“Zengin yaşamak diye bir şey var. Başka insanları tanımak, onların duygularını anlamak, başka durumları anlamak, empati, sempati… Bunların hepsi duyarlılıkla ilgili. Dünyaya, hayvana, güzelliğe duyarlı olmak.
Eğitimin amacı bu.”
Vedalaşamıyoruz... İnsanlarla, eşyalarla ve hatıralarla... İstifledikçe ağırlığımız artıyor ve hayat bizi daha dibe doğru çekiyor. Telefon rehberimizde minik mezarlıklar var artık. Kaç adım attığımızın hesabını tutan cihazlar, akşamları hedefe ulaşamayanların ifadesini alıyor.
Neye, ne kadar vakit harcayacağımıza tarifeler karar verirken, kotalar arası maratonda nefes nefese bir telaş yaşıyoruz.
Kompulsif biriktirme hastalığı artık eşyalarla sınırlı değil. Çöp evlerin dramı ruhlara sirayet etmiş durumda. Hafızasında yer kalmayan dijital cihazlar gibi ağır aksak yaşıyoruz hayatı. Gereksiz şeylerle öyle bir dolmuşuz ki geçmişten bir şeyler silmeden yeni hayal bile kuramıyoruz.
Eskiden mektup yazıp gönderirdik. Bütün duygularımız o minicik zarfa sığar ve bizden ayrılırdı. Zarfı yalayıp kapatırken içimizde cümlelere veda etmenin hafifliği olurdu. Ama şimdi gönderdiğimiz bütün yazılar “gönderilmiş postalar” sekmesinde...
Yirmi yaşında sosyal medya penceresinden öfkeyle haykırdığımız cümleler, kırk yaşında gelip yüzümüze çarpabiliyor.
Büyük veri denilen şey bu kadar büyümeden önce, tatile çıkar ve bütün yorgunluğumuzu ya sahildeki kumlara gömer ya da dağ zirvesinde bir ağacın dallarına asardık. Eve de hafiflemiş olarak dönerdik.
Şimdi geçmiş tatillerin fotoğrafları galerimizde, konum bilgisi haritalarda, kalan taksitler de ekstrelerde peşimizden gelmeye devam ediyor. Aldığımız uçak biletinden, verdiğimiz kiloya kadar her şey kayıt altında.
Kavgalarımızı hikâyelerde afişe ediyor, Whatsapp penceresine konan kırgınlıkları günlük sitemlerle besleyip büyütüyoruz. Hikâyede kalmasın dediğimiz birçok şey, hayat hikâyemize gereksiz ve yorucu satırlar ekliyor.
Yani geçmişimiz bir türlü geçmiyor ve yaşanmış her şey çeşitli formatlarda peşimizden koşturmaya devam ediyor. Bu arada hafıza-ı beşer bir türlü nisyan ile malül olamadığı için, unutup rahatlayamıyoruz.
Ve kaydettikçe, kaybediyoruz.
Babaannem ılık bir ikindi üzeri vefat etti. Babam, emin olmak için ağzının önüne ayna tuttu ve sonra hafif bir ses tonuyla, “Vefat etti annem” dedi. “Allah rahmet eylesin.” Çocuk aklımla babamın yaşadığı sükunete bir anlam veremedim. Sonra annemden öğrendim. O gece yorganın altında hıçkıra hıçkıra ağlamış babam.
Tevekkülü, isyan etmemeyi o gün öğrendim.
***
Anneannemin iyice ağırlaştığı geceydi. Zor nefes aldığı için oksijen tüpüne bağlıydı. Eve doktor geldi. Bakışlarıyla bize yapacak pek bir şey olmadığını ima etti. Doktor tam evden çıkacakken anneannem ağzına bağlı olan maskeyi çıkarıp zorlukla, “Nezih Beye börek, çay getirin,” dedi. Bir saat sonra da vefat etti.
Misafirperverliğin ne olduğunu o gece öğrendim.
***
Hollanda’da tarihi bir şatoyu ziyaret edecektim. Şatonun önüne geldiğimde henüz açılmadığını gördüm. Bilet gişesinin önünde benim gibi erken gelmiş, 30 yaşlarında bir Japon vardı. Tanışıp, ayaküstü biraz sohbet ettik. Kapıların açılmasına daha 20 dakika vardı. Yeni tanıştığım arkadaşa, “Ben biraz dolaşıp fotoğraf çekeceğim. 20 dakika sonra burada buluşup birlikte gireriz,” dedim.
