Yakın tarihli bir değerlendirme Osmanlı ticaret liberalliğinin imparatorluk stratejisinin temel bir özelliği hâline gelmesinin ancak klasik dönem sonrası dönemde başladığını öne sürer. Ancak Kanuni Süleyman’ın, 16. yüzyıl ortasında Pax Ottomanica’nın sürdürülmesi için bu dış politika yöneliminin faydalarını ve potansiyelini kavradığı anlaşılmaktadır. Süleyman’ın, tüm Osmanlı padişahları arasında en “muhteşem” olanı olarak her alandaki en yüksek başarılara sahip olduğu yönündeki eğilim her zaman haklı değildir. Ancak hakkını teslim etmek gerekirse, klasik dönem olarak anılan devrin zirvesinde Süleyman tarafından getirilen çok taraflılık mirası, Osmanlıların 16. yüzyıl ortasında sadece birer fatih değil, aynı zamanda ikna ve diplomasi ustaları olarak da dünya sahnesinde büyük bir oyuncu hâline gelmelerini sağlamıştır ve bu konumlarını yüzyıllar boyunca korumuşlardır. Bu bakımdan Süleyman gerçekten kalıpları kırmayı başarmıştır. Onun halefleri, ilk Osmanlı İmparatorluğu’ndan farklı olarak, kalıcı olacak şekilde inşa edilmiş bir imparatorluğu devralmıştır.
Otlukbeli Muharebesi'nde Şehzade Bayezid'in kumanda ettiği kol fena takdim edilmiş, fena idare olunmuştu. Gedik Ahmed Paşa kızdı ve Şehzade'yi beceriksizliğinden dolayı azarladı. O zaman Bayezid:
“Paşa, bu cüretinden dolayı seni pişman edeceğim,” dedi.
Gedik Ahmed korkusuz bir adamdı:
“Bana ne yapabilirsin? Babamın ruhuna yemin ederim ki bir gün padişah olursan senin hizmetin için kılıç kullanmam!” dedi.
Lakin küstah Bayezid bunu unutmadı ve kendisine ettiği hizmetlere rağmen ona kıydı.
📚 A. Süheyl Ünver, Fatih Devri Fıkraları s.50
Edin Dzeko, Bosna Hersek'teki çocuklara muhteşem bir mektup yazdı.
"Bosna Hersek'teki sevgili çocuklar, sizin için bir mesajım var.
Hiçbir şey imkansız değil.
Hiçbir şey.
Bosna Hersekli olduğumuz için şanslıyız. Bunu hayalini yaşayan bir adam olduğum için söylemiyorum, ayrıca savaştan kurtulmuş bir çocuk olarak da söylüyorum. Bambaşka bir kaderim olabilirdi.
Saraybosna'daki o günler hakkında konuşmayı sevmiyorum ama o günleri anlamanız çok önemli. Başladığında 6 yaşındaydım. Sirenlerin çaldığı ilk anı hatırlıyorum. Annem beni aldı ve ayakkabılığın arkasına saklandık. Bu birinci gündü. Dört yıl boyunca sürdü. Ne olduğunu tam olarak anlamamıştık ama her günümüz korkunç geçiyordu. Evimiz kalmak için tamamıyla güvensiz hale gelince, dedemlerin yanına taşındık. 40 metre kare bir evde 15 kişiydik. Hepimiz yerde uyuyorduk.
Birlikte Monopoly oynardık. Dışarı çıkmak tehlikeliydi çünkü her yerde keskin nişancılar bekliyordu. Kuzenlerimle birlikte yere oturur, saatlerce oynardık. Sirenleri ve bomba seslerini duyardık. Bazen yer sallanırdı.
Oynarken birkaç dakikalığına savaşı unuturduk. Sadece bir anlığına çocuk olmamıza izin vardı.
Dışarıda futbol oynamak istiyorduk ama her gün dışarıda masum insanların ambulanslarla hastaneye götürüldüğünü görüyorduk. Peki ya bir çocuğu dört yıl boyunca bir evde nasıl tutabilirsiniz? Tabii ki tutamazsınız ve büyüklerimiz de bunu biliyordu. Nadiren de olsa etraf sakin göründüğünde, annem dışarı çıkmamıza izin verirdi. Çıkardık ve mahalledeki diğer çocuklarla futbol oynardık.
