri tamamen iyileşmiş insanlardan değil, her ay aynı ilacı almak zorunda kalan hastalardan para kazanır.
Silah şirketleri barışta küçülür.
Yeni düşmanlar, yeni tehditler ve yeni savaşlar ortaya çıktıkça milyarlarca dolarlık siparişler alır.
Ana akım medya seni bilgilendirmekten değil, korkutup ekranın başında tutmaktan kazanır.
Bu yüzden sana hakikati vermez.
İşine yarayacak kadar bilgi, hareketsiz kalacağın kadar korku verir.
Hükumetler bütün bu düzeni kanunlarla korur.
Oy verdiğiniz partiler değişir
Sloganlar değişir.
Bayraklar değişir.
Fakat bankalar, ilaç şirketleri, silah üreticileri, medya patronları ve büyük sermaye her hükumet döneminde kazanmaya devam eder.
Çünkü siz aşağıda birbirinizi yerken onlar yukarıda aynı masaya oturur.
Sen sağcıyla solcuyla kavga edersin.
Dindarla seküler birbirinin boğazına sarılır.
Milletler, mezhepler ve ideolojiler kırıntılar uğruna dövüşür.
Bir grup multimilyarder ise ışıltılı villalarından ekonomik olarak çöken insanlığın çaresizliğini keyifle seyreder.
Sonra özel jetleriyle Davos’a gidip sana daha az tüketmen, daha az şeye sahip olman ve yeni düzene uyum sağlaman gerektiğini anlatır.
Kendileri toprağın, şirketlerin, verinin, medyanın ve üretim araçlarının sahibidir.
Sen hiçbir şeye sahip olmayacaksın.
Evini kiralayacaksın.
Aracını kiralayacaksın.
Yazılıma, müziğe, filme, depolamaya ve çalışmak için kullandığın araçlara her ay yeniden para ödeyeceksin.
Ödeme yapamadığın gün hayatına açılan kapılar kapanacak.
Geleceğin kölesinin ayağında zincir bulunmayacak.
Her ay yenilemek zorunda olduğu abonelikleri bulunacak.
Bu sistem sizin bolluk ve bereket içinde yaşamanız için tasarlanmadı.
Borçlanmanız, tüketmeniz, korkmanız ve itaat etmeniz için tasarlandı.
Hayatınızın sahibi olmanızı istemiyorlar.
Hayatınızı yöneten sistemin düzenli müşterisi olmanız istiyorlar.
Dünya Ekonomik Forumu’nun ekranlarından yayılan gelecek tasavvuru her şeyi tek cümlede anlatmıştı.
“Hiçbir şeye sahip olmayacaksınız ama mutlu olacaksınız.”
Onlar her şeye sahip olacak.
Sizden ise buna mutlu olmanız beklenecek.
İnsanlık 6. Partı kazanabilecek mi?
Başlangıçta her şey o eşsiz Kaynaktan, Tanrı çekirdeğinden süzüldü. Sonsuz ve yaşayan bir ışık dalgasıyla aktı tüm yaratılış... Bizler, o devasa okyanustan kopan ama hala okyanusu içinde taşıyan damlalarız. ✨ #Yaratılış#Bilinç#Kaynak
Her şey "O" noktadan başladı: Tanrı çekirdeği. 🌌 Sonsuz yaşayan ışık aktı ve evren bu nurla dokundu. Unutma; içindeki ışık, o ilk kaynağın imzasını taşıyor. #Farkındalık#Işık#Spiritüel
"Evren, Bilinç’in aşkla buluştuğu o kutsal boşlukta yankılanan bir kalp atışıdır; geri kalan her çatışma, sadece yuvaya dönmeye çalışan bir parçanın sesidir."
Her yaratılış yıkım ister. Her dönüşüm kayıp ister. Geride bir şey bırakmadan olamazsınız. Evren denge üzerine çalışır ve buna ister fizik, ister karma, ister kader, ölçekler her zaman sonunda eşitlenir.
Bilgelik mi istiyorsun? Cehaletini kaybet. Barış mı istiyorsun? Kalp kırıklığı riski. Yeniden doğmak mı istiyorsun? Önce ölmelisin. Geçmişinin ölümü, yanılsamalarına, artık sana hizmet etmeyen kendine.
Boşver be yaşı başı...
Yüzündeki çizgileri, saçında ki beyazı.
Kaç bahar daha göreceğin meçhul ömründe.
Fazla kurcalama hayatı.
Gül gülebildiğince,
Sev sevebildiğince,
Yaşa yaşayabildiğince...
