İlk başta veri topluyorsun.
Sonra ayırt etmeyi öğreniyorsun.
Bir süre sonra fark ediyorsun:
Olgunlaşmak her şeyi söylemek değil.
Neye sessiz kalacağını da seçebilmek.
Küçük bir ayrım:
Arzu: “İstiyorum.”
Karar: “Seçiyorum.”
İrade: “Zorlaşınca da sürdürüyorum.”
Bir derviş şöyle demiş gibi düşün:
“İrade, kapıyı kırmak değildir.
Her gün aynı kapıyı tekrar çalabilmektir.”
Bir gün fark ettim.
Hakikati aramak ile hakikatin kendini açması aynı şey değilmiş.
Aramak; yürümekti.
Sormaktı.
Okumaktı.
Düşünmekti.
Ama bazı anlar var…
Aynı gökyüzü,
aynı ayet,
aynı sessizlik—
ilk kez görülüyor.
Düşünce üretmek ≠ düşünce olmak.
Ayrıştırıcı mekanizma = geleni görmek + kaynağını ayırmak + sahiplenip sahiplenmemeyi seçmek.
Bazen en kritik soru şu oluyor:
“Bu düşünce doğru mu?” değil;
“Bu düşünce gerçekten benim mi?”
İnhibisyon (ket vurma) → “Her gelen düşünceyi davranışa çevirmemek.”
Kaynak izleme (source monitoring) → “Bu düşünce nereden geldi; anı mı, korku mu, dış etki mi?”
Belki o yüzden bazı insanlar çok şeye sahipken yoksul,
bazıları az şeye sahipken taşar.
Çünkü içerideki zenginlik bazen sahip olmak değil;
emanetin farkında olup şükürle taşıyabilmektir.
Dışarıdaki zenginlik seçenek çoğaltır.
İçerideki zenginlik bağımlılık azaltır.
Tasavvufta buna yakın bir söz dolaşır:
“Zenginlik mal çokluğu değil; gönül tokluğudur.”
Ve ilginç tarafı şu:
İnsan içeride zenginleşince dünyadan kaçmaz.
Dünyayı yerli yerine koyar.