Boş şarjörü oraya ters olarak koyarsınız, görüneni buysa görünmeyen daha neleri vardır derler. İş büyümez. O cep silahları kılıfında tutup nice canlar kurtarmıştır.
Şeriatçı ile retorik yapılmaz, fikir yarıştırılmaz. Türk milletinin asli düşmanı şeyh sait gibi siyasal islamcılardır. Haklarından da böyle gelinir.
Sarığının kendisine yular yapılışının 100. yılı kutlu olsun!
29.06.1925 - 29.06.2025
Kara kuvvetleri Destek kıtalarının top sahası vaktiyle hep bir yamuk gelirdi ama yerden bakınca da hemen anlaşılmıyordu, demin aklıma geldi gökten baktım hakikaten yamukmuş. (Bkz. Trapezoid)
Kara Kuvvetleri Denetleme ve Değerlendirme Başkanlığı ofisi de bu top sahasının sağ alt korner çizgisine kuş uçuşu 107 metre, bu kadar sene nasıl gözden kaçmış!
Ankaranın ortasındaki bu geometri ayıbı harbiyedeki geometri hocasına fatura edilmeden T cetveliyle falan bir üstünden geçin yav.
Asıl üzücü olan, TSK'nın (ve tabii diğer tüm kurumların, hatta Türkiye ile ilgili olan herşeyin) ocağına asıl incir ağacı diken kısmının haksızlıklar karşısında aslında hep bir Köroğlu, bir kurtarıcı bekleniyor olması. Kendimi de soyutlamıyorum. Ben de beklemiyor muyum? Evet.
Ona rağmen keşke bir kişi de çıkıp Köroğlu bekleyerek bu iş olmaz deseydi. Nitekim bir yorumcu çıkıp "şu an yok ama TSK gelecekte yine bir Köroğlu çıkaracaktır" diyince bana kapak oldu.
Var olan bir haksızlığın giderilmesi için tekere çomak sokması gereken neden hep bir başkasıdır? Bizden daha cesur, daha yetenekli, çok istediğimiz ancak yapamadığımız şeyleri tek başına üstüne bizim için yapabilecek bir karakter gelmesi ve bizi dertlerimizden kurtarmasını bekleşmek nedendir?
Bekleyince pek bir şey olduğu yok. İdareye karşı ayaklanmayan, baskı, vergi, adaletsizlik karşısında dişini sıkan ve bunun geçmesini bekleyen bir dirayet makinası olan averaj anadolu insanı çok çok nadir de olsa arada bir, koşullar ve şans müsaade ederse yüz yılda falan bir adet Köroğlu çıkartabilmektedir.
Çıktığında ise bu figür arkasına büyük bir moral destek almakta, insanlar onun başarısı için dua etmekte ve adaletsiz idareye karşı verdiği mücadelenin hikayelerini duydukça zevke gelmektedir.
Ama kılıcı biz de alalım, kır olmasa da boz ata, sütçü beygirine binelim, gidelim Köroğlu'na aktif destek verelim gibi bir fikir hiç bir zaman hasıl olmaz.
Köroğlu yaşlanıp öldükten hikayeleri artık sadece kıraathanelerde bağlama eşliğinde halk ozanları tarafından çalınır. Sözleri ağızdan ağıza dolaşır. Abartılarak anlatılır. Ortalık durulduğu için bir başka Bolu beyi hemen gelip siyasi baskıyı kaldığı yerden devam ettirir. Halk Köroğlu'nun kendilerinden istediği hareketin devamını getirmez. Onun açtığı yolda gösterdiği hedefe hiç durmadan yürümez. Son durduğu yerde dururlar.
O andan sonra artık halkın tek yaptığı şey bir başka Köroğlu beklemektir. Bir tane çıktıysa ikincisi neden çıkmasındır. Bunun için iki nesil üç nesil, yüz kadar yıl da olsa beklerler. İçten içe çıksın dua ederler. Otoriteye, vergiye, baskıya haksızlığa beddua eder, diş bilerler.
Nitekim gelecekteki Köroğlu en sonunda geldiği gün ise kıratında yine yalnız olacaktır. Bu döngü nedense bir türlü kırılamamaktadır.
Bu kılıç çatan Teğmenler törende kılıçlarını çektiklerinde "Aha TSK uyandı, Ahir zaman Köroğlusu geldi, bizi yine kılıcıyla istibdattan irticadan kurtaracak" diye bekleşen kaç milyon kişi bir an durakladı bilemiyorum ama epey bir vardır diye de düşünüyorum.
