Arayış Platformu Hakkında
Türkiye ve dünya bir ARAYIŞ içerisinde... Kurulu düzenler bir bir yıkılırken, yerine neyin kurulacağı hususu birer muamma... Emin olunan, kesin kanaat olan, genel kabul olan ne varsa yıkıldı. Yapay zekâ ile robotların buluşması nitelikli ve niteliksiz insan gücünün işsizleşmesine ve sistemin dışına doğru çıkmasına sebep oluyor.
Oluşturduğu sistemin dışında kalan ve dünya tarihinde ilk defa bir başka akıllı formla rekabete giren insan, kendine ait değerleri ve yeni oluşturacağı sistemin yükseleceği dayanakları arıyor. İnsanlığın bu döneminde girdiği bu bunalımdan, tekil ARAYIŞları bir araya getirip, organize ederek çıkabileceğimizi düşünüyoruz.
ARAYIŞın sonunda bir şey bulmamak da var. Bulunacak şeyin bilinmesi veya bildiğimiz bir kabule gerekçe aramak bizim ARAYIŞ amacımızla örtüşmüyor. Amaç zaten baştan bulmak olursa veya bulunacak şey bilinirse, bu durumda bulunacak şey belirli olduğu için gerçek bir ARAYIŞtan söz edemeyiz. Ancak ARAYIŞ’ın sonunda bulduğumuzun bilinen(klasik) olması da, çok iyi ARAYICILAR olduğumuza delil olur.
Bu sebeple, biz öncelikle bu platformda olan arkadaşlarımızla kendi ARAYIŞ hikayemizin peşindeyiz. Bir yere bağlı değiliz ve hiçbir hikâyenin ortağı değiliz. Ancak ilham alıcı ve ilham verici ilişkilerin içerisinde varız ve olacağız.
Birbirimizi bir fikre ikna etmekten ziyade birlikte birbirimizin fikirlerini geliştirip, yeni fikirler öne sürelim istiyoruz.
Bu sebeple oluşacak platformun adını ARAYIŞ olarak isimlendirdik.
“Dünya yeni bir düzen ararken, milliyetçi yönetimler güvenlik politikalarını içeride sıkılaştırırken, dışarıda daha esnek kriterlerle ticari ve stratejik ağlarını kurabilirler.”
@bdyrbakrloglu yazdı:
https://t.co/lrIGnqVaNn
“Milliyetçilik, dünyada yıkılmış olan uluslararası sistemin etkilerini gidermeye yönelik bir düzen vaadi sunuyor. Milliyetçi akımlar, kaybettikleri düzeni ararken birbirlerini besliyor.”
@bdyrbakrloglu yazdı:
https://t.co/lrIGnqVaNn
Yeni Yazım:
DÜZEN ARAYIŞINDA MİLLİYETÇİLİK
“Dünya yeni bir düzen ararken, milliyetçi yönetimler güvenlik politikalarını içeride sıkılaştırırken, dışarıda daha esnek kriterlerle ticari ve stratejik ağlarını kurabilirler. Bu durum kısa vadede devletlerin dışarıdaki hareket alanını genişletirken, içeride hukuk ve ekonomik adalet sorunlarını daha da büyütebilir. Düzen arayışının paradoksu da burada ortaya çıkar: Devlet dışarıda daha fazla hareket alanı kazanırken, içeride vatandaşın adalet ve refah talebine cevap veremezse, kurmaya çalıştığı düzen kendi içinden çatlamaya başlayabilir.”
Çöl’ün yalnızlığı, Atlas Dağları’nın sertliği ve Akdeniz’in sıcaklığı neşeli bir hüzün olarak yansır Souad Massi’nin müziğine. 20 senedir ara ara açar dinlerim onun şarkılarını; yağmur sonrası yayılan toprak kokusu gibi nostaljik bir geçmişe ve uzak ama tanıdık bir coğrafyaya götürür beni her defasında.
