Sunay Akın, Akbelen ormanlarında kesilen ağaçlar nedeniyle tepki gösterdi:
• Birileri daha çok zengin olacak diye. Toklar daha fazla doyacak diye biz geleceğimizi karartıyoruz.
• Kültür mirasımızı yok ediyoruz.
🔴 İsrail'in ablukası altındaki Gazze'de ilaç krizi ve tıbbi ekipman yetersizliği nedeniyle çocuklar hastane köşelerinde hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Bu karar İran için değil Suriye için. Gerçek şu: İsrail eğer Suriyeye saldırırsa Suriye’nin hazırlığı çok zayıf. Hizbullah kadar bile hazır değil. Bazılarının hoşuna gitsin ya da gitmesin gerçek bu.
Hizbullah Allah var iyi direniyor. Her zaman cesur savaşçıları ve liderleri vardı. İran’a da kara operasyonu yapamazlar. İran karayı onlara dar eder.
İran askerleri cesurdur. Ölme ve savaşma eşikleri çok yüksektir.
Bizim zaman zaman yaptığımız İran eleştirilerinin nedeni korkaklıkları değil. İsrail’le savaşta Allah güç versin. Bizim itirazımız içeride hiç bir işe yaramayıp propaganda yapan İracılara. Allah İran’ı İrancılardan kurtarsın. O kadar diyeyim siz anlayın.
İsrail ve ABD tarafından bombalanan ilkokulda yaşamını yitiren 165 İranlı için hazırlanan mezarlar.
Öldürülenlerin neredeyse tamamı 7-12 yaş arası kız çocukları.
İran’ın Ortadoğu’daki ABD üslerini, İsrail elçiliklerini vurmasını büyük bir sevinçle takip ediyoruz. Rabbim İran halkına emperyalist ABD ve siyonist İsrail’e karşı şanlı zaferler nasip etsin.
Basit yazayım belki anlarsınız.
Saddam da katilin tekiydi. Onlarca insanın kanı elinde.Amerika oraya "demokrasi" getirdi, sokaklarda beyinsiz Iraklılar göbek atıyordu. Durumları ortada. Saddam'ın on katı kadar Iraklı öldü. Bugün aynısı İran'da yaşanıyor.
İran rejimi babamızın oğlu değil, berbat bir rejim. Keşke halkın kendisi yıkabilse. Aksini iddia etmiyoruz. Ama alternatifi olan Pehleviler daha özgür, daha müreffeh bir ülke mirası bırakmadılar. Bugün onlardan medet umuluyor.
Azıcık politika takip edenler "kadınlar zorla başörtü giyiyor", "barlar yasaklanmış" tadındaki paketlerle Avrupalılara ve sizin gibi liberal demokrasiye gönül vermiş insanlara satılan müdahalelerin petrol ve silah ticaretiyle ilgili olduğunu anlıyor. İran iki hafta önce petrolü Trump'ın eline bıraksa, kendine sunulan teklifi kabul etse kadınlar kazığa mı oturtuluyor, barlarda siyanür mü satılıyor kimsenin umrunda olmazdı. Bu beyinsiz argümanlara inananlara elimde satılık köprü var.
32.000 muhalif öldürdü diye haber geçiyor BBC. Gazze iki sene bombalandı 100.000 kişi öldü, sizce sokak protestolarında 30.000 insan öldürülebilir mi iki haftada? Bu kadar saf olmayın. Saddam'ın da kimyasal silahları bilmemneleri vardı hatırlarsanız. Sonra "ya biz onu uydurduk savaşa ikna etmek için" diye pişkin pişkin ilan ettiler.
Kadınların özgürlüğü için İran'a saldıran ABD ve İsrail 51 kız çocuğunu öldürdü bugün. Hala bunun demokrasi savaşı olduğunu savunan orospu çocuklarının yüzlerine tükürün.
Benzer çok mesaj geldiği için toplu cevap vereyim.
Ben insanlar zorla oruç tutsun demedim. Bir futbolcu isterse oruç tutabilmeli dedim. Asıl sizin savunduğunuz pozisyon yobazlık. İnsanların ibadet özgürlüğünü elinden almaktan söz ediyorsunuz.