O kuyuya atışan taşı 1 asırdır her devre gecesinde, her askeri yaz kampında arada çıkarmaya çalışan olur ama 1 asırdır çıkarabilen olmamıştır.
Sormanız gereken soru daha çok “Kurmay sınıfı neden, nasıl bu hale gelmiştir?” olacak. Çünkü iş sadece çatışmaya müsademeye indirgenecek kadar basit değil. Osmanlının erkanıharp sınıfı elde tüfek bir ucu trablusgarp bir ucu Balkan çeteleri çatışmadan da geri durmuyor idi. Mesela Mustafa Kemal’in erkanıharp zabiti olarak naspı 1905’tir. 1912’den 1922’ye kadar da hiç durmuş değildir. Ama bu model günümüze gelemediyse çatışmanın azlığı yüzünden değil, çok başka şeyler yüzünden gelemedi.
Kurmaylığı ve general sınıfını bu günkü haline getiren benim naçizane görüşlerim, eski bir iki yazımdan derledim. Katılmayan katılmaz anlarım.
1- 1960 sonrasında kurmay olabilen subay çok küçük bir azınlık dışında tek tip tornadan çıkmış gibidir. Türk silahlı kuvvetlerinde en idealist, orduya en bir şeyler katmak isteyen, en pırıl pırıl subaylar el üstünde tutulacakları destek olunacakları yerde anında çarpılmaya törpülenmeye başlanırlar.
Benim şahsi kanaatimce 1930’lardan günümüze kıta içerisinde ast üst ilişkileri ve bir subaydan beklenilenler değişse de (aşağıda anlatacağım), kuleli ve harbiye’de o zamanlardan kalma bir idealizm olduğuna herhalde kimse karşı çıkmaz. Hatta harbiye aşırı progresif, ittihatçı diyebileceğimiz agresiflikte dünya yıkılsa yine davasından dönmeyen bir tür subay çıkarmaya çalışmıştır yıllar boyu. Atatürk nihayetinde böyle bir subaydır.
Ama bu genç subaylar harp okulunun idealist eğitiminden kıtanın realist dünyasına geçtiklerinde örnek aldıkları başkomutanın (Mustafa Kemal) izinden pek de gidemeyeceklerini çabuk anlarlar. Zira kendileri "eski köye yeni adet" getirmek isteyen tezcanlı biri olarak addedilir. Görürler ki emir ne kadar gerizekalıca, aptalca, işe yaramazca verilmiş olursa olsun emre koşulsuz itaat kendi kariyerinde yükselmek için tek geçer şartıdır. Fikir beyan ederse çarpılır, itiraz ederse odadan kovulur, herkesin içinde fikir beyan ederse azarlanır. ve sicilinde bu durumu yakın zamanda görür teğmen efendi. İdealizmi kendisini generalliğe giden mukavemet koşusunda ilk metrelerde geride bırakır.
Peki ne ister silahlı kuvvetler? Emre itaat. Boyun bükme, söz dinleme, etliye sütlüye karışmama, enseye vurulunca lokmayı koşulsuz verme. Bu sizin iyi sicil ve iyi kanaatle kurmaylık sınavına gidiş istikametinizdir. Zira akademi başvurusuna olur diyecek olan da aşağı yukarı sicil amiriniz olduğundan kemal atatürk mk2 ayarında bir liderlik seviyesiyle harbiyeden mezun olsanız, hizmetinizin sekizinci yılında davaroğlu ali ihsanın sizden çok daha başarılı bir subay addedilip akedemiye yollandığını görebilirsiniz. ağzınızla anka kuşu değil tavuskuşu falan tutsanız komutanınızın olumlu kanaati olmadan akedemiyi göremezsiniz. akademi adayları bu şekilde kayıtsız şartsız emre itaat eden, fikir beyanından özellikle kaçınan, üstünü hoş tutma üzerine grandmaster olmuş kimselerden oluşan bir güruh haline gelir.
Bir alt parantez olarak, insiyatif alan Fethi Gürcan - Talat Aydemir gibi ittihatçı kalabilmiş taifeden TSK aşırı korkmuştur/gücenmiştir. Eğer mevzuya Harbiyeli aldanmaz cephesinden bakıyorsanız günümüzün kurmay anlayışı bakar ki koltuk ve sistem elden gidiyor, bu tehlikeli olan anlayışın elebaşlarını acımadan gidip asmıştır.
