-Sen Gültekin Avcı'nın nesi oluyorsun?
-Babasıyım
İzmir'de yargılandığı davada Ağır Ceza Reisinin yaşlı babacığıma tuhaf sorusu.
Karalanmış ismim,
kara bir pelerin gibi örtmüştü babamın masum yüzünü.
Oysa benim davalarım İstanbul'daydı.
Babamın davasıyla ve mahkemesiyle zerrece ilgisi bulunmayan davalar.
Böyle bir soru neden sorulur babama?
O zamanlar az çok tanınan bir insandım.
Bu soru aslında bir kimlik sorusu değildi.
Elbette ki kaderin kapıyı çalmasıydı.
O mahkeme salonu…
Ben orada yoktum, ama babacığımı solduran o salonda en çok ben vardım.
Anladım ki;
Ben artık yalnız kendim değildim.
Ben, babamın yargılanma sebebiydim.
İşte o an…
Bir kelime, bir hükme dönüştü.
Bir bağ, dosyada görünmeyen "psikolojik bir delil"e dönüştü.
Yaşlı bir baba üstünde oğlunun ismi yazan zincirlere vuruldu.
Oysa babacığımın dosyasında "cemaat mensubudur" diyen iki tanıktan başka hiçbir şey yoktu.
O tanıklardan birisi de başka davalarda yalan tanıklık yapmaktan tutuklandı.
Ama bir şey değişmedi.
Benim ismim yaşlı babacığımın 7,5 yıl hapse mahkum olmasına yetti.
Bir evlat için en ağır yük nedir bilir misiniz?
Varlığının ve isminin başkasına yük olması ihtimali.
Benim değersiz ismim…
Babamın kaderine eklenmiş bir dipnot gibi değil,
kara bir mühür gibi çöktü.
Ve insan, işte tam orada parçalanır:
Ne kendini silebilir,
ne sevdiğini kurtarabilir.
Yorgun kalbimde hala şu cümle yankılanıyor:
“Ben olmasaydım, belki o özgür olacaktı…”
Hapiste solan 9 yılımdan daha ağır bir düşüncedir bu.
Babacığım asla bir nedamet veya şikayet emaresi göstermedi.
O huzurlu ve kararlıydı.
Ve benden hep razıydı.
Ama ben hala mahkemenin o lüzumsuz
ama bir o kadar da manidar sorusunda kilitli kaldım.
Kader elbette.
Ama tecellinin zahiri sebebinin benim ismim olmasıyla kanıyorum hala.
Şimdi düşünüyorum da…
Benim ismim
onun puslu hücresine kapanan kapı mıydı?
Benim yazdıklarım,
onun ömründen çalınan yıllar mıydı?
Bir insanın ömrü yaşadığı yıllarla değil,
kaybettiği yıllarla ölçülür bazen.
Babamın kaybettiği yılların içinde,
benim kanayan adım var.
Ama yine de…
Her şeyin altında, sarsılmaz bir şey duruyor:
Babam beni inkar etmedi.
Beni bir yük gibi taşımadı, bir suç gibi saklamadı.
Beni söyledi.
Açıkça. Saklamadan. Titremeden.
“Babasıyım. O benim oğlum."
Şimdi 78 yaşında hapiste Alzheimer emareleriyle zamandan ve hatıralarından düşüyorsun sevgili babacığım.
Oğlunun ismi senin hayatını soldurdu.
Bir gün seni solduran o ismi de unutacaksın.
İçimde iki yangın var.
Biri geçmişin “keşke ben olmasaydım” diyen yangını.
Diğeriyse istikbalin “ya beni unutursa?” diyen alevleri.
Babam bir gün her şeyi unutsa bile o cümleyi ben unutmayacağım.
“Babasıyım. O benim oğlum."
Belki o hatırlamayacak,
ama ben onun hatırlayanı olacağım.
Yaşarsam onun yerine ben taşıyacağım hafızayı.
Onun yerine ben söyleyeceğim:
“Ben onun oğluyum.”
Bir gün bu hikaye anlatıldığında, ben bana yüklenen suçları değil, bu cümleyi hatırlayacağım:
Bir baba vardı
oğlunun ismini yük değil, kimlik olarak taşıdı.
Ve ben…
O gün anladım ki
insanı yakan şey felaketler değil
sevdiklerinin kaderinde kendini görmektir.
Bu dünya bize göre değil baba.
Gidelim buralardan...