Son albümü Zagate’nin çıkışından 2 ay sonra haberim oldu. Müzik tarzı belirgin şekilde farklılaşmıştı, ses tekniği de aynı şekilde. Biraz Raggae biraz blues ve çokça rock eklenmiş müziğine.
Albümle ilgili bir röportajında, “kendim için mücadele etmek, aynı zamanda başkaları için de mücadele etmektir” diyor. Yirmili yaşlarında genç bir kadın olarak ülkesinde yaşanan iç savaşa tanıklık etmiş bir sanatçının, otuz yıl sonra dünyanın dört bir yanında benzer acıların sürüp gittiğini görmesi, belli ki bu çığlığın esas menbaı.
Souad Massi’nin çığlığı yine kendine özg��n, bağırmadan, kırılgan ama hisli... Elektro gitar üzerine berberi mandolin baharatı yine tanıdıkbir lezzet bıraktı damakta.
Bir kaç yıl boyunca ara ara açıp dinlemem gerekecek bu albümü, kavramam ve daha derinlikli hissetmem biraz vakit alacak gibi duruyor.
Teşekkürler Souad Massi🧿
Vatandaşlarla konuşurken, yabancı bir ülkenin diplomatik temsilciliğine yazar gibi muğlak, anlaşılmaz, nereye çeksen oraya gelecek ifadelerle dolu bir metin kaleme almak doğru değil.
Böylesine hassas bir konuda, o ülkede mukim vatandaşlara doğrudan sms göndermek yerine (öyle bir veritabanınız olmadığı anlaşılıyor), sosyal medyadan 3-5 bin kişinin göreceği bir paylaşımla mesaj iletmeniz de hatalı bir yöntem.
@HakanFidan@TC_Disisleri
Esed’e karşı Işid’i HTŞ’yi veya Nusra’yı mı savunacaktık dedi
; Öso’yu mu destekleyecektik diyemedi..
Kürtlere, kadınlara, muhaliflere zulmeden totaliter rejimi mi destkleyeceğiz dedi; Türklere zulmeden diyemedi..
İnsani duruş kisvesi altında ne kadar terorist varsa sempatizanı hatta ateşli bir savunucusu, yeter ki miltan solcu olsun. Hayalini kurduğu militarist solculuğun nostaljisinde boğulmuş durumda, kesinlikle hastalıklı bir durum!
https://t.co/djzgxOWEbS
Altın Varaklı Küvetteki Erkek Aslan ve Şark Kurnazlığı
Dubai’ye ilk gidişim 15 sene önceydi. Seyahatten aklımda kalan iki şey; havada uçuşan toz ve dönen kule vinçlerdi. Dubai Mall ve Burj Khalifa o zaman daha genç olsalar da bugünkü ışık ve müzik gösterileri henüz yoktu.
İzleyen yıllarda Dubai’ye tekrar tekrar gittim ve şehrin dönüşümünü gözlemleme imkânım oldu.
Dubai’deki şehirleşme çevre ülkelere örnek oldu; bu model daha sonra “Dubaileşme” ya da “Körfezleşme” şeklinde kavramsallaştırıldı.
Son beş senedir yaşadığım İstanbul ve Erbil bu akımın etkisini yoğun biçimde hisseden iki şehir. Erbil’i gururla “küçük Dubai” diye sunmaya çalışan görgüsüz zihniyetle mücadele etmenin mümkün olduğunu düşünmüyorum. İstanbul içinse o nedamet en üst makamdan terennüm edileli epey oldu!
Dubai durmak bilmiyor. On beş yıl sonra kaldığım otel odasının penceresinden gördüğüm manzara bilim-kurgu filmlerinden farksızdı. Sadece bir bölgede devam eden inşaatta yirmiden fazla kule vinç saydım.
Şehrin sakinleri artan trafikten ve konut kiralarından şikâyetçi olsa da her gelir grubuna uygun konutlar inşa edilmiş. Gerçekten de yedi şeritli çevre yollarında dahi çoğu zaman dur-kalk ilerliyoruz.