Bu kadar mı? Hayır. Kimi askeri sınıfların oldukça zor addedilen kurmaylık sınavı'na ayıracak zamanları varken diğerlerinin zinhar yoktur. Bir kere kurmaylık sınavına çalışma zaten görev değildir. subayın mesai saatlerinde yapmasının görev ihlali olduğu bir durumdur. Ancak çala çala da bir yere kadar çalışabilirsiniz. Mesela bir jandarma subayıysanız bölgenizde de terör vs gibi bir durum yoksa mesai saatinde oturup kurmaylık sınavıma çalışayım demek gibi bir lüksünüz zaten olamaz zira ilinizde ilçenizde ölümlü bir trafik kazası falan vukua geldiyse bir gününüz komple rapor düzenleme savcı morg parmak izi alma arabayı çekme trafiği sağlama gibi işlere gider. Eğer bu olmazsa başka bir şey mutlaka olur.
Bunun yanısıra bir topçu subayının sabah bataryayı içtimada sayıp ardından "top başına" diye eğitime alması ve çıkarması taş çatlasa 4 saatini almaktadır. Kalan 4 saat kapısını kapatarak kurmaylık sınavı nazariyatına gömülmesine yeter de artar bile. Piyade bölük komutanının keza zamanı olur, tank subayının olur ama hepsi de aynı olmaz. Kurmaylık bazı sınıfları iş bölümünün adaletsizliği yüzünden daha çok kayırır. Akademide daha çok topçu subayı olmasının veya jandarma genel komutanının ileride bir topçu olmasının sebebi bir yerde budur. 2017 öncesinde kontenjan da gelmemişken Jandarma kendi kuvvet komutanını hiç bir zaman çıkartamamıştır, genel komutanların kaç tanesi tarihte mesela topçu sınıfındandır oturup saymak lazım.
2- Sicil yönetmeliği. En etliye sütlüye dokunmayan, en sessiz, en insiyatif almayan, subaylığa dair tüm birikimi üstlerini hoş tutma üzerine gelişmiş bir subay grubu yarattı bu sicil hadisesi. Zira bir birlik komutanının astına verdiği sicil kendisine asla dönmez. bu kimsenin kıtada gösterdiği başarı tarafsız bir subay tarafından denetlenmez, sicil ancak verildikten sonra denetime tabi olur ancak bunda da birlik komutanının mutlak güce yakın gücü vardır. bu da alt rütbeli subayın gün geçtikçe el pençe divan durmayı öğrenmesine yarar. kendisinden bir süre sonra yanlış yapsa da bunu göstermemek için kusurları örtmeyi öğrenir. ardından kendisine sicil veren üstlerinin de aynı yollardan geçtiğini farkeder. sonra bakar ki dünyayı o mu kurtaracaktır. boşver der ve işine bakar. idealist bir subayın ideali işte böyle ölür.
Harbiye süresince bir ittihadçı gibi yetiştirilip dünyada son kalan Türk subayı kendisi kalsa yine bildiğinden şaşmayacak genç meslektaş, kıtaya çıktığında yanlışı herkese karşı söyleyebilme gibi subaylığın ruhuna paralel şeyler bu sicil müessesesinin bir numaralı etkisiyle sinmektedir. Alt subayların gelecekleri (hatta kümülatif gelecekleri) üst subayın ve sicil amirinin parmağının ucundadır. bu da harp okulunun idealist tedrisatına büyük tezat teşkil eder. kıt'aya çıkan idealist teğmenin idealist fikirleri öyle törpülenmeye başlanır ki yüzbaşılığına geldiğinde bir zamanlar fikirlerle ve insiyatifle dolu olan subay artık bürokrata dönüşmeye başlamış olur.
Bu süre içinde sizin bir üst kademeye geçişinizin tek geçer şartı hiç değişmiyor. El pençe divanlık, emre koşulsuz itaat, üstünü hoş tutma. Harbiyeden mezun olduğunuz günden orgeneralliğe kadar bütün yarış bundan ibaret. Hal böyle olunca da nereye kadar karekterinizi şahsiyetinizi muhafaza edebilirsiniz ki? Kaç bin kez içinizden küfrederek emredersiniz komutanım diyebilir, kaç kez içinize hiç sinmeyen moral varlığınıza tamamen tezat emirleri 100 sicil alabilmek için yerine getirebilirsiniz. Dahası bunları yıllar ve yıllarca yaptıktan sonra kendiniz olmayı hala nasıl sürdürebilirsiniz. Nerede siz siz olmaktan çıkar ve başka biri olursunuz?