Annemin o anlara bakışlarını asla unutmayacağım. Yüzünde bir gülümseme vardı çünkü futbol oynarken beni görünce mutlu oluyordu. Ama gözlerine baktığımda da ne kadar korktuğunu görüyordum çünkü eve geri dönemeyebilirdim.
Zaman zaman suyumuz biterdi. Kovalarımızı alır ve sıraya girerdik. Elektrik yoktu, dolayısıyla asansör de. O kovaları taşırdık. Üçüncü kat, dördüncü kat... 6 kat daha kaldı... Saraybosna'daki en zayıf çocuk bendim. Yemek de bizim için problemdi. Ailelerimiz bunun için hayatlarını riske etti. Bazen yemek dolu kutular gökyüzünden bırakılırdı, sanki sihirmiş gibi... Nereden geldiğini bilmezdik, umurumuzda da değildi. Tatları inanılmazdı. Her gün aynı şeyi yediğinde, fıstık ezmesi gökten gelen bir hediyeymiş gibi oluyor.
Günün sonunda, bir şekilde hayatta kaldık. Geri dönüp baktığımda ne kadar güçlü olduğumuza dair şoka giriyorum. Küçücük çocuklardık. Onlarca masum insan öldü. Ne için?
Para için. Güç için. Ego için.
Yani hiçbir şey için.
Bugün haberlerde savaş gördüğümde berbat hissediyorum.
Bunun hiçbir yerde yaşanmasını istemiyorum.
Ama nedense yetişkinler bunu asla öğrenemiyor.
Savaş bittiğinde 10 yaşındaydım. Futbolcu olmak gibi bir planım yoktu. İmkansız geliyordu, bu konuda hayalim bile yoktu.
Her şey paramparça edilmişti. Futbolu sadece sevdiğim için oynuyordum. Babam eskiden ekmek taşırdı. Ben ilk kulübüme katılınca, işine aralar verir ve beni götürüp getirirdi. Yoldayken bana hep 'kibar ol, herkese aynı şekilde davran, nereden oldukları ve ne yaptıklarının önemi yok' derdi. Bunu asla unutmadım. O da alt liglerde futbol oynamıştı, benim kahramanımdı. Arabadan indiğimde bana muz verirdi ve 'iyi şanslar oğlum' derdi.
Hafta sonları televizyonda birlikte maç izlerdik. O dönemde Serie A en iyi ligdi. Shevchenko'yu duydunuz mu? Ona bayılırdım. İtalya'yı çok severdim. Dünyanın öbür ucundaki bir peri masalı gibi gelirdi. Orada futbol oynamayı hayal bile edemezdim. Zeljeznicar'ın A takımında futbol oynamak tek hedefimdi. Hocalarımdan biri bana Sheva diye seslenmeye başladı çünkü sarışındım ve çok gol atıyordum. Hoşuma gitmişti.
19 yaşındayken bir başka hoca geldi ve beni Çekya'ya götürmek istediğini söyledi. Bosna'dan ayrılmak istemedim ama oraya gidersem hayalimi gerçekleştirme ihtimalimin daha yüksek olduğunu söyledi. Dürüst olmak gerekirse hayalimin ne olduğunu bile bilmiyordum. Sadece daha iyi olmak istiyordum. Bedenimin en güçlü tarafı zihnim. Teplice'ye gittiğimde kendime şöyle dedim: "Edin, bu adamlardan daha çok çalışmalısın yoksa seni gönderirler."
Beni 25.000 Euro'ya almışlardı.
2 yıl sonra Wolfsburg'a imza attım. Milan'la karşılaştık, Sheva ile forma değiştim.
Sonra Manchester City beni 37 milyon Euro'ya satın aldı.
Sonra Roma'ya gittim.
Savaşta büyümüştüm. Gerçekten bir peri masalı yaşıyordum.
Hiçbir şey imkansız değil. Bosna'yı Dünya Kupası'na götürmek bile.