Önceki hafta, bu kez Abu Dhabi’ye gittim. Henüz yeterince “dubaileşememiş” olduğundan olsa gerek, Abu Dhabi daha sakin ve dengeli bir şehircilik örneği sunuyor. İnşaat daha az, karmaşa yok; ancak belli mekânlardaki lüks tasarım anlayışı Dubai’yi bile geride bırakabilecek nitelikte.
Körfez’deki yaşam tarzını uzun süre “rüküşlük” olarak nitelendirmiştim. Bu kez başka bir açıdan bakma fırsatı buldum.
Ganalı bir taksi şoförüyle yaptığım sohbet bu bakışı değiştirdi. “Çok şey öğrendim burada” dedi. Kendi ülkesinde işe gitmeye üşendiği günlerden söz etti. Çalışmanın bir erdem olduğunu anlamıştı. Burada herkesin uymak zorunda olduğu kuralların varlığını övdü. Afrika’nın farklı ülkelerini görmüş biri olarak ben de görüşlerimi paylaştım. Fakirliğin ve gelir adaletsizliğinin bir toplumdaki çürümenin ve sistemik yolsuzluğun temel sebeplerinden biri olduğu konusunda hemfikir kalarak ayrıldık.
O an şunu fark ettim: Eleştirdiğim Dubai, aslında kamusal alanda bir Ganalı ile bir Amerikalı’yı aynı kurallara tabi kılan bir düzen kurmuştu. Trafik kuralları herkes için geçerliydi. Çöp atmamak bir tercih değil normdu. İhlal eden, kim olursa olsun cezalandırılıyordu.
Havalimanına dönüş yolunda bir reklam panosu dikkatimi çekti: Altın varaklı küvette oturan bir erkek aslan. “İşte Dubai” dedim içimden. Güç ve şatafat vaat ediyordu. Bunun bir pazarlama stratejisi olduğunun farkındaydım elbette. Ama aynı zamanda başka bir şeyi de simgeliyordu:
Savanadan gelen bir aslanı ya da Pamir Dağları’ndan gelen bir Marco Polo koyununu ehlileştiren bir sistem… Aynı zamanda dünyanın dört bir yanından gelen milyonlarca insanı kurallar içinde tutabilen bir düzenin metaforu.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin 1975’te 500 bin olan nüfusu bugün 10 milyonu aşmış durumda. Gayrisafi millî hasıla 3 milyar dolardan yaklaşık 600 milyar dolara çıkmış. Petrol gelirleri ve coğrafi konum bir sıçrama tahtası olmuş; vergi avantajları ve öngörülebilir bir hukuk sistemi ise yabancı sermaye için cazibe üretmiş. Petrol gelirleri, dünya ticaret yollarını degiştirecek nitelikte limanlar ve serbest ticaret bölgelerinin inşaası için kullanılmış. Batı’dan alınan hukuk çerçevesi, Doğu’nun pragmatizmiyle meczedilmiş.
Turizm yatırımlarıyla Dubai küresel bir marka şehir haline geldi. 4,5 milyonluk bir şehri geçen yıl 18 milyon kişi ziyaret etti. “Kumdan medeniyet” diye küçümsenen yapı, aslında işleyen bir hukuk düzeni üzerine inşa edilmiş.
Dubai Uluslararası Finans Merkezi bunun en somut örneği. Dünyanın en büyük bankalarının ve yatırım fonlarının tamamı burada. Bu başarının arkasındaki en büyük sebep, binalardan önce kurgulanmış olan finansal mimari ve hukuk altyapısıdır.
KAHRAMAN İLE CANİNİN BİRBİRİNE KARIŞTIĞI YÜZ YIL
Kesintisiz yüz yıl savaşmış bir millet için gaye, mühendis, doktor, tacir ve sanatçı yetiştirmek yahut eğitime bütçe ayırmaktan çok; asker yetiştirmek ve hayatta kalmaya çalışmaktır.