9 yıl 2 aylık hapisten döndüğüm gecenin sabahında
78 yaşındaki babamı götürdüler
Kalktığımda gitmiş
Sabah polislerle giderken "Gültekin'i uyandırmayın çocuk daha yeni geldi" demiş
Cinnet kapıda nöbet tutuyor
Bir çürük beden eve atılırken
yaşlı ve masum başka bir beden alınıyor.
Yaşlı babacığım 78 yaşında hala hapiste.
Duyduğuma göre babamda Alzheimer belirtileri varmış.
Haftalık ziyaretçi görüş saati 1 saat olduğunu unutmuş ve ziyarette anneme "görüş iki saatti değil mi" diye sormuş.
Ve kardeşimin oğlu 2-3 yıldır mühendis olduğu halde onun hala fakültenin 3. sınıfında olduğunu sanıyormuş.
78 yaşında yaşlı ve hasta bir adamdan ne isterler?
Sadece babamı anmaktan da utanıyorum
zira babam gibi nice yaşlılar var.
Ama o benim babam ya.
Beni yetiştiren adam ya.
Bana kitap aşkını öğreten ustam ya.
Savcıyken yanlış bulduğu şahsi bir tavrımdan dolayı beni makamımda fırçalayan ve haddimi bildiren bilgem ya.
Kulağı büyük ölçüde işitmiyormuş, anneciğim kulak cihazı almayı düşünüyordu.
Başında bir şişlik çıkmış.
Anlayacağınız babacığım hasta...
Benim 9 yılım soldu gitti,
babamın ömründeki son sahneler hapiste yıkılıp gidiyor...
Babam artık bir mahkum değil,
zamana emanet edilmiş bir hatıra gibi…
Ama ne hazin ki hatıralarını bile yavaş yavaş kaybederek.
Kulağı dünyaya kapanırken,
dünya ona daha sert bağırıyor.
O artık zamanı karıştırmıyor
sadece zaman onu yavaş yavaş silmeye başlıyor.
Bir saatlik görüşü iki saat sanması bir unutkanlık değil;
insanın zamana tutunmaya çalışırken parmaklarının kaymasıdır.
Çünkü insan, sevdiğiyle geçirdiği zamanı uzatmak ister akıl giderken bile kalp süreyi büyütür.
Bir dede düşünün…
Torununun büyüdüğünü unutmuş.
Ama bu unutmak değildir aslında.
Hatıraların donduğu o vahim durak.
Bazı insanlar geçmişte yaşamaz;
geçmiş, onların içinde donup kalır.
Torunun hala üçüncü sınıfta…
Çünkü onun zihninde hayat hala orada güzel.
Ömrünün son perdesinde,
en çok evladına yaslanması gereken zamanda,
hapishanenin puslu duvarlarına yaslanıyor.
İnsan yaşlanınca çocuklaşır derler.
Ama çocuklaşan bir insanın hapse atılması,
insanlığın yetişkinliğini kaybettiğinin ilanı değil mi?
Her yaşlı ve hasta mahkum,
bu çağın alnına yazılmış ayrı bir utançtır.
Bazı ölümler mezarda olmaz.
Bazı ölümler, hafızanın silinmesiyle başlar.
Bir insanın adını unutması,
aslında dünyanın onu unutmaya başlamasıdır.
Ve en acısı da o hala yaşıyorken.
Babam artık günleri saymıyor;
günler onu sayıyor… eksilterek.
Keşke hapisten hiç çıkmadan senin yerine de yatabilseydim baba.
Zaten hapisten çıkmayı hiç tasavvur etmemiştim.
9 yıla 4 yıl daha ekler hiç olmazsa ömrünün sonbaharında seni oralara düşürmezdim.
Yazık ki böyle bir uygulama yok.
Ama nobran zaman ve mekanın hikayesi bu.
Ben yanarken sen kanıyordun.
Şimdi sen yanarken ben kanıyorum.
Değişmeyen iki şey var: yanmak ve kanamak.
Biliyorum…
Yaşarsam ve yaşarsan belki bir gün beni tanımakta zorlanacaksın.
Belki adımı hatırlamayacaksın.
Ama şuna inanıyorum:
Sevgi, hafızadan önce başlar
ve hafızadan sonra da bitmez.
Ve ben hala oradayım.