Kaç paralık işlerde oruç tutabiliyoruz? Asgari ücretle çalışan inşaat işçisi oruç tutabilir. Ama milyon dolarlık oyuncu tutamaz öyle mi? İşin önemini ya da zorluğunu alınan para mı belirliyor?
Diyelim bir cerrah var. Oruç tutması insan hayatına zarar verecek bir durum teşkil ediyor. Elbette ki onun orucunu ertelemesi önerilebilir. Ya da sağlık tehlikesi varsa elbette oruç tutmaması tavsiye edilebilir.
Ama hiç kimse milyon dolarlar dönüyor diye bir futbolcunun oruç tutmasını yasaklayamaz. Anlıyorum sizin için para çok kıymetli onun üstünden değer ölçüyorsunuz. Ama bu varsayım sizin varsaydığınız gibi sorgulanamaz bir dogma değil. Bana göre ise bariz biçimde yanlış görünüyor. Belki detaylı bir yazı yazarım bu konuda...
Kaba Kapitalizm her şeyi kazanç ve verimlilikle ölçer. Ama bu yaklaşım hiçbir bilgelik geleneğinde karşılık bulmaz. Oruç gibi manevi şeyler için yeri gelir kazanç ve verimliği insanlar feda edebilir. Ben ediyorum. Oruç tutmasam daha verimli çalışabilirim ve belki daha iyi ders anlatabilirim. Kimse de beni "profesyonelik" ya da "kul hakkı" gibi retoriklerle oruç tutmaktan vazgeçiremez. Verimlilik ve para hayattaki sorgulanamaz en önemli değerler değil. Bu retoriklere kulak azsak ev hanımları, emekliler ya da çocuklar hariç kimse oruç tutamaz!
Ayrıca bırakın da kaçta ne kadar yiyebileceğine insanlar karar verebilsin... Çok temel bir hak bu...
Son olarak da milyon dolarlar dönünce futbol ve oyun/eğlence olmaktan kurtulmuyor. Futbolun ne olduğu ve amacı belli. Milyon dolarlar dönüyor olması üstüne özellikle düşünülmesi gereken başka bir konu tabi...
Hale bakın. Sözde entelektüellerde bugün.
Analarımız da dayak yiyordu nedir yani diyor? Sevdiği bir sanatçıyı aklamak için annelerimizin gördüğü şiddeti aklayabiliyor.
Savcı yaptıkları ile öldürülmeyi hak etti demeye getiriyor. Bunu da duyduk.
Ya da 21 yaşında 40 yıl önceki cinayeti soramaz diyor. Niye? Öyle bir ahlak kanunu mu var?
Günde 3 kadın ölünce kadına şiddet ve cinayet normal mi oluyor? İkisine karşı olamıyor muyuz? Tercih mi yapacağız.
Yılmaz Güney kırmızı noktamız diyor sinemacıların. Tamam da hanım efendi bazı insanların da kadına şiddet ve cinayet kırmızı çizgisi. Olamaz mı? Tamam sinemacı değil bu insanlar "sizin kadar üstün ve özel değil!" ama bırakın da bu hakları da olsun.
Olgunlaşmamış kalbe ün ve para zehirdir. Onu böyle perişan eder...
Savunma sanayii kahramanı Özdemir Bayraktar'ın hikâyesini anlatan 'Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti' adlı belgesel yayında.
"Melih Yarbay şehit olduktan sonra eve de gitmiyoruz artık! Pazar günleri dahi..."
▪️Emekli Orgeneral Ergin Saygun:
"Bu bir özveridir. Bu bir vatan sevgisidir."
▪️Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz:
"İstanbul'dan çocuklarıyla beraber gelmiş, orada yatıp kalkıyor. Büyük saygı uyandırdı bende."
▪️Emekli Orgeneral Arif Çetin:
"Cudi Dağı'nda, Gabar Dağı'nda, Uludere'de bizim yanımızdaydı."
▪️Emekli Hava Korgeneral Yaşar Kadıoğlu:
"O babaydı bizim için. Ölüme gülerek gitmeyi de öğretti."
▪️Kale Grubu Üst Yöneticisi Osman Okyay:
"Sopa gibi doğruydu... ve her yerde, her şart altında doğru."
▪️TPAO Eski Genel Müdürü Melih Han Bilgin:
"Genelkurmay Başkanının koluna girip 'Yahu sen şöyle şöyle yanlışlar yapıyorsun' diyebilen birisi..."