Yüz yıl sonra gelen genç kuşak ise, neden yalnızca asker olduklarını; ticaretten ve kültürel yaşamdan niçin koptuklarını; bu alanların neden savaşmayan uluslarda geliştiğini sorgulamaya başlayabilir. Onların hayatına özenerek bir ittifak aracılığıyla savaş cenderesinden umutla kaçmak isteyebilirler.
Sosyal ve ticari hayata dönmek isteyenler, bu hayatı yaşayanları rahatsız edip savaşın içinde kalmalarını talep edebilir. Hatta bu hayatı paylaşmak istemeleri yeni bir savaşın başlangıcı olabilir ve savaşmak, savaşanın kaderi olmaya devam edebilir.
Balkan Savaşları, Yunan İsyanı, Kırım Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı; barış yüzü görmemiş, savaşmakta uzmanlaşmış, fakat kültür, sanat ve ekonomiden kopmuş; barış ve istikrar hasretiyle tükenmiş nesillerin ortaya çıkmasına yol açtı.
Bu nesiller, hasret kaldıkları zafer, istikrar ve barışa kavuşamadan; kendilerine karşı acımasız yollarla katliam yapanların dünya sahnesinde kahraman olarak anılmasına, kendilerini savunanların ise canavar, barbar, soykırımcı ilan edilmesine tanıklık ederek en büyük yenilgiyi yaşadı.
Enver Paşa’yı, Talat Paşa’yı elbette eleştirelim; bunda beis yok. Fakat onca katliama, açlığa ve savaş felaketine maruz kalmış bir toplumdan karşınıza heykeltıraş, botanikçi, şarkıcı veya sanatçı çıkmasını mı bekliyordunuz?
Bu kadar savaş görmemiş Almanlar bile, topyekûn bir savaşın dört yılı sonunda “Biz savaştayken neler olmuş; sosyal ve kültürel hayatımız elimizden alınmış” diyerek cinnet hâliyle Nazileri iktidara getirdiler.
Faşizm ve Nazizm, bu milletlere moral değerlerini geri kazanmayı ve yeniden var olmayı vaat etti. Sosyalizm ise benzer bir vaadi işçi sınıfına sundu.
Tarihe ve bugüne bakarken suçlamak yerine; bu yüz yıllık kesintisiz savaş hâlinin, bunun üzerine eklenen Birinci Dünya Harbi’nin ve meşrutiyet ile Tanzimat gibi barış umuduna sarılmış fakat sabote edilmiş süreçlerin toplumda yarattığı büyük çöküntüyü görmezden gelmek; bu travmaları başka devletlerin vaatleriyle istismar edip yeni saldırılar için kullanan çetelerin sorumluluğunu yok saymak namuslu bir tavır değildir.
Bu kadar anlatıdan sonra iki sonuç çıkarıyorum:
Birincisi ve umutsuz da olsa temennim, tarafların tamamının bu dönemin kahramanlarını ve canavarlarını objektif şekilde değerlendirip yıkımın sebeplerini ve sonuçlarını adil biçimde paylaştırabilmeleridir.
Ancak bu yapılamıyorsa, kendi kahramanlarımızdan hazzetmesek dahi onlardan vazgeçmek; yarın benzeri kara günler geldiğinde bizi koruyacak, risk alacak insanların ortaya çıkmamasına ve toplumun savunmasız kalmasına yol açacaktır.
Bu sebeple, karşımıza pembe peluşlara sarılıp şirin gösterilmeye çalışılan ��eteciler objektif tarihi bir değerlendirmeye tabi tutulmadan kahraman ilan edilirken, kendi kahramanlarımızı tüm hatalarıyla kabul edip, yaftalanmalarına izin vermemek hakkaniyetli olacaktır.
