👁️🗨️ Hangi Savaşın Barışını Konuşuyoruz?
👁️🗨️ Örgüt ateşkes ilan edip geri çekilmişken Haziran 2004’te alınan savaş kararının perde arkasını konuşacağız. Konuklarımız; Murat Dağdelen ile Dursun Ali Küçük
#süreç#yasa#pkk#savas#Gündem
https://t.co/zpqREBVA5b
Metropol anketine göre;
Yeni Parti: %39
Ak Parti: %29
Bu sonuçlara göre;
Yeni Parti farkı açmış.
Ak Parti'ye ortağıyla üst üste toplasan bile tur bindirme seviyesine gelmiş.
Bu örnekte de olduğu gibi küresel ölçekte marjinalleşerek genel siyaset teorisi ve tartışmasının dışına itilmiş aşırı fikirlerin Kürt siyasetinde orantısız bir temsil bulması, Kürt siyasi ekosisteminin meşruiyet dışına itilmiş olmasından kaynaklanır. Siyasetin savaş, işkence, sürgün ya da cezaevi gibi şiddet riskleriyle birlikte gelmesi, siyasi kadroları tabandan tavana bu riskleri göze alabilecek insanlarla sınırlar. Bir zamanlar ulusal uyanış fikrini cesaret ve fedakarlıklarıyla Kürt halkına köy köy anlatmayı başaran kadrolar, artık dünyada ciddi hiçbir platformda savunamayacağınız aşırı fikirlerin temsilcisi haline gelip siyasi dinamizme ayak uyduramaz hale gelir. Gerçekçi tartışmalar yürütemeden, entelektüel olarak ilerleyemeden, dil öğrenemeden ve kendi halkından başka kimseyle iletişim kuramadan, Kürdistan siyaseti kadar karmaşık bir denklemi yönetmeye çalışırlar.
Ne zorunlu asimilasyon, ne göç, ne de ulusal bilinç eksikliği: Kürt toplumunun en büyük sorunu, siyasi kadro yetiştirememesidir. Savaş Darwinizmi, yetişebilecek kişilerin dağlarda ölmesini, cezaevlerinde tükenmesini ya da altmışların Sovyet propagandalarını gerçek sanan liderlerin sultasında kalıp yok olmasını sağlarken, halihazırda yetişmiş olanların da ya gönüllü Türkleşerek ya da apolitikleşerek güvende kalmasını getiriyor. Sonuçta Kürt siyaseti, konuştuğu hiçbir dili yeterince bilmeyen, cesur ve fedakâr bir sosyokültürel alt sınıfın özverili uğraşısına sıkışıp kalıyor.
Bu yüzden bir aciliyet olarak görülmesi gereken şey, bedeli ne olursa olsun Kürt siyasetine yasal alan ve meşruiyet sağlamak olmalı. Ancak bu gerçekleşirse, yirmi milyon nüfuslu Türkiye Kürt toplumundan Kürt meselesini müzakere edebilecek siyasi kadrolar ve sınıflar çıkmaya başlar.
Barış sürecinden beklenecek kazan-kazan da bu olmalı. Türkiye ihtiyaç duyduğu istikrarı ve güvenliği elde eder, Kürtler ise meşruiyet dışında kalmanın dayattığı siyasi ve düşünsel kısır döngüden kurtulur.
Herkes kazanır. Kürt sorununun etnopolitik yönü zamanı gelince doğru siyasi kadrolar tarafından yeniden müzakere edilir.
Abd tarafından Türkiye'ye teslim edildiğin ilk anda uçakta iken "ben Türkleri severim, Annem de Türk'tür. Eğer bir hizmet imkanım olursa yaparım.Onun dışında bana bir şey sormayın.Eğer bir hizmet gerekirse yaparım." diyen ve bugüne kadar sözünü tutarak hizmet eden sensin!
Dün X’te önüme düştü. Apocu propagandistlerden birinin “hadi siz savaşın, dağa çıkın da görelim” klişe zırvasına cevap olarak bir Kürt SM kullanıcısı (mealen): “yemezler, çıkalım da bizi terörist ilan edin değil mi!” yazmış.
İtiraf edeyim, ardı gelmez kahkahaya boğuldum :)
Müritlerin inandığı 🤦♀️
Yarı tanrı, Tanrısal önder , Kürt halkının kurtarıcısı, Filozof, Düşünür / Teorisyen, İdeolog, Zamanımızın Mandela’sı,
“Bazı akıllı arkadaşlarım bana yarı tanrı diyor.”
“Ben Hira Dağı’na çıksaydım insan olarak çıkar, tanrı olarak inerdim.’’
Gerçek 👇🏼👇🏼
Öcalan'ın talimatıyla DEM'in imzaladığı üzere, PKK/KCK terör örgütüdür. Silah bırakma yasasına karşı çıkan tek bir Kürt milliyetçisi yoktur; bu, öcalancıların kendi iç sorunudur.