▪️Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün:
"Sadece Allah'tan korkan çok az insanlardan bir tanesiydi. Hiçbir şeyden korkmazdı, korkusuzdu."
TÜVTÜRK istasyonunda dövülerek katledilen polis memuru Melih Okan Keskin’in 2 gün önce 44 yaşına girdiği ve iki çocuk babası olduğu ortaya çıktı.
Polis memurunun eşi Emel Keskin çarpıcı detayları anlattı:
“Aracın park lambasının yanmadığını söylüyorlar. Eşim tekrar dışarı çıkıp arabayı çalıştırdıktan sonra park lambasının yandığını görüyor ve tekrar içeri geliyor. 'Park lambam yanıyor' diyor. İçerideki görevli şahıslar ‘Artık geçti, burada kamera kaydı vardı; ama şu an yapacak bir şey yok. Dışarıdaki kamera bizi ilgilendirmez’ diyerek, eşimi gönderiyorlar. Ama alay eder bir şekilde ‘Geçmiş olsun, yarın tekrar gelirsiniz’ diyorlar.
Eşim de 'Yetkili kimse yok mu' diye sorduğunda, ‘Burada bir bayan mühendisi var, onunla görüşebilirsin’ diye yönlendiriyorlar. Eşim bayanın yanına gidiyor, orada onunla konuşurken bir ağız dalaşı meydana geliyor ve sonucunda 20-30 kişi toplanıp eşimi darbetmeye başlıyorlar. Eşim bu darp esnasında diğer vatandaşlar tarafından kurtarılmaya çalışırken daha fazla darbedildiğini söyledi.
Sonra eşim tekrar dışarı çıkıyor, darp raporu almak için eline telefonu alıyor, 112’yi arıyor. Bu esnada biri eşimin üstüne doğru arabayı sürüyor. Hatta kamera kayıtlarında eşimin ayağının ezildiği gözüküyor. Sonra eşim 'Ne yapıyorsun' falan diye el kol hareketi yapıyor. Sonra eşim telefon görüşmesi yaparken araçtan inen şahıs şiddetli bir şekilde eşime bir yumruk atıyor. Eşim bu yumruk darbesiyle sarsılıyor, düşmüyor, kendini toparlıyor. Tekrar eşimin üzerine yürüyorlar. Yani 3 ayrı olay var; ama 2’nci olayda yumruk darbesiyle eşim sarsılıyor. Ardından eşim tek başına arabasına atlayıp darp raporu almak için onkoloji hastanesine gidiyor.
Ben hastanedeyim bir olay oldu darp raporu alacağım. Sen çocukları al' diyor. Sonra tomografinin sonucunu söylemek için tekrar görüştüğümüzde 'Beynimde kanama varmış, beni ameliyat edecekler' dedi.
Eşime, 'Melih ne oldu' diyorum; ‘Kavga oldu, dayak yedim, 20-30 kişi üstüme saldırdı’ dedi. Sonra hastaneye gittim. Doktor bana eşimin beyninde 7 milimlik bir kayma olduğunu, kanamasının olduğunu, açık bir ameliyat olacağını, zor bir ameliyat olacağını, ameliyattan çıktığında felç kalabileceğini, her türlü ihtimali söyledi. Eşim ameliyata girerken benim elimden tutarak ‘Seni seviyorum, kedine iyi bak, çocuklarıma iyi bak’ dedi. Benim eşim elimi öpe öpe ameliyata girdi. Benim eşim bir yumrukla hayatını kaybedecek bir insan değildi. Hayatının baharında gitti. Ardında 2 çocuğunu bıraktı. Hayallerimiz yarım kaldı. 2 çocuğum babasız kaldı. Eşim olay yerinden ambulansla sevk edilmedi. Kimse tarafından ambulans çağırılmadı. Kendi şahsi aracımıza binip hastaneye darp raporu almaya gitti. Eşim bir tane bile yumruk sallamamış. Sadece kendini savunmaya almış. Canını kurtarmaya çalışmış. Her şeyimiz yarım kaldı. Çok gençti, 44 yaşındaydı. 2 gün önce doğum günü vardı. Sadece yumruk atandan şikayetçi değilim zaten. Herkesten şikayetçiyim.