Not: bölgede bu zihniyet duvarlarını aşmaya çalışan Nikole Paşinyan’ı izliyor ve takip ediyorum. Objektif bir tarih değerlendirmesine kendi toplumunu zorlayarak tarihsel bir travmayı aşmaya, Türkler ve Ermeniler arasında yeni bir dönemin kapılarını açmaya çalışıyor. Bu çabaya destek olmak bir çok meseleyi tekrar değerlendirmeye yardımcı olacaktır.
“Bademli Kruvasan” ve Türkiye’nin Terörsüz Gelecek Arayışı
Fransız pastacılarının “dahiyane” buluşu olarak anlattıkları bademli kruvasanın ilginç bir hikâyesi vardır. Bayatlamış kruvasanlar ılık bir şerbete batırılır, arasına badem kreması sürülür, üzerine file badem serpilir ve yeniden fırınlanır. Sonuç; dışı çıtır, içi akışkan kremalı, bol şekerli yeni bir üründür.
Ama bana sorarsanız, güzelim kruvasanın ruhuna pek de uygun bir dönüşüm değildir bu. Şekerli hamur tadındaki badem kremasıyla ıslatılmış bayat kruvasanın oluşturduğu bu amalgam, sui zanla tasarlansa dahi daha tuhaf bir hale sokulamazdı herhalde.
Bu gastronomik örnek, bugün Türkiye’nin yaşadığı siyasi tabloyu açıklamak için aklıma sık sık geliyor.
22 Ekim 2024’te Bahçeli’nin yaptığı tarihi çağrıdan 18 gün önce X’te “Kürt Hareketi’nin Açmazı” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O yazıda Türkiye’nin öncülüğünde, bölgesel ölçekte yeni bir girişimle Kürt meselesinin çözümüne yönelik öneriler sunmuştum.
https://t.co/E5ipMzh2V7
Çözüm Süreci ilerledikçe ise ortaya çıkan manzara karşısında ciddi çekincelerimi dile getirdim. Süreci, bir “Marjinaller Uzlaşısı” olarak nitelendirdim; zira bu denklemin, toplumun geniş kesimlerine yayılmak yerine, tam tersine yeni gerilim hatları yaratabileceği yönünde kaygılarım vardı.
https://t.co/SqCRk2C9t1
Ne yazık ki süreç bugün geldiği noktada bu kaygıları güçlendiren bir görünüm sunuyor.
Son günlerde Bahçeli–Barzani–DEM–Kandil hattında yaşanan gelişmeler, karşılıklı açıklamalar ve tehditler sürecin gidişatını daha da tartışmalı hale getirdi. Başlangıçta “ezber bozan” söylemlerle sahneye çıkan aktörlerin bugün birbirlerine zıt pozisyonlarda tehdit dili üretmesi, sürecin ne kadar kırılgan olduğunu açıkça gösteriyor.
Toplumsal sahada da giderek vahimleşen bir atmosfer var. Son günlerde yaşananlar, kurtların koyun olmadığını, yırtıcı kuşların da güvercine dönüşmediğini bir kez daha hatırlatıyor. Dolayısıyla bayat kruvasanı şerbete bandırıp fırına vermenin, o kadar da dahiyane bir fikir olmadığı anlaşılıyor.
Oysa ki lanetli figürleri topluma öndermiş gibi sunmak yerine; ezbere dayalı, korkuyla beslenen müzmin fikirleri dönüştürecek kapsayıcı bir süreç kurgulanabilirdi. Toplumun geniş kesimlerini içeren bir paradigma değişimi, bölgesel bir çatışma riskinden çok daha hayırlı sonuçlar doğurabilirdi.
Zihniyet dönüşümünü gerçek anlamda başarmak, siyasetin alışıldık reflekslerinden –ve hatta keleş kebabı yapmaktan– çok daha değerli bir beceri ister.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu da tam olarak budur: Şerbete batırılmış eski tarifleri yeniden ısıtmak değil; tüm toplumu içine alacak, taze, sahici bir zihniyet ve siyaset dönüşümü.