O demir kapıların önünde,
o bir saatlik görüşün içinde,
o yarım kalan cümlelerin arasında…
Çok sayıda failin olduğu suçlarda en zayıf halka insan faktörüdür! Sorgulamalarda “korku, vicdan, ceza indirimi umudu, diğer suçlularla anlaşmazlık” gibi pek çok hususdan dolayı, suçlulardan bir ya da bir kaçı suçunu itiraf eder! Bir kişi konuştuğunda bile zincir çözülür! Sanık ifadelerindeki çelişkiler gün yüzüne çıkar! Gerisi çorap söküğü gibi gelir! En karanlık olaylar aydınlatılır! Bu yüzden kriminolojide “kusursuz suç yoktur”denilir. Bu sözün temelinde suçluların hata yapması, zamanla konuşması ve kendini ele vermesi olgusu vardır!
15 Temmuz’dan sonra aradan 10 yıl geçti! Onbinlerce asker “suçlu” denilerek tutuklandı! Binlercesi müebbet aldı! Zulmün her türü, işkencenin her tonu yapıldı! Eşleri, çocukları ile tehdit edildiler! Tek kişilik hücrelerde yıllarca tutuldular! Ancak birisi de çıkıp, 15 Temmuz’u biz yaptık demedi! Birisi çıkıp da bu suçu biz işledik, ben de dahil oldum demedi! Onbinlerce sayfalık ifadelerde bir biri ile çelişen bir durum ortaya çıkmadı! Verilen ifadelerin hepsi terör ihbarı alındığını, bir asker olarak komutanlarının emirlerini uyguladıklarını, Hulusi Akar ve Kuvvet Komutanlarının orduyu tuzağa çektiğini, onlara kumpas kurduğunu anlattı!
Yapılan teknik incelemeler, balistik analizler, parmak izi taramaları, ortam dinlemelerinin hiç birinde, 15 Temmuz’a yönelik bir hazırlık ortaya konulamadı! Darbe planı bulunamadı! Tutuklamalara dayanak olarak gösterilen “Yurtta Sulh Konseyi”nin olmadığı mahkeme kararı ile sabitlendi! Çatı davası çöktü! O gece kullanılan bazı silah ve mühimmatların TSK envanterinde bulunmadığı ortaya çıktı! Video görüntülerinde Genelkurmay karargahında, radikal terör örgütü mensuplarının görüntüleri belirlendi! Marmaris’te Erdoğan’ın oteline operasyon düzenleyen helikopter ve silahlı grupların varlığ�� kanıtlandı! 15 Temmuz gecesi ve sonrasında karargahlarda kayıt yapan kameraları parçalayan, delilleri yok eden polis/jandarma görüntüleri ortaya çıktı! Şehit yakınları, Boğaz köprüsünde ateş açanların asker değil, keskin nişancıların olduğunu, ancak kendilerine susmaları talimatı verildiğini itiraf etti!
Meclis Araştırma Komisyonu raporu bu gerçekleri ve olayın asıl faillerini ortaya koyduğu için yayınlatılmadı! O geceye dair her bir detayı bilen, suçun aydınlatılmasında kilit rol oynayacak Hulusi Akar ve Hakan Fidan mahkemelere getirtilmedi! Sanıkların da olduğu ortamda ifadeleri alınmadı! Çapraz sorguya alınmadı!
Peki neden!
Çünkü cinayet masum insanların üstüne yıkıldı! Çünkü asıl suçlular değil, olayla hiç bir ilgisi olmayan, birliğinin ve ülkenin güvenliğini sağlamak için, verilen emri tereddütsüz dinleyen askerler tutuklandı! Çünkü olay aydınlatılmaya değil karartılmaya çalışıldı! Çünkü deliller toplanmaya değil yok edilmeye uğraşıldı! Çünkü gerçekler örtüldü!
Çünkü kahraman sanılanlar asıl suçlu ve hain, “hain” denilenler ise masum ve gerçek kahramanlardı!
Son on yıldır tutuklu olan General/Amiraller de Erdoğan’ı Suriye konusunda uyarmıştı! “Suriye’ye girersek, büyük bir göç dalgası ile karşılaşırız, terör örgütleri ile karşı karşıya geliriz ve İsrail’in ekmeğine yağ süreriz”demişlerdi.
Ancak Erdoğan dinlemedi! 15 Temmuz’dan 45 gün sonra TSK Suriye’ye sokuldu! Yüzlerce şehit verdik! Milyonlarca göç aldık! Sınır güvenliği yok oldu! Göçmenlere 50 milyar doların üzerinde para harcandı! Suriye’de İsrail’in istediği bir yönetim başa geçti! Suriye’nin güneyi, Golan Tepeleri İsrail’in kontrolüne girdi!