Can Yücel…
Günaydın…
Yukarı çıktıkça sadece hava soğumaz; "tür" de değişir.Aşağıda sürüngenler ve böcekler kalabalıktır. Zirvede ise sadece birkaç kartal ve bolca rüzgar vardır. Yalnızlıktan şikayet etmeyi bırak; bu "Zirve Hastalığı"dır. Eğer etrafın boşaldıysa, bu senin yükseldiğinin kanıtıdır. Eski arkadaşların senin yeni dilini konuşamıyor. Onlar yerde sürünüyor, sen uçuyorsun. İletişim kopması doğaldır. Onları yanına çekmeye çalışma; düşersin. Ya onlar kanat çıkaracak (ki bu zor) ya da sen o sessiz, soğuk ama muhteşem gökyüzünde tek başına süzülmenin tadını çıkaracaksın.
"Başkaları üzülmesin diye kendi gerçeğinizi yok saydığınızda, bedeniniz size savaş açar"
Ne demek şimdi bu?
Bu cümle belki farklı formlarda karşınıza çıkmıştır ama hikayesi bayağı bayağı bilimsel kanıtlara dayanıyor.
Anlatayım.
Geçenlerde benim boyun fıtığı için MR sırası beklerken hastanenin dergisinde Dr. Gabor Mate isimli doktorla ilgili bir yazı okudum.
Daha önce duymamıştım kendisini ancak sanıyorum tıbbi mevzulara farklı bakış açıları sunmasından dolayı bayağı ünlüymüş.
Kendisinin "aşırı iyilik hastalığı" diye bir teşhisi var.
AŞIRI İYİLİK HASTALIĞI
Teşhis şöyle, diyor ki,
-ben yıllarca yoğun bakımda ölüm döşeğindeki hastalarla ilgilendim.
-Özellikle MS gibi, ALS gibi AS gibi otoimmün (vücudun kendi sağlıklı hücrelerine saldırması) hastalık taşıyan binlerce hasta gördüm.
-Hepsinin tek bir ortak özelliği vardı: "asla hayır diyememek, duygularını dışa vuramamak".
-Hepsi diğerlerinin "melek gibi insan" dediği türden insanlardı.
-Herkesin yükünü sırtlanmak, kendi has öfkesini bastırmak ve sürekli başkalarını memnun etmeye çalışmak hep yaptıkları standart davranış kalıbıydı.
-Sonra araştırdım ki, Bu aşırı iyilik bir erdem değil, bir hayatta kalma stratejisiymiş.
-Bu insanlar çocukluklarında şu mesajı almışlar: "Sen ancak uslu durursan, sorun çıkarmazsan ve itaat edersen sevilirsin"
-Bu çocuklar büyüdü ve yetişkinliklerinde asla hayır diyemeyen, öfkeyi içinde yaşayan ama dışarı yansıtamayan, başkalarının sorumluluğunu ve duygusal yükünü sırtlayan, kendi yorgunluğunu saklayıp "ben hallederim" deyip öne atılan kişilere dönüştü.
-İşte dışarı vuramadığınız, dışarı atamadığınız, dışarıda güvenli bir ortamda tüketemediğiniz her enerji içe dönüyor.
-Bağışıklık sisteminiz, dışarıdaki tehdide (sizi üzen kişiye veya olaya) "Hayır" diyemediği için, kafası karışıyor ve kendi dokularına saldırmaya başlıyor.
-Bastırılan her sağlıklı öfke, bağışıklık sistemini baskılayan bir stres hormonu (kortizol) seline dönüşüyor.
-Yani, vücut sizin diyemediğiniz "Hayır"ı, bir hastalıkla "HAYIR" diyerek dışarıya haykırıyor.
Ben bu makaleyi okuyunca aydınlandım. Evet tabi bu tarz kişilerin sağlıklarının tehdit altında olduğunu az çok biliyordum ancak sanki kafamda farklı farklı noktalarda bekleyen bilgiler, yeni bilgilerle birlikte linklendi ve derli toplu bir şekilde yeni bir bilgiye dönüştü.
Sizlerle de paylaşmak istedim.
Bu konu önemli, hiçbir şey sizden ve sağlığınızdan daha önemli olamaz.
Kendinizi üzmeyiniz. Hayat kısa, kuşlar uçuyor.
Ne batıyorsun ne çıkıyorsun. Aç değilsin ama tok da sayılmazsın. Standartların fena değil ama aslında korkunç bir illüzyonun içindesin.
Buna "Konforlu Fakirlik" deniyor.
Seni bu halde tutan 4 temel sebebi yazıyorum. İşte modern köleliğin şifreleri:
1. Gelir Tuzağı
Çocukluğundan beri girdiğin her bina, oturduğun her okul sırası seni tek bir şeye hazırladı: Maaşlı bir çalışan olmaya.
