İyi bir hayat nasıl olmalı?
A.C.Grayling’ e göre ilk sırada sorgulama ve düşünülmüşlük geliyor: Sokrates’in mirası uyarınca, iyi hayat kendi değerlerini eleştirel biçimde seçmiş, “yaşanmış olduğu kadar düşünülmüş” bir hayattır. İkincisi özerkliktir: Kişinin hayatının yazarı kendisi olmalıdır; devralınan, dayatılan, korkuyla sürdürülen bir hayat, konforlu bile olsa iyi bir hayat değildir. Üçüncüsü anlamlı insani bağlardır: Dostluk, sevgi ve duygudaşlık. Dördüncüsü entelektüel ve estetik zenginliktir: Bilgiye duyulan merak, sanata ve güzelliğe açıklık, hayatı genişleten ve derinleştiren deneyimlerdir. Beşincisi dürüstlük ve ahlaki cesarettir: Hem kendine hem başkalarına karşı hakikatli olmak. Altıncısı ise başkalarının özgürlüğüne saygıdır: Kendi iyi hayatımı kurma hakkım, başkalarının aynı hakkını tanımamla sınırlıdır; hoşgörü, çoğulcu bir iyi hayat anlayışının zorunlu sonucudur.
İnsanları sözlerinden çok hayatlarıyla tanımayı daha erken öğrenebilseydim, başka türlü yaşardım. Elleri titreyerek erdemden söz edenlerin fantazilerinin sapkın, fantazileri ve söylemleri kusursuz görünenlerin yaşamlarının ise çoğu zaman sapkın olabileceğini bilseydim, hiçbir ideoloji beni kolay kolay tuzağına düşüremezdi.
Ama sonra kendime şu soruyu soruyorum: Bunu nereden bilebilirdim ki?
Memleketinden on iki yaşında ayrılmış bir çocuk, geride bıraktığı sokakların, insanların, kokuların ve dağların hayatının en kıymetli parçası olduğunu nasıl bilebilirdi?
Nereden bilebilirdi ki yıllar sonra toplumun en temiz görünen kurumlarında, en saygın unvanlarında, en güçlü şirketlerinde, en köklü siyasi partilerinde de çocukluğunda rastladığı aynı hırsla, aynı hasetle, aynı zorbalıkla ve aynı dedikoduyla yeniden karşılaşacağını?
Çocuk aklı kötülüğün kenar mahallelerde dolaştığını sanıyor. Oysa büyüdükçe öğreniyor ki kötülük çoğu zaman iyi giyiniyor, güzel konuşuyor, toplantılar yönetiyor, erdem üzerine nutuklar atıyor ve en çok da güven veren yüzlerin arkasına saklanıyor.
Nereden bilebilirdim ki mesele kötü insanların varlığı değilmiş. Asıl mesele, hırsın, hasedin, yalancılığın ve zorbalığın en güvenilir sandığımız kurumlarda bile kendine rahatça yer bulabilmesiymiş.
Meğer insanı aldatan, kötülüğün varlığı değil; iyiliğin üniformasını giyebilmesiymiş.
İnsan en güzel yerin, içinde yaşadığı yer olduğunu ancak oradan ayrıldıktan sonra öğreniyor. Tıpkı en sahici insanların en gür sesle konuşanlar olmadığını da çoğu zaman çok geç öğrendiği gibi.
Hayat, bize önce kaybettiriyor; neyi kaybettiğimizi ise yıllar sonra öğretiyor.
On iki yaşında ayrıldığım memleketimin hayatımın en güzel coğrafyası olduğunu bilmiyordum. Ama şimdi biliyorum: İnsan en değerli şeylerini çoğu zaman onları kaybettiğinde değil, çocukluğunun sıradan bir günü sandığında kaybediyor.
Belki de insan büyümekle bilgilenmiyor; yalnızca çocukken bilmesinin mümkün olmadığı hakikatlerin yasını tutmayı öğreniyor.