Türkiye’nin çıkarlarını, ülkenin güvenliğini düşünen komutanların ne kadar haklı olduğu ortaya çıktı! Buna rağmen o gerçek kahramanlar “hain” ilan edildi! Ülkeyi bu hale sokanlar gerçek hainler ise “kahramanım” diye ortada dolaşıyor!
"Darbeci" dediniz, beraat etti.
"Yönetici" dediniz; emir -komuta içerisinde örgüt ilişkisi tesbit edilemedi diye gerekçeli karar yazdınız.
Kaçma şüphesi zaten yok.
BM kararında, yargı önüne bile çıkarılamaz, diyor.
70'ini aştı.
Babam niye hapiste?
Artık #AliUnalEvineDonsun
Ayşem benim, canım kardeşim.
O'nun da yaşı 40'a ulaştı ama hâlâ o kadar masum ki, bebek gibi resmen.
Bebek gibi ama her yönden öyle nerdeyse.
Yani bakım, ilgi yönüyle de...
Annem çok zorlanıyor ve Ayşe hep "Babam gelşin, Babam gelşin diyor.
Ayşe üzülmesin
#AliÜnalEvineDönsün
Ali Ünal; kıymetli Babam,
10 yıldır hürriyetinden mahkum edilmiş vaziyette, hapiste.
70 yaşını aştı.
Daha ne kadar orada kalacak?
Hiçbir şekilde kaçma şüphesi olmayan, suçlandığı "darbe teşebbüsü"nden beraat eden Babam çok geç olmadan #AliUnalEvineDonsun
Türkiye'de ilk olaylar başladığı zaman bile Ülke'yi terk etmeyi düşünmeyen, elindeki yurtdışına gitme imkanlarına rağmen Türkiye'de kalan, %100 masum olan ve hiçbir şekilde "kaçma" şüphesi bulunmayan, yeri yurdu belli Babam artık evine, hasta kızına
#AliUnalEvineDonsun
Babam 10 senedir hasta, doğuştan özürlü olan, Babama çok ama çok düşkün olan, Babamsiz adeta nefes alamayan kızından, kız kardeşimden ayrı.
Onu çok özlüyor.
Kız kardeşim de Babamı çok özlüyor.
Çok geç olmadan #AliUnalEvineDonsun
Hergün paylaşalım
Cezaevlerinde 15 Temmuz bahanesiyle müebbet hüküm giymiş 3000 kişi var!
Bu insanlar çürüyor, aileleri perişan!
Bunu önemseyen herkes elini taşın altına koymalı, bu korkunç sorun için çözüm üretmeye çalışmalı!
Onları kaderine terk edemeyiz!
Bu bir feryattır!
Zaman-Son yazı?
Ahmet Turan Alkan
05 Mar 2016
Bu okuduğunuz muhtemelen saçma-sapan bir yazı olacak (fonda ‘öteki yazıların de öyle değil miydi!' sesleri), evet muhtemelen öyle olacak çünkü şu an itibariyle gazete merkezinde bir arkadaşın bilgisayarında yetiştirmeye çalıştığım bu satırlar, bu gazetede okuyacağınız ‘son yazı' olabilir.
Durum şöyle: Kayyım ve sair enkaz ekibinin gazeteye ulaşmak üzere yolda olduğu bilgileri geliyor. Editörüm de, yarınki gazeteyi kayyımcı enkaz ekibin keyfine bırakmamak için erken baskıya girmek derdinde. Ah bu gazeteciler!
Aşağıda ise gazete çalışanları ‘direniş pankartları'yla, işlerine son verip meslek dışı bırakarak gazeteyi göçertecek yıkım ekibini bekliyorlar. Enkazcıların birkaç protesto sloganı ve pankartı görünce pişman olmasını beklediklerinden değil: ‘İşte o gün biz doğru tarafta, haklıların yanındaydık' diyebilmek için.
İtiraf edeyim ki, sayıları fazla değil ama tarihe şahitlik ediyorlar. Türkiye'de bırakınız hukuku, kanunun bile kalmadığı günün tutanağında onların da imzası olacak.
Haliyle bu akıbeti belirsiz yazıyı sıra gözetmeksizin bir takım kurum ve kişilerin azız hatıralarına adayarak tamamlamak istiyorum.