E yani bu ahval ve şerait içinde bu subayın yıllardır içine tıkıştırıldığı kozadan başka bir şey olarak çıkmasını niye bekliyordunuz ki? Bu orduda bu subaylar terfi ediyor. geleceğin generalleri de bu terfi edenler arasından seçiliyor. Türk ordusu da bu insanların emrine giriyor.
Yani nasıl olacak? Subay sadece nazariyata gömülmesin, sıcak çatışmaya da girsin, fikrini beyan etmesine rağmen düşük sicil verilip çarpılmasın, branşı müsaade etmese de kurmaylık sınavına çalışsın, kazansın, kurmay olsun. Albaylığına kadar yanlışı herkese karşı gelebilip görüp düzeltsin, ona rağmen her nasılsa Tuğgeneral olsun, üstüne generallik sırası denilen cenderede bütün bu “menfi” özelliklerine rağmen orgeneralliğine kadar gelsin ve belki Gn.k.b olsun. Bütün bu raddede artık siyasal islama kaymaya başlayan karar mekanizmasını da elimine ettik.
Var mı bu tekere çomak sokabilecek bir köroğlu? BU sistemin içinden bir çıkış veya Bolu beyi'ne olmaz diyecek bir köroğlu bence de yok. Ama büyük oranda da sistem yüzünden yok.
O kuyuya atışan taşı 1 asırdır her devre gecesinde, her askeri yaz kampında arada çıkarmaya çalışan olur ama 1 asırdır çıkarabilen olmamıştır.
Sormanız gereken soru daha çok “Kurmay sınıfı neden, nasıl bu hale gelmiştir?” olacak. Çünkü iş sadece çatışmaya müsademeye indirgenecek kadar basit değil. Osmanlının erkanıharp sınıfı elde tüfek bir ucu trablusgarp bir ucu Balkan çeteleri çatışmadan da geri durmuyor idi. Mesela Mustafa Kemal’in erkanıharp zabiti olarak naspı 1905’tir. 1912’den 1922’ye kadar da hiç durmuş değildir. Ama bu model günümüze gelemediyse çatışmanın azlığı yüzünden değil, çok başka şeyler yüzünden gelemedi.
Kurmaylığı ve general sınıfını bu günkü haline getiren benim naçizane görüşlerim, eski bir iki yazımdan derledim. Katılmayan kat��lmaz anlarım.
1- 1960 sonrasında kurmay olabilen subay çok küçük bir azınlık dışında tek tip tornadan çıkmış gibidir. Türk silahlı kuvvetlerinde en idealist, orduya en bir şeyler katmak isteyen, en pırıl pırıl subaylar el üstünde tutulacakları destek olunacakları yerde anında çarpılmaya törpülenmeye başlanırlar.
Benim şahsi kanaatimce 1930’lardan günümüze kıta içerisinde ast üst ilişkileri ve bir subaydan beklenilenler değişse de (aşağıda anlatacağım), kuleli ve harbiye’de o zamanlardan kalma bir idealizm olduğuna herhalde kimse karşı çıkmaz. Hatta harbiye aşırı progresif, ittihatçı diyebileceğimiz agresiflikte dünya yıkılsa yine davasından dönmeyen bir tür subay çıkarmaya çalışmıştır yıllar boyu. Atatürk nihayetinde böyle bir subaydır.
Ama bu genç subaylar harp okulunun idealist eğitiminden kıtanın realist dünyasına geçtiklerinde örnek aldıkları başkomutanın (Mustafa Kemal) izinden pek de gidemeyeceklerini çabuk anlarlar. Zira kendileri "eski köye yeni adet" getirmek isteyen tezcanlı biri olarak addedilir. Görürler ki emir ne kadar gerizekalıca, aptalca, işe yaramazca verilmiş olursa olsun emre koşulsuz itaat kendi kariyerinde yükselmek için tek geçer şartıdır. Fikir beyan ederse çarpılır, itiraz ederse odadan kovulur, herkesin içinde fikir beyan ederse azarlanır. ve sicilinde bu durumu yakın zamanda görür teğmen efendi. İdealizmi kendisini generalliğe giden mukavemet koşusunda ilk metrelerde geride bırakır.