2014'ü hatırlıyor musunuz, çoğunuz doğmamıştınız bile. İlk kez Dünya Kupası'na o yıl gitmiştik. Hayatlarımızın en iyi günüydü.
Litvanya'daki eski bir stadyumda eleme maçı oynamıştık. Hakem son düdüğü çaldı, Bosnalılar sahaya girdi. 2 metrelik duvarı aşmışlardı. İçimden 'delirmişler' demiştim.
Sonra diğerlerinden daha yavaş şekilde koşan bir adam gördüm. Gözünde yaşlarla bana doğru geliyordu.
Babamdı.
'Baba, ne oldu?' dedim.
'Duvardan atlarken ayağımı incittim ama problem yok, acı hissetmiyorum' dedi.
Sarıldık ve ağladık.
Ne yazık ki Brezilya'da şans bizimle değildi. Bunu hatırlamıyorsunuz ama Nijerya'ya karşı bir gol atmıştım, sayılmalıydı. O gün VAR yoktu ve gruplardan bu yüzden elendik. Ama bizim küçük ülkemiz Maracana'da sahaya çıkmıştı. Dünyaya kim olduğumuzu göstermiştik.
Şimdi ise geri dönüyoruz.
Komik olan ne biliyor musunuz? Martta 40 yaşına girdim ve kutlamadım. Müslümanım, o dönem Ramazan ayıydı ve bizim de Galler ve İtalya karşısında bir işimiz vardı. Ben de şöyle düşündüm, madem öyle o zaman ben bu maçları partiye çevireceğim.
Galler karşısında 85. dakikaydı ve skorborda baktım, 1-0 gerideydik.
Tek hissettiğim şey panikti. Zamanımız bitiyordu.
Sonrasında bir korner oldu. Beni sıska bir adam marke ediyordu. 'Harika' dedim. Topu ağlara gönderdim, sevindim ve aklıma şu geldi: "Daha önce 4 kez seri penaltı atışlarına çıktım, hepsini kaybettim."
Şükürler olsun ki gençler nasıl penaltı atılacağını biliyordu. Biz veteranlar gibi çok düşünmüyorlar.
Sonra İtalya'yla oynadık. Donnarumma'dan korkuyordum. Çok büyük. Ona penaltılarda gol atıp atamayacağımı bilmiyordum. Sağ omzumu da incitmiştim ve kenara gelmiştim. İlk penaltımızı izleyemedim çünkü kolumu sargıya alıyorlardı. İzleyemedim ve golü attık.
O an dedim ki, belki de izlememeliyim. Sadece tribünün sesini takip edeyim. Halkımı dinleyeyim.
İtalya kaçırdı, taraftar golü attığımız andan bile daha çok ses çıkardı.
Sonra bir kez daha kaçırdılar. Sadece dua ediyordum. Gördüğüm tek şey hocalarımızın sırtlarıydı.
Esmir topu aldığında, hocamız da arkasını döndü ve 'Ben de izleyemiyorum' dedi.
Geldi, bana sarıldı. Kafalarımızı birbirimize yasladık, gözlerimizi kapattık ve sadece dinledik.
Sonra da duyup duyabileceğimiz en büyük gürültüyü duyduk.
Buraya gelmek hiç kolay olmadı. 40 yaşına geldiğinizde, sırtınız acı içinde bağırabiliyor. Siz de ağrı kesicilere koşuyorsunuz. Ama bedenim ne zaman bu işi bırakmak isterse istesin, her zaman kaçırdığım kutlamaları, ailemden uzak geçirdiğim o günleri, kaçırdığım yaz tatillerini düşünüyorum. Mental olarak bu çok zor. Eleştiriler hala can yakıyor ama sahaya çıktığımda hala çocuk gibi hissediyorum. Sizler gibi. Karnımda kelebekler uçuşuyor.
Eve her geldiğimde de şunu düşünüyorum: Değdi.
Her şey değdi.
Kötü anlar olmadan, iyi anlar gelmez.