Okul sana değer üretmeyi öğretmedi. "Emir almayı" ve "sürdürülebilir personel" olmayı öğretti. Bu Sanayi Devrimi’nden kalma bir tasarım. Sistem senin kendi işini ve sistemini kurmanı değil, başkasının kurduğu çarkı döndürmeni istiyor.
Buradaki en büyük hata: Maaşı ilerleme sanmak.
Maaşın artıyor. Unvanın "Senior/Müdür" oluyor. Araban yenileniyor. Hissiyatın "yükseliyorum" yönünde. Oysa yapısal olarak hiçbir şey değişmedi.
Hala zamanını satıp para alıyorsun. Ve zamanın bileşik getirisi yoktur. O gün çalışmazsan, o gün para yok.
Maaş seni hayatta tutar. Mülkiyet ise özgür kılar.
Sistem seni “konfor" ile uyuşturuyor. Düzenli yatan maaş, kafesin. Risk almanı, kendi sistemini kurmanı engelleyen en büyük uyuşturucu, ayın 1'inde yatan o paradır. O da zamanında yatıyorsa.
2. Tüketim Tuzağı
Gelirin arttığı an, sistemin devreye giren ikinci refleksi: Giderlerini de artırmak.
Sen sorumsuz değilsin. Sistem, senin artan parana çökülecek şekilde dizayn edilmiş.
Maaşın artınca marketin değişir. Telefonun modeli yükselir. 8K video çeken telefon alırsın ama iCloud saklama alanın dolar. Aboneliklerin sayısını bile bilmiyorsun.
Taksitler, "kendini ödüllendir" yalanları, mikro ödemeler.. Bunlar harcama gibi gelmez. Ama aslında konfor bir üründür. Senin artan maaşın ise o ürünün yakıtıdır.
Şirketler senin servet biriktirmene izin vermez. Gelir fazlanı anında emerler. Ailenden daha iyi yaşıyorsun, daha lüks yiyorsun ama finansal durumun daha büyük risk altında. Durduğun gün düşersin.
3. Vergi Tuzağı
Bordrona baktığında gördüğün o devasa kesinti tesadüf değil. Devlet için en kolay av maaşlı çalışandır. Kazancın bellidir. Kayıt altındadır. Kaçamazsın. Daha para eline geçmeden kesinti yapılır.
Sistemin finansal yükünü, kaçamayanlar ve kaçınamayanlar sırtlar.
Peki ya "Sermaye Sahipleri"?
Onların kuralları farklıdır. Şirketler masraf gösterir. Karı yatırıma dönüştürür. Vergiyi öteler. Sermaye hareketlidir, sıkıştırırsan başka ülkeye kaçar.
Ama emek yani sen kaçamazsın.
Az kazandığın için değil, yakalanması en kolay av olduğun için en çok vergiyi oransal olarak sen ödüyorsun. Sermaye birikimin olmadığı için de sınıf atlayamıyorsun.
4. Zaman Tuzağı
Parayı yerine koyarsın ama zamanı asla.
Çoğu iş "çıktı" odaklı değil, "mesai" odaklıdır. İşini erken bitirsen de o ofisten çıkamazsın. Şirket senin verimliliğini değil, varlığını satın almıştır.
Üstüne trafiği, metrobüsü, bitmeyen toplantıları, mail trafiğini ekle.
Eve döndüğünde pilin bitmiştir.
"Geleceğimi kurayım, yeni bir beceri öğreneyim" diyecek halin kalmaz. Tek istediğin uzanmaktır.
Sistem de bunu ister.
Yorgun insan itaatkardır.
Düşünmeye vakti olmayan insan, kaderini değiştiremez.
Boş vaktinde ne yapıyorsun? Kaydırıyorsun. İzliyorsun. Tüketiyorsun.
Zamanın işgal altındayken geleceğini inşa edemezsin.
Kanınızdaki şekere diyabet denir.
Beyninizdeki şekere demans denir.
Dişlerinizdeki şekere çürük denir.
Karaciğerinizdeki şekere yağlı karaciğer denir.
Hücrelerinizdeki şeker oksidatif strestir.
Cildinizdeki şekere yaşlanma denir.
Sağlıklı bir yaşam için şekerden uzak durun lütfen.
Doç.Dr. Zeliha Bürtek:
“Ekonomik kriz adıyla sürekli bizi kandırıyorlar. Bunun adı Ekonomik Kriz değil.
Türkiye’de ekonomik kriz yok. Sosyal dönüşüm var.
Sosyal dönüşüm ile bir toplumu rahat bir şekilde istediğiniz yere götürebilirsiniz.”
Durumu kabul edin ve yolunuza devam edin. Hayat, direnç gösterdiğimizde ağırlaşır. Kabullendiğimizde hafifler. İlerlemek, bazen her şeyi olduğu gibi kabul etmekle başlar. Nehirler yol bulur ve denize varır.