*Ardahan- Artvin sınırı / 2026
.
Midyat Hatırası
Bazı hekim dostlar, iyi niyetle ama biraz da şaşkınlıkla sorarlar: “Bütün gün bunları mı dinliyorsunuz? Kaynanam şunu dedi, eşim bunu yaptı, çocuk böyle davrandı…” Onlara ne cevap vereceğimi bazen bilemem. Çünkü insanın hayatı, dışarıdan bakıldığında önemsiz görünen bu ayrıntıların toplamıdır.
Bir spor kanalının yıllar önce kullandığı bir sloganı hatırlarım: “Maçları seyretmeden seyretmiş gibi olacaksınız.” Ne tuhaf bir vaat. Aslında söyledikleri şuydu: Oyunu görmenize gerek yok, insanların oyun hakkında konuştuklarını dinlemeniz yeterli. Çünkü insan, olup bitenden çok, olup biten hakkında anlattıklarıyla yaşar.
Belki de psikoterapi tam da burada başlar. Mikroskobun altında hücreyi, tomografinin içinde organı arayan meslektaşlarımızın bazen gözden kaçırdığı şey budur:
İnsan, kendi dedikodusundan yapılmıştır.
Hayat dediğimiz şey, büyük olaylardan çok, o olayların çevresinde örülen küçük anlatılardan oluşur. Bir bakışın, yarım kalmış bir cümlenin, yıllardır unutulmamış bir sözün dedikodusundan…
Psikoterapistler hastalıkları değil, insanların kendi hikâyeleri hakkında söyledikleri şeyleri dinler. Çünkü çoğu zaman insanın kaderi, başına gelenlerde değil; başına gelenleri nasıl anlattığında gizlidir.
Ve belki de insan, bir başkasının ağzında dolaşan, sonra kendi içine yerleşen uzun bir dedikodudur. Başka bir deyişle insan, biraz başkalarının anlattığı, biraz da kendi kendine anlattığı bir söylentiden ibarettir.
En komik olanlar, dedikoduyu çoktan geride bıraktığını düşünen rasyonalistlerdir. Oysa onlar da yalnızca dedikodularını Latince terimlerle anlatırlar. İnsan aklının en büyük başarısı, hikâyelerini gerçek sanabilmesidir. En büyük trajedisi ise buna inanmasıdır.
Bu bayramda sadece kurban kesmeyin.
Cahille sohbeti kesin.
Herkesi memnun etmeyi,
Bencili hoş görmeyi,
Öfkeliyi idare etmeyi,
Gitmek isteyeni tutmayı,
Hep haklı olan sessiz kalmayı KESİN..
"Mutluluğun sırrı daha fazlasını aramakta değil, azla yetinme kapasitesini geliştirmektedir."
- Epiküros
Bugün sahip olduklarınızın (bir fincan kahve, bir dost sohbeti) tadını çıkarın.
“Travma, insanların kendini başka biri gibi ya da bir hiç gibi hissetmesine neden olmaktadır. Travmanın üstesinden gelmek için bedeninizle ve kendiliğinizle yeniden temasa geçmeniz gerekmektedir.” s.247
“Buradan çıkardığım ders şu oldu; “Ne oldu sana?” sorusunun önemli bir parçası da, “Sana ne olmadı?”dır. Hangi ilgiler, şefkatli dokunuşlar, rahatlatıcı davranışlar, yani hangi sevgiler senden esirgendi? Meğer ihmal de travma kadar zehirliymiş.” s.178
Muazzam bir araştırma: İnsan beyni bir işe odaklandığında daha mutlu oluyor.
Zihni boş bıraktığında ise geçmişi, geleceği ve gereksiz düşünceleri kurcalamaya başlıyor, mutsuzluk da o anda devreye giriyor. Demek ki huzur, çoğu zaman odaklı çalışmakta.