Olayın daha çok araştırılmasını ve aydınlanmasını istiyorum. Firma 'Bizim personelimiz değil, eski personelimiz' diyor. Hayır kendi personelleri. Sonuna kadar bu olayın arkasında olacağım. Elimden geldiğince güçlü olmaya çalışacağım. Bu personelin sabıka kaydı varmış. Avukatımız dosyayı inceledi. Savcılık dosyasını inceledi. Olaya karışan, darbeden 25-30 kişiyi şirket avukatları temsil ediyor. Adamı darbettikleri yetmiyormuş gibi gelip utanmadan bir de hepsi şikayetçi oluyorlar. Melih vefat edene kadar ne bir açıklama ne bir özür ne bir telefon hiçbir şey yok. Öldüğünde de artık işin ucu kendilerine de dokunacağını anladıkları zaman açıklama yapma gereği duyuyorlar. 20 kişinin darbettiği bir insan orada tek başına bırakılıyor. Kocaman bir şirket olayı örtbas etmeye çalışıyor. Eşim sadece kendini koruma altına almaya çalışmış"
Türkiye’deki ekonomik durumun kötü olduğunun ben de farkındayım. Fakat ben de işimin hakkını vermekle yükümlüyüm.
Öncelikle lisansüstü seviyesinde eğitim almak çok büyük bir ayrıcalıktır.
Eğer bir dönemde 3 kredilik bir lisansüstü dersine kayıt olmayı düşünüyorsanız, minimum aşağıdaki işlere zaman ayırmanız gerekir:
1. Haftada 3 saat derse katılmak,
2. Haftada 1-2 saat kitap bölümü, makale, rapor vb dökümanları okumak,
3. Haftada 3–4 saat verilen ödevleri eksiksiz yapmak,
4. Haftada 1–2 saat, varsa anlamadığınız konuları, soruları sormak için, ofis saatlerine katılmak.
Yani bir konuda uzmanlık böyle kazanılır; kısa yolu yoktur. Öğrenmek zaman ve emek gerektirir.
Eğer bu kadar zamanı bazı özel nedenlerden dolayı ayıramayacaksanız, o zaman derse kayıt olmamanız gerekir. Ders, zaten seçmeli bir dersti.
Özgür iradenizle bir işe niyet edip derse kayıt olup ardından dersin gerektirdiği emek ve zamanı vermekten şikayet etmek veya bahane üretmek bana garip geliyor. Böyle bir durumla daha önce hiç karşılaşmadım.
Unutmayın, bu lisansüstü derslerini alan 22–25 yaşındaki insanlar ileride mühendislik projelerinde “uzman” varsayılacaklar, yönetici olacaklar, kritik kararlar verecekler ve uzay araçları, uçak, roket vb emniyet kritik sistemleri tasarlayacaklar.
Bu nedenle öğrencilerin mühendislik konularını eksiksiz öğrenmeleri, dersleri başarıyla tamamlamaları ve bilgilerini sağlam temeller üzerine inşa etmeleri hayati önem taşıyor. Daha da önemlisi, konuları öğrenemeyen kişilerin dersten kalması, mezun edilmemesi toplum güvenliği açısından da kritik bir gerekliliktir.
Bana İTÜ ve Georgia Tech’teki değerli hocalarım böyle öğrettiler; ben de aynı yaklaşımı kendi öğrencilerimden bekliyorum.
Bu konu kişisel bir mesele değildir!
Sosyal bilimciler neden fen bilimlerini anlayamaz bunun güzel bir göstergesi bence bu yorum.
Yüksek matematik içeren fizik dersleri zordur. Gerçekten zordur. Deneyimlemeyenlerin anlayamayacağı kadar zordur. Sosyal bilimlerde karşılığı olmadığı kadar zordur.
Kendimden örnek vereyim. Odtü fizikte elektromanyetik teori dersini ileri fizik grubunda hakkı ile aldım. Genelde ders sulandirilarak verilebiliyor. Çünkü zor.
İlk alışta dersi tek ben geçtim. En düşük not CC ile geçtim. Aldığım tek C'li nottur fizikte (3.80 ile mezun oldum). Sonra dersi tekrardan aldık hepimiz.