ERBİL NOTLARI
Avrupa varoşları, İkinci Dünya Savaşı’yla Ortadoğu’ya ihraç edildi.
Birinci Dünya Savaşı’nda ise Osmanlı kentliliği, kentli olmayanların yağmacılığına maruz kaldı.
Bugün Ortadoğu’daki savaş, ihraç ettiği varoşlarını Ortadoğu’da tutmaya devam etmek isteyen Batı ile kentlileşme mücadelesi yürüten veya kentliliğini korumak isteyen Ortadoğulular arasındadır.
Bu kapsamda, Ortadoğu kent kültürünü yok etmiş kabile anlayışı ile Avrupa’dan ve Rusya’dan ithal varoşların anlaşmaları ve müttefik olmaları bu sebeple kolay oluyor. İkisi de Ortadoğu’da kent ve kent kültürü istemiyor.
Erbil ziyaretimden aklımda kalan: kadim kentlilerin ve kent soyluların, bazı aşiret yapılarına adeta dövdürülmeleri; mahallelere sıkıştırılmaları; korkutulmaları ve güçsüz bırakılmak istenmeleri.
Kabile ve aşiret, zaten silahlı ve güçlü olduğu için kendisini kısıtlayacak bir devlet yapılanması istemez. Varoş ise var olan düzen dışında, paralel bir düzen kurup kendi düzenine karışılmasını istemez.
Kapsayıcılıkları olmayan bu yapıların devlet olabilmeleri, bir hukuk sistemi kurup yürütebilmeleri mümkün değildir.
Ortadoğu’da devlet yok; varoş, aşiret ve kabile iktidarları var. Varoş, dünya hukuk sisteminin dışında kendini konumlandırıp varoşuna karışılmamasını isterken; aşiret ve kabileler, pazarlıklarla sistemlerini asgari hukuki şartlara uydurup sürdürme gayretindeler.
Kentlilik ve kent kültürü Türkiye’de ne kadar zarar görürse görsün, Türkiye için hâlâ en büyük müttefik Ortadoğu’daki bu kent soylu insanlardır.
Türkiye kendi kentlerini diriltir, kent kültürünü geliştirirse Ortadoğu’ya kentlilik ihraç edebilir ve kaderini değiştirebilir.
Tıpkı İstanbul’da olduğu gibi yüksek kulelerde,sitelerde oluşan yapay ve kendini modern diye tanımlayan yaşam tarzıyla,kadim kent merkezlerinde kentle birlikte eskimiş ve tarihiyle kendisini özdeşleştirmiş yaşam tarzının orantısız çatışmasını Erbil’de de gördüm.
Yüksek binaları şehrin yerleşiklerinin yani Türkmenlerin arsalarına el koymak suretiyle inşa etmiş ve kendilerini birden yerleşik konuma geçirmiş nüfus,hem şehre alt yapı tesisleri kurmadan kısıtlı alt yapıyı yok etmiş, hem de şehrin havasından suyuna büyük zararlar vermiş durumda.
Bölgedeki kısıtlı su imkanları daha önce 5m den çıkarken, yüksek su kullanımı suyun 50m’ye kadar gerilemesine sebep olmuş vaziyette.
Kültürel anlamda modern yapının kendisini var edeceği hiçbir enstrumana rastlamadım. Böyle olunca çeper merkeze düşmanlık dışında bir fikir geliştiremez. Neye sahip olursa olsun merkezin davranış biçimlerine ve kültürüne düşmanlık geliştirmesi doğal bir sonuç.
Türkiye bölgede kent ve kent kültürünü ayağa kaldırırsa hukuk ihracı ve ticari ilişkileriyle bölgede barışı, güvenliği ve istikrarı tesis edebilir. Aşiret ve kabile yapılarına hoş görünerek suyuna giderek belki de problemi kendinden uzak tutabileceği inancıyla hareket etmenin sonuçları için tarihe bakmak yeterli olacaktır.