Peki ne ister silahlı kuvvetler? Emre itaat. Boyun bükme, söz dinleme, etliye sütlüye karışmama, enseye vurulunca lokmayı koşulsuz verme. Bu sizin iyi sicil ve iyi kanaatle kurmaylık sınavına gidiş istikametinizdir. Zira akademi başvurusuna olur diyecek olan da aşağı yukarı sicil amiriniz olduğundan kemal atatürk mk2 ayarında bir liderlik seviyesiyle harbiyeden mezun olsanız, hizmetinizin sekizinci yılında davaroğlu ali ihsanın sizden çok daha ba��arılı bir subay addedilip akedemiye yollandığını görebilirsiniz. ağzınızla anka kuşu değil tavuskuşu falan tutsanız komutanınızın olumlu kanaati olmadan akedemiyi göremezsiniz. akademi adayları bu şekilde kayıtsız şartsız emre itaat eden, fikir beyanından özellikle kaçınan, üstünü hoş tutma üzerine grandmaster olmuş kimselerden oluşan bir güruh haline gelir.
Bir alt parantez olarak, insiyatif alan Fethi Gürcan - Talat Aydemir gibi ittihatçı kalabilmiş taifeden TSK aşırı korkmuştur/gücenmiştir. Eğer mevzuya Harbiyeli aldanmaz cephesinden bakıyorsanız günümüzün kurmay anlayışı bakar ki koltuk ve sistem elden gidiyor, bu tehlikeli olan anlayışın elebaşlarını acımadan gidip asmıştır.
Bu kadar mı? Hayır. Kimi askeri sınıfların oldukça zor addedilen kurmaylık sınavı'na ayıracak zamanları varken diğerlerinin zinhar yoktur. Bir kere kurmaylık sınavına çalışma zaten görev değildir. subayın mesai saatlerinde yapmasının görev ihlali olduğu bir durumdur. Ancak çala çala da bir yere kadar çalışabilirsiniz. Mesela bir jandarma subayıysanız bölgenizde de terör vs gibi bir durum yoksa mesai saatinde oturup kurmaylık sınavıma çalışayım demek gibi bir lüksünüz zaten olamaz zira ilinizde ilçenizde ölümlü bir trafik kazası falan vukua geldiyse bir gününüz komple rapor düzenleme savcı morg parmak izi alma arabayı çekme trafiği sağlama gibi işlere gider. Eğer bu olmazsa başka bir şey mutlaka olur.
Bunun yanısıra bir topçu subayının sabah bataryayı içtimada sayıp ardından "top başına" diye eğitime alması ve çıkarması taş çatlasa 4 saatini almaktadır. Kalan 4 saat kapısını kapatarak kurmaylık sınavı nazariyatına gömülmesine yeter de artar bile. Piyade bölük komutanının keza zamanı olur, tank subayının olur ama hepsi de aynı olmaz. Kurmaylık bazı sınıfları iş bölümünün adaletsizliği yüzünden daha çok kayırır. Akademide daha çok topçu subayı olmasının veya jandarma genel komutanının ileride bir topçu olmasının sebebi bir yerde budur. 2017 öncesinde kontenjan da gelmemişken Jandarma kendi kuvvet komutanını hiç bir zaman çıkartamamıştır, genel komutanların kaç tanesi tarihte mesela topçu sınıfındandır oturup saymak lazım.
2- Sicil yönetmeliği. En etliye sütlüye dokunmayan, en sessiz, en insiyatif almayan, subaylığa dair tüm birikimi üstlerini hoş tutma üzerine gelişmiş bir subay grubu yarattı bu sicil hadisesi. Zira bir birlik komutanının astına verdiği sicil kendisine asla dönmez. bu kimsenin kıtada gösterdiği başarı tarafsız bir subay tarafından denetlenmez, sicil ancak verildikten sonra denetime tabi olur ancak bunda da birlik komutanının mutlak güce yakın gücü vardır. bu da alt rütbeli subayın gün geçtikçe el pençe divan durmayı öğrenmesine yarar. kendisinden bir süre sonra yanlış yapsa da bunu göstermemek için kusurları örtmeyi öğrenir. ardından kendisine sicil veren ��stlerinin de aynı yollardan geçtiğini farkeder. sonra bakar ki dünyayı o mu kurtaracaktır. boşver der ve işine bakar. idealist bir subayın ideali işte böyle ölür.