Hoca bize haksızlık etti mi? Tabi ki hayır. Hiç öyle de düşünmedik. Sınavda yaptığımız sorular ortada. Hoca anlatamadı mi? Hayır. Matematiği dersin fiziksel kavramlarla iç içe ve zor. Fizik yalniz bir spor kendimiz oturup kavramamız lazım. O kadar yüksek matematiği fiziksel sistemlere uygulayamıyorduk.
Kuantumu ilk aldığımda epey bir kısmı anlamadan yüksek not aldim çünkü matematiğim çok iyi. Ama ancak yazın tek başıma çalışınca anladım (yazın ders değil de tatil olması bundan önemli).
Zor fizik dersleri dört zorluk içerir. Birincisi çok yüksek matematik gerektirir. Iki kapsayıcı bir şekilde yüksek matematik gerektirir. Fizikçi ilk sınıftan son sınıfa kadar aldığı matematiği unutamaz, unutmamalı. Hoca tüm matematiği bize öğretecek değil elektromanyetik teori dersinde. Üç fizikte her ders önceki derslerde öğrendiklerini bilmen lazım. Hem de iyi bilmen lazım. Dört kavramsal çok zor konular işlersin en zeki adam da zorlanır. Büyük zihinlerin hala anlamadığı şeyler var.
Türkiyede çok iyi üniversitelere gelen öğrencilerin de matematiği çok iyi değil. Mevcut konulara odaklanıp eski konuları unutma eğilimleri yüksek. Devamlı eski konuları tekrar huyu yok. ÖSS kafası ile yüksek matematik olmaz.
Hal böyle olunca bazı zor derslerde çok sayıda öğrencinin hocası kim olursa olsun çakilmasi kaçınılmaz oluyor. Elbette iyi hocalar fark yaratır. Ama tek faktör ve belirleyici faktör her zaman fen bilimlerinde hoca değil.
Bu Türkiye'ye özgü de değil. Almanya'da çoğu iyi fizik bölümünde zor temel derslerde ilk alışta dersi geçen azdır. Genelde ikincide geçerler. İkide geçemeyen ise zaten bu işi yapamaz diye bölümden atılır. Atılanlar Almanya'nın parlak gençleridir. Başka bölüme geçip başarı ile mezun olurlar. Kimse de fizik bölümlerini suçlamaz.
Tabi bu zorluk karşısında ne oluyor. Çoğu taşra üniversitesi dersleri sulandırıyor. Oradan ne fizikçi çıkar ne mühendis.
Not: Fizik doktorada en zor derslerden biri elektrodinamiktir. Jackson diye kazık bir kitabı bitirmeniz gerekir. Jackson size hayatı öğretir der fizikçiler, şu yazı meşhurdur: "Everything I Needed to Know in Life I Learned from Jackson
Electrodynamics Davon Ferrara" (googleda arayın).
Bana da hayatı öğretti😀
@oktayarslan Matematik seviyesi o derslerde de pek yeterli olmuyor maalesef. Örneğin üç boyutlu problemlerde özel fonksiyonlar devreye giriyor ama önceki matematik derslerinde bunlara değinilmiyor. Özetle dersin iyi anlaşılması için gerekli matematik bilgisi ile verilen eğitim paralel değil.
@oktayarslan Hocam matematik özelinde mat-2 de verilen vektör kalkülüs dersini matematik temelli hocalar verdiği için bence konular pek iyi anlaşılmıyor. Zaten lisans seviyesi kitaplarda vektör kalkülüs daha iyi anlatılıyor diye düşünüyorum. Başka husus ise önceki dönemde alınan derslerin+++
@oktayarslan öğrencinin dersi kendi başına çalışması önemli bir yer tutar. Ayrıca iyi bir integral-diferanyel hesap ve vektör kalkülüs gerekiyor. Ben Griffiths’in Elektrodinamiğini okumuştum. Bu kitap kavramsal ve formal yaklaşımın harmanlandığı çok güzel bir kitap.
@oktayarslan Bence bu durum öğrencilerin günlük çalışma alışkanlıklarının olmamasından ve yalnızca derste öğretilenlerle yetinmelerinden kaynaklanıyor. Elektromagnetik teori özelinde ise takip edilen kitapların bayağı oluşu derse olan ilgiyi azaltıyor. Kitap önemli çünkü em teoride ++