Dolaşırken sağanak yağmur başladı. Ben de bir kafeye sığınıp yağmurun dinmesini bekledim. Yaklaşık bir buçuk saat sonra şatonun kapısına geldiğimde Japon’u beni beklerken buldum. Sığınacak bir yer olmadığı için paçalarından su akıyordu. “Niye girmedin?” diye sordum. “Sözleştik ya,” dedi.
Sözünde durmayı, ismini bile hatırlamadığım ıslak bir Japon’dan öğrendim.
***
Rahmetli dedemin vefatından birkaç gün önce bir bayram sabahıydı. Amansız bir hastalığın pençesinde zor nefes alıp veriyordu. Kesilen kurbandan tatsın diye ağzına nohut kadar bir et parçası koyduk. Bir gayretle yutmaya çalıştı ama vücut kabul etmedi. Ağzından eti geri almak için eğilen kızının yanaklarına inmiş iki damla yaşı fark edince zoraki gülümsedi.
“80 yıl doya doya et yedik kızım,” dedi usulca, “bir kere yiyemedik diye üzülmek olur mu?”
Bir nefese yüzlerce kişisel semineri sığdırılabileceğini de o bayram sabahı öğrendim.
***
Theodore Zeldin, İnsanlığın Mahrem Tarihi isimli kitabında diyor ki; “Zihniyetler buyrukla değiştirilemez. Çünkü yok edilmesi neredeyse imkânsız olan bir şeye, hatıralara dayanırlar.”
Öyleyse çocuklarına kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için çırpınan anne babalar şunu asla unutmamalı; Yaşanan veya yaşatılan bir yanlış, kitaplar yoluyla öğrenilen bin doğruya bedel olabilir.
Doğru bir hayat yaşamayan kişi ne kadar çok şey bilirse bilsin, taşımaktan öteye gidemez. Yanlış bir hayat doğru yaşanamaz yani.
Önemli olan hakikate götüren bilgiyi bulabilmek veya bilgiyi kullanarak hakikate ulaşabilmektir.
Dr. Lepera: “İnsanların ne söylediğine, ne düşündüğüne aşırı odaklanmak bir travma tepkisidir. Vaktiyle öngörülemez bir ortamda bu sayede güvende kaldınız. Ruh hali yahut davranışlardaki her değişimi fark etmeyi öğrendiniz zira bu değişimlerin sonuçlarıyla yüzleştiniz.”
Değerler Eğitimi'ne yönelik içerisinde çok sevdiğimiz arkadaşlarımızın da olduğu bir komisyon tarafından 2 güzel başucu kitabı hazırlanmış.
İlkokul düzeyinden liseye kadar uyarlanabilir etkinlikler içermektedir.
1.Kitap
https://t.co/QlOEJg5HRb
2.Kitap
https://t.co/hVNYK0jdd5
Türk milleti! Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türk’üm diyene!
Atatürk - 29 Ekim 1933
Bilindiği gibi Orta Asya Türk Kültüründe, Gök Tanrı inancında Ağaçlar ve Ormanlar kutsaldır. Türkler inançları gereği doğaya büyük bir saygı ve hürmet gösterirler. Bu inanç Alevilikte de devam ederek günümüze kadar kadar gelmiştir. Alevi Köy ve yerleşim yerlerinde Ağaçlar, Ormanlar, Akarsular kısaca doğa hala saygınlığını korumaktadır. Örneğin Tahtacı Türkmen Alevileri ihtiyaçları gereği kestikleri ağaçlardan özür dileyerek, nedenini açıklayarak o ağacı öyle kesmektedirler. Bir nevi rızalık alma olayı gibi.
Bu bağlamda "On İki Fidandan Ulu Bir Ormana Projesi" kapsamında Eskişehir Hünk��r Hacı Bektaş Veli Vakfı/Dergâhı 1300'ü aşkın fidanın dikimini gerçekleştirdi.
Ol benim sarı tanburam
Senin aslın ağaçtandır.
Ağaç dersem gönüllenme
Kırmızı gül ağaçtandır.
Pir Sultan Abdal
Atatürk;
Sanatçıya “..Sanatçının eli öpülür.” dedi.
Köylüye “… Köylü milletin efendisidir.” dedi.
Öğretmene “… yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” dedi.
Doktora “..Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.” dedi.
Gençliğe güvendi geleceğimizi emanet etti.
Sonsuz saygı ve minnetle.
Ordu'nun Fatsa Belediyesi'nde görevli temizlik işçileri, dökülen yapraklardan Atatürk silueti oluşturup altına da 'Cumhuriyetimizin 100. yılı' yazdı.
O anlar sosyal medyada büyük beğeni topladı.