Harbiye süresince bir ittihadçı gibi yetiştirilip dünyada son kalan Türk subayı kendisi kalsa yine bildiğinden şaşmayacak genç meslektaş, kıtaya çıktığında yanlışı herkese karşı söyleyebilme gibi subaylığın ruhuna paralel şeyler bu sicil müessesesinin bir numaralı etkisiyle sinmektedir. Alt subayların gelecekleri (hatta kümülatif gelecekleri) üst subayın ve sicil amirinin parmağının ucundadır. bu da harp okulunun idealist tedrisatına büyük tezat teşkil eder. kıt'aya çıkan idealist teğmenin idealist fikirleri öyle törpülenmeye başlanır ki yüzbaşılığına geldiğinde bir zamanlar fikirlerle ve insiyatifle dolu olan subay artık bürokrata dönüşmeye başlamış olur.
Bu süre içinde sizin bir üst kademeye geçişinizin tek geçer şartı hiç değişmiyor. El pençe divanlık, emre koşulsuz itaat, üstünü hoş tutma. Harbiyeden mezun olduğunuz günden orgeneralliğe kadar bütün yarış bundan ibaret. Hal böyle olunca da nereye kadar karekterinizi şahsiyetinizi muhafaza edebilirsiniz ki? Kaç bin kez içinizden küfrederek emredersiniz komutanım diyebilir, kaç kez içinize hiç sinmeyen moral varlığınıza tamamen tezat emirleri 100 sicil alabilmek için yerine getirebilirsiniz. Dahası bunları yıllar ve yıllarca yaptıktan sonra kendiniz olmayı hala nasıl sürdürebilirsiniz. Nerede siz siz olmaktan çıkar ve başka biri olursunuz?
E yani bu ahval ve şerait içinde bu subayın yıllardır içine tıkıştırıldığı kozadan başka bir şey olarak çıkmasını niye bekliyordunuz ki? Bu orduda bu subaylar terfi ediyor. geleceğin generalleri de bu terfi edenler arasından seçiliyor. Türk ordusu da bu insanların emrine giriyor.
Yani nasıl olacak? Subay sadece nazariyata gömülmesin, sıcak çatışmaya da girsin, fikrini beyan etmesine rağmen düşük sicil verilip çarpılmasın, branşı müsaade etmese de kurmaylık sınavına çalışsın, kazansın, kurmay olsun. Albaylığına kadar yanlışı herkese karşı gelebilip görüp düzeltsin, ona rağmen her nasılsa Tuğgeneral olsun, üstüne generallik sırası denilen cenderede bütün bu “menfi” özelliklerine rağmen orgeneralliğine kadar gelsin ve belki Gn.k.b olsun. Bütün bu raddede artık siyasal islama kaymaya başlayan karar mekanizmasını da elimine ettik.
Var mı bu tekere çomak sokabilecek bir köroğlu? BU sistemin içinden bir çıkış veya Bolu beyi'ne olmaz diyecek bir köroğlu bence de yok. Ama büyük oranda da sistem yüzünden yok.
@Royal_Armouries Any chance helping with identification of an unusual Russian rifle? Cylindirical portion ahead of the octagonal "Mosin" breech top is too narrow to be 7.62x54R.
4-digit surcharge marks stamped on top of Mosin 1891 era seems to be "оружениым заводъ", but it is not possible to read the factory brand below the cyrillic inscription. It suggests that it was captured and issued new serial number by another army, who is capable of machine stamping.
The bolt seems to be categorically Mosin M1891 but the stock is not, nor there is any Mosin magazine under the mechanism
Iron sights do not have Imperial Russian "serrated" arshin base. Symbols on the sight mount left side doesn't seem to be cyrillic, Turkish calligraphy or German machined punch.
Captured Mosin M1891, restocked, rechambered and reissued? Looks like so much trouble for captured weapons. Who would bother?
Mustafa Kemal'in askeriyiz demekle bitmiyor. Lafın devamı da var.
* Tekke ve zaviyeleri kapatan, nakşi, nurcu ne varsa içinden geçen, afyonkeş tarikat ehline işleyen vakıfları hazineye devreden, bunlarla kütüphane, lise, müze inşa eden.