Başta, bize bu emsalsiz tuhaf ve saçma-sapan günü yaşatmak için, taa nerelerden erinip üşenmeyerek resmi mercilere emirle karışık talimatlar yağdırıp gazetemize zorla kayyım atanması için elinden geleni ardına koymayan aziz reisicumhurumuza…
Yüzünü gördükçe, bana Yunan tragedyalarındaki çifte karekter maskesini hatırlatan; gülen yüzüyle insan haklarından, basın hürriyetinden ve demokratik değerlerden bahsederken ağlayan yüzüyle ebedi şefinin talimatlarını yerine –eli mecbur!- getiren ve bu arada bırakınız basit yurttaş haklarını, başında bulunduğu kabinenin, parlamenter sistemin varlık sebebini bile savunamayan Başbakanımıza…
Son iki yılda parlamentonun itibarına demokrasi borsasında dip yaptıran meclis başkanlarına…
Parti içindeki muhalefeti tırsıtmak için bula bula ‘paraleller içimize sızmak istiyor' keşfinde bulunarak koltuğunu kurtarmaya çabalayan siyasi mumyalara…
“Bana Zaman'ın anahtarlarını getirin” emrini adeta dini bir vecd, hatta ürperiş ve çokça da korku ve endişe ile yerine getirmek için anayasa, kanun, tüzük, trafik vesaire gibi bilumum mevzuatın gazozuna ‘tertemiz emeller'i uğruna ilaç karıştırmaktan çekinmeyen bilumum gönüllü-gönülsüz emir kullarına…
Dört ay kadar önce ‘memlekete istikrar getireceğiz' vaadiyle aziz ve necib halkımızdan oy isteyip vekil seçilerek mecliste iktidar sandalyelerini dolduran ve fakat tez zamanda ülkenin içerde ve dışarda feci gailelerle yüzyüze kalmasını acı acı seyreden AKP grubuna…
Sureta demokrat görünüp de, sofrada ekmeğini bölmeden önce bile hamdele-besmele olsun diye paralele dirsek atmadan cümle kuramayan çakma Mevlevi dervişlerine…
Şu dar günde olup bitenleri pekala anladığı ve bildiği halde, ‘oh olsun şunlara, vaktiyle darbeci abilerimize az çektirmemişlerdi' diye manidar bir pişkinlik ve suskunluk çölünde vapur bekleyen ulusalcı takımına…
Nice zamandır bırakınız bir bardak suyu, bir kuru selamı bile esirgeyerek arkadaşlarına cüzamlı muamelesi yapan ‘eski arkadaşlar'a...
Hasseten an itibariyle yandaş medyada yan gelip, zulmü alkışlayan izzeti yaralı kalemşör takımına…
Ve siyasi tercihleriyle bu günleri hazırlayan aziz ve necib milli iradeye…
En samimi ve anlamlı ‘hisli duygular'ımı sunuyor ve bu yazının muhteviyatındaki sitemleri, kendilerine değil, kendilerinden sonrakilerin vicdanına havale ediyorum. Onlara şükran borçluyuz. Eğer susmasalar, eğer bir hakperest olsalar bugün biz bu güzellikleri (!) yaşayamazdık.
KHK'lı zabıt katibi Mehmet Parlak:
👇2.5 yıldan fazladır tutuklu.
👇Cezaevinde bulaşan bakteri yüzünden 16 ayda 20 kilo verdi ve daha önce nakledilen böbreği, %70 işlevini kaybetti.
👇İnfazının ertelenmesini talep ediyoruz.
@adalet_bakanlik
İnsanHakları AyaklarAltında
Hergün paylaşalım
Cezaevlerinde 15 Temmuz bahanesiyle müebbet hüküm giymiş 3000 kişi var!
Bu insanlar çürüyor, aileleri perişan!
Bunu önemseyen herkes elini taşın altına koymalı, bu korkunç sorun için çözüm üretmeye çalışmalı!
Onları kaderine terk edemeyiz!
Bu bir feryattır!
Bu ülkede 9,5 yıl önce koskoca bir olay yaşandı.
Hiç mi merak etmiyorsunuz?
Mahkemelerde bu askerler ne anlatıyor?
HTS kayıtları neden getirilmez?
Kamera kayıtları neden sunulmaz?
600 milletvekili bunu neden merak etmez?
OHAL Komisyonu, 15 Temmuz raporunu neden kamuoyuna açıklamaz?
10 yıldır oğlumun suçunu arıyorum; hiç mi Allah’tan korkmaz, kuldan utanmazsınız! @avhaticeyldz Teşekkür ederim sunum için.! 🙏❤️🌸