20 yıldır Bosna'dan uzağım. Bosna'dan uzak kaldıkça, sevgim artıyor. Bu 20'nin 9'u İtalya'daydı. Çocuklarım Roma'da doğdu. Orası hala benim ikinci evim ama ne zaman Saraybosna'yı ziyaret etsem, annem yemek pişiriyor. Herkes orada. Ben de çok mutluyum. Bosna formasını giymek, kalbimi farklı attırıyor.
Halkım için oynuyorum. Saraybosna'nın sokaklarındaki çocuklar için oynuyorum. Sahip olduğumuz farklı kültürlerden ve farklı dinlerdeki insanlar için oynuyorum. Bizim ülkemizi güzel yapan şey bu. Hala bazı insanlar bizi ayırmaya çalışsa da...
Asla başarılı olamadılar.
Benim sayemde değil. Yetişkinler sayesinde de değil. Biz asla öğrenemiyoruz. Sizin sayenizde çocuklar.
Bana son bir iyilik yapın tamam mı?
Saraybosna, Roma ya da St. Louis, nerede yaşarsanız yaşayın; ister Müslüman, ister Musevi, ister Katolik, ister Ortadoks olun. Nereden geldiğinizi asla unutmayın.
Bosnalısınız. Dünya ayaklarınızın altında.
Hepinizi çok seviyorum.
Sevgilerimle,
Edin."
Genç Osman'ın katledilmesi bir "çöküş" değil, akademisyenlere göre Osmanlı'nın ilk demokratikleşme adımıydı.
Princeton tarihçisi Baki Tezcan'ın çığır açan tezine göre, 1622'de II. Osman'ın yeniçeriler tarafından öldürülmesi bir gerileme değil, tam tersine Osmanlı'nın orta çağ mutlakiyetinden sınırlı monarşiye doğru ilk sarsıntısıydı.
Tezcan bu dönemi "İkinci Osmanlı İmparatorluğu" olarak adlandırıyor: sultanın gücü ilk kez gerçek anlamda sorgulandı, anayasal tartışmalar başladı.
İngiltere'de kral öldürmek "ilerleme", Osmanlı'da sultan öldürmek "çöküş" sayılıyordu.
Tezcan bunu doğrudan sordu: neden?
Yönetim Kurulu Toplantısı yapıldı
Başkanımız Aziz Yıldırım liderliğinde kulüp binasında ilk Yönetim Kurulu Toplantısı yapıldı. Toplantının ardından Fenerbahçe Televizyonuna röportaj veren Yönetim Kurulu Üyemiz Nihat Özbağı, şampiyonluk hedefinden ve statla ilgili çalışmalardan bahsetti.
🔗 https://t.co/btjRiajzWx
Fenerbahçe Spor Kulübü'nün Olağanüstü Seçimli Genel Kurul Toplantısı'nda başkanlığa seçilen Sayın Aziz Yıldırım’ı tebrik ediyor; Fenerbahçe camiasına hayırlı olmasını diliyorum.
Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlığı’na seçilen Sayın Aziz Yıldırım ve yönetim kurulu üyelerini tebrik eder, sonucun camiamıza hayırlı olmasını dilerim. Chobani ailesi olarak Fenerbahçe’mizin ve büyük Fenerbahçe taraftarının her zaman yanındayız.
Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlığına seçilen Sayın Aziz Yıldırım’ı tebrik ediyor, camiamız için hayırlı olmasını diliyorum. Fenerbahçe’ye olan bağlılığı, kararlılığı ve mücadele ruhuyla kulübümüze önemli katkılar sağlayacağına inanıyorum
Başkanımız Aziz Yıldırım: “Kazanan Fenerbahçe”
Kulübümüzün Olağanüstü Genel Kurul Toplantısında 17 bin 245 oy alarak yeniden başkanlığa seçilen Aziz Yıldırım, teşekkür konuşması yaptı.
🔗 https://t.co/FLv8fBsQHd
🗳️ Sayın Aziz Yıldırım, Olağanüstü Seçimli Genel Kurul Toplantımızda aldığı 17.245 oyla Kulübümüzün Başkanı seçilmiştir.
🟡 Aziz Yıldırım: 17.245
⚪️ Hakan Safi: 9.927