* Türk çocuğu artık arap çöllerinde ölmeyecek diyebilen,
* İrticanın başını çeken iskilipli atıf, şeyh said, seyid rıza taifesini gık demeden asan,
* Kadının ülkede hiçbir fonksiyonu yokken seçme seçilme hakkı veren,
* %93'ünün adını yazmaktan aciz olduğu bir halkı alıp ilkokula katılımı %224, ortaokula katılımı 12.5 kat, liseye katılımı 17 kat artıran.
* TDK ile konuştuğumuz Türkçenin arapça kelimelerden sıyrılıp Türkçe haline gelmesinin baş sorumlusu olan,
* Türk ordusunu liyakat ekseninde baştan düzenleyip, Harbiye'yi bu laik sistemin kalbine yerleştiren,
Mustafa Kemal'in elbette askeriyiz.
Hatta yaşadığımız sürede askeri olmadığımız, şüpheye düştüğümüz bir an bile olmadı.
Bu da yaprak çelik gezli Kar.98a
Bilinenin aksine Kar.98 2. dünya savaşı için icat olmadı. En erken versiyonları İmparatorluk Alman ordusunda süvari, stoss ve kısmen topçu için 1908 itibariyle envantere girmişti.
Nitekim topçu P08 Lange ve C96 ile daha bir haşır neşirdir.
Anlaşma doğrudan 9mm kalibre yasak demiyor. Versailles 170. maddesinde Almanya'da silah ve mühimmat üretimini ve yurtdışına ihracını yasaklıyor. Kısıtlama değil bakın, yasak.
4. kısım 203-210. maddelerde Almanya'da bir Askeri Kontrol Komisyonu kurulmasına izin veriyor.
211. maddede ise Alman kanunlarının o andan sonra anlaşmanın dışına çıkmamasını sağlıyor.
1918 sonrası işte bu İtilaf devletleri Askeri Kontrol Komisyonu, Almanya'da 9mm ve üstü çapların 'ordu kalibresi' olduğuna hükmedince .380 ACP, 9x19mm gibi kalibreleri atan silahlar piyasadan kaldırılmış oldu. Almanya yeni silah üretemez, üretip yurtdışına satamaz bir hale gelmişti. Bu da sadece ateşli silahlarla değil, havacılıktan topçuluğa geniş bir spektrumda Alman endüstrisini zorla barışa odaklamayı amaçlıyordu. Aynı yıllarda mesela 10cm'den uzun namlu da yapamıyorlardı. Topçu versiyon P08 lange o yüzden yokolup gitmiştir.
Bu komisyon 1927 yılına kadar Almanya'da bilfiil karar mercii olarak bulundu. O yıllarda Askeri üretim zaten yok/çok kısıtlı, olan tüm silahlar toplanmış ve Versailles maddeleri uyarınca İtilaf devletlerine verilmiş ve çok kısıtlı bir miktarı Alman ordusuna geri dağıtılmıştır. Bu yıllarda 9mm silahlar vardır ve Alman ordusundadır. Ancak komisyon bir yılda personelin kaç adet mermi harcaması gerektiğine kadar yazıp çizmiştir.
Almanlar silah üretemeyince var olan silahların bir kısmını iç piyasaya tekrar rekonfigüre ederler. Üstüne 7.65mm öncelikli olarak sivil piyasaya üretilen bir çap haline gelir. Bunlardan bazıları ordu polis hizmetine de girer.
Bir tabancanın kendi çapından başka bir çapı başarıyla atabilmesinin bildiğim tek örneği İspanyol Astra 400'de oluyor. (9x19mm ve 9x17mm mermileri aynı şarjörde besler atar ve kovan atar ama ikisi de 9mm kalibrelerdir) Luger kasnak sisteminde öyle bir ihtimal yok hele 7.65ten 9mm'e geçişler falan yok öyle bir dünya.
P08 tabancasının herhangi bir tabancada olduğu gibi daha küçük kalibreye uydurulması kolaydır, namlu fişekyatağı ve şarjör değiştirilirse olur. Bu da P08'e özel bir şey değil her tabancada olur. Ama mesela 9x19mm P08'in .45 kalibreye yükseltilmesi o çok daha zor şartlarda mümkün, o noktada silahın şasisi tasarım kağıdına geri döner. Bkz .45 luger :