Irak Türkmen Cephesi Erbil İl Başkanı Emir İzzet, İl başkan yardımcısı Fevzi Neccar ve Türkmeneli Öğrenci ve Gençler Birliği başkanı Muhammed Mehdi’yi ziyaret ettik.
Erbil’e karakterini veren, kültürünü yaşatan, binlerce yılı geçen varlığıyla Erbil’in kültürel çeşitliliğini var etmiş ve korumuş olan Türkmenler olmadan Erbil düşünülemez.
Erbil’i var eden tarihten bugüne getiren Türkmenlerin tecrübesini siyasetteki temsil gücünü artırmaları, ekonomik ve kültürel varlıklarını korumalarını ve geliştirmelerini diliyor ve destekliyorum.
Herkesin bey olduğu ayrı baş çektiği fetret devrinde, aslan dahi kedilere yem olur.
Telafer felaketi gibi felaketleri bir daha yaşamamak için kardeşler arasındaki rekabeti;kardeşlerin birbirini üste çıkaracak şekilde kurgulamak gerekir. Kardeşlerin birbirilerine çelme takarak yükselmeye çalışması rekabet değil, hainliktir ve bedeli kediye boğdurulmak olur.
Destekte rekabet olsun, kardeşler arasında erlik olsun, bu fetret son bulsun.
Diplomalar, sahte profesörlükler ve haksız yer edinmiş onca insan ortaya döküldü. Ortaya dökülen eminim devede kulak...
Bu memleket kurallara uyan, derslerine çalışan, başarılı bir gence işsizlik, hakkının yenilmesi, sınavda dahi adaletsizlik vaad ediyor. Suç işleyenler arasında kayırmacılık, devlet malını korumada tarafgirlik vaad ediyor. Memuriyette amca, dayı torpili, kamudan ispiyonla dışarıda tutulma vaad ediyor.
Şu tablonun insanda uyandıracağı şey, “madem sistem dışındayım o zaman kendime sistem dışında yer edineyim” dir.
Genç nesil gerçekten çok çaresiz. Akademik ünvanları basit��e dağıtılabilecek, hak edilmeyen basit kelimeler olarak gören bir köylü zihniyet tarafından yönetiliyorlar.
Prof. Dr. Halil İnalcık vasıtasıyla Kutadgu Biliğ’den bir alıntı yapayım. Hakiki bir akademisyenle hakiki olmayan tam burada ayrılsın.
"Adidir mucibi salâh-ı cihân, cihân bir bağdır divân devlet, devletin nâzımı şeriattır, şeriata olamaz hiç hâris illâ melik, melik zabteyleyemez illâ leşker, leşkeri cem' edemez illâ mâl, mali cem' eden raiyyettir, raiyyeti kul eder pâdisâh-1 âleme adi" (Dâ'ire-i Adliye. Ç.N.)'
Bu özdeyis kısaca, hükümdarın askersiz gücü olamayacagini, para olmadığı takdirde askerin beslenemeyecegini, tebaasi müreffeh degilse paranin olamayacagini ve halkin refahinin da ancak adaletle saglanacagini vurgulamaktadır.”
XI. yüzyılda yazilmis Kutadgu Bilig'den 1839 Tanzimat Fermaní'na kadar Türk siyasi literatüründe defalarca tekrarlanan bu ibare, devlet yönetiminin dayandığı felsefenin fiili bir hülasasi olarak kabul görmüstür.
Bu kitabın devamı yazılsa ve şimdiyi anlatsa başlığı “Modern Türkiye’den Feodal ve Cemaat Türkiye’sine”olurdu.
Bana göre Cumhurbaşkanı yardımcılarından birinin Malatya’lı, birinin Hukukçu, birinin de Galatasaraylı olması lazım.
Aslında daha devamı var ama şimdilik kendimi ancak böyle bu devletin vatandaşı ve eşit yurttaşı olarak tanımlayabilirim.
Şimdilik böyle bir CB yardımcısı benim için yeterli.
Böyle birini bulamazsanız bana sorabilirsiniz.
@tikenjahs Doğru. Muhalefetken bundan güç aldılar,iktidar olduklarında birbirlerini çürüttüler.
Ama bu değişimlerin doğası biraz da böyle oldu. Fransız devrimini sen anlat dinleyelim. Oranın ittihacılarındansa bizimkiler bin defa yeğdir diye düşünüyorum :)
@bdyrbakrloglu İttihatçılar kendi arasında bile ittihat edememiş bir insan yığınıydı, bugünün CHP'si gibi; içinde türlü fırkalar var. Tek tek her birinin müktesebatı oldukça kayda değer olabilir ama yapıp ettiklerinin sonucu ortada.
Üflesen yıkılacak olsa bile 100 sene ayakta kalırdı Osmanlı. Öyle de oldu. Lozan kağıdında Mısır vardı ama 50 sene önce İstanbul’u fethe geliyordu. Kütahya’da Ruslar sayesinde durdurabildik. Rusları İngilizler sayesinde gönderebildik. Suriye’ye kadar 10 yıl Mısır yönetti.
İttihatçılar herşeyi doğru doğru yaptılar demiyorum. Bir sürü hataları vardır. Ama ortada bir gerçek var ki, batı tarzında modern müesseseler oluşturdular. Saray ve çevresinden idare edilen feodal bir devlet mekanizmasını, benzerlerine oranla son derece kansız dönüştürebildiler.
Tüm eksikliklerine rağmen muazzam bir başarıdır.
"Üflesen yıkılacaktı" tezine katılmıyorum. Öyle olsaydı, savaş 10 sene sürmezdi. (2. Balkan+Dünya+Kurtuluş Savaşları)
Fiiliydi, değildi.. Lozan'da bile Mısır'a, Libya'ya, Cezayir'e ilişkin hükümler var. Öyle bir beceriksizlik, maceraperestlik, diplomasi bilmezlik var ki müttefiki olan Almanya'nın yanlış stratejileriyle Arap çöllerinde on binlerce insanımızın mezarı dahi yok bugün.
Bütün bu yanlışlar silsilesiyle bir Devlet yok olmanın eşiğine geldi, 3-5 bin nũfuslu aşiretler devlet sahibi oldu.
Yineliyorum; Allah ittihatçı zihniyete fırsat vermesin.
İttihatçılar 1. Dünya savaşına katıldılar. Katılmak da zorundaydılar.
Türkiye’de yönetmiş olanla yönetmemiş olanın kıyası hep yapılır. Yönetmemiş olan hiç yönetmediği halde kendisini haklı ilan eder.
Oysa yapılması gereken artı ve eksileriyle y��netmişi mümkün olduğunca objektif değerlendirmek olmalı.
İmparatorluk kağıt üzerinde 2,5milyon km2’ydi belki. Hatta belki fiilen 250bin km2 bile değildi.
Toprak kazanmış dahi olabilirler.
İttihatçılar 1909'de yönetimi ele geçirdiler.
Kurdukları baskıcı rejimle Abdülhamit'in despotluğunu mumla aratır hale getirdiler.
Öyle ki Abdülhamit tarafından akıl hatanesine kapatılan Bediüzzaman, Abdülhamit devri için "mecburî, cüz’î ve hafif istibdâd”, İttihâdcıların zulmü için ise, “pek şiddetli külli istibdâd” tabirlerini kullanmıştır.
Nitekim yönetimi ele geçirdikten 10 yıl sonra imparatorluk felakete sürüklenmiş ve 2.5 milyon km2'lik bir devletten ellerinde kala kala 250 bin km2'lik bir devlet kalmıştır.
Allah hepimizi ittihatçılığın her türlü formundan korusun!
@mahcupyanlink