Madem silahların susmasını bu kadar istiyordunuz 20 sene önce Osman Baydemir silah miadını doldurdu dediğinde niye ilkokul mezunu 19-20 yaşındaki kadrolarınız mahkeme kurup adamı yargıladı. Adama etmediğiniz küfür hakaret kalmadı.
O zaman silahlar sussaydı ki susmalıydı++
Bir Ziya ve İki Abdullah: Kırolaşmanın Eşitsiz Üçgeni
Gökalp ve Cevdet’te bireysel kırolaşmadan Öcalan’da hareket ölçekli kırolaştırmaya
(1. Bölüm)
Ziya Gökalp Türk milliyetçiliğinin kurucu teorisyenidir. Abdullah Cevdet pozitivist bir Batıcıdır. Abdullah Öcalan ise Kürt tarihinin en büyük silahlı hareketinin önderidir. Aralarında yüzyıl, ideoloji ve cephe farkı vardır. Yine de üçü, Kürtlük hakkında aynı örtük cümleyi kurar: Kürt kalabilirsin; fakat Kürtler adına egemen olamazsın. Bu yazı, bu ortak cümlenin nasıl kurulduğunu incelemektedir.
Abdullah Cevdet kendisini açıkça Kürt olarak tanımlar; Öcalan Kürtlerin ve Kürdistan’ın inkâr edildiğini söyler ve Kürt varlığının yeniden görünür hâle getirilmesini PKK’nin tarihsel başarısı sayar; Gökalp ise Kürt dili, aşiretleri ve toplumsal yapısı üzerine kapsamlı bir Kürdoloji üretir. Dolayısıyla burada aranan ortaklık şahsi kökenin veya kültürel Kürtlüğün reddinde değil, Kürtlüğün siyasal anlamının daha üst bir Türk/Türkiye siyasal bütünlüğü içinde yeniden tanımlanmasındadır.
Burada bir kaynak-kritik ayrım önemlidir. Abdullah Cevdet’in Kürt öz-tanımı doğrudan belgelenmiştir. Gökalp’in aile kökeni ve etnik aidiyeti ise tarih yazımında tartışmalıdır; Fuat Dündar’ın rekonstrüksiyonu, Kürt anne tarafı ile Türk baba tarafını ve Gökalp’in Kürt çevresi içinde yetişmesini birlikte vurgular (Dündar, 2021, ss. 156–157).
Dolayısıyla bu makaledeki ‘bireysel kırolaşma’ tezi Gökalp’in kan veya soy bakımından kesin biçimde Kürt ilan edilmesine dayanmaz. Kavram, Kürt toplumsal çevresi ve Kürdoloji üretimi içinden Türk ulusal merkezinin normlarını benimseyen siyasal-epistemik konumu adlandırır.
Üçünde de Kürtlük belirli bir düzeye kadar tanınabilir, korunabilir, incelenebilir, sevilebilir ve hatta yüceltilebilir. Fakat bu tanınmanın üzerinde aşılmaması gereken bir egemenlik tavanı bulunur: Türk ulusu, Türkiye’nin siyasal bütünlüğü ve Türk devletinin egemenliği. Kürtler kültürel bir varlık, tarihsel bir topluluk, sosyolojik bir olgu, kardeş halk veya stratejik müttefik olarak kabul edilebilir; ancak bağımsız siyasal ölçünün, kurucu iktidarın ve ülke üzerindeki nihai karar hakkının sahibi olarak tanınmazlar. Kürtçe korunabilir; fakat devlet, hukuk ve kamusal iktidar dili olmak istediğinde sorun hâline gelir. Kürdistan’dan söz edilebilir; fakat Kürdistan kendi adına hükmeden siyasal bir ülke olarak düşünüldüğünde gayrimeşrulaştırılır.
Dolayısıyla burada incelenen şey Kürtlüğün basitçe yok edilmesi değildir. Daha incelikli bir işlem söz konusudur: Kürtlüğün adı ve kimi kültürel belirtileri korunurken, onun egemenlik doğuran siyasal içeriği boşaltılır. Kürt vardır; fakat kendi adına hükmedemez. Kürtçe vardır; fakat egemen kamusal dil olamaz. Kürdistan vardır; fakat bağımsız bir siyasal merkez değil, başka bir devletin demokratikleşme, güvenlik veya bölgesel güç alanıdır.
Bu işlemi adlandırmak için kullandığım kavram kırolaşma; bu özne biçiminin başkalarına sistematik olarak benimsetilmesi ise kırolaştırmadır. Kavramların ne yaptığını anlamak için önce mekanizmanın kendisine, sonra onun Türkiye'deki yerli adına bakmak gerekir.
Malcolm X, 1963 tarihli ünlü konuşmasında kölelik düzeninin iki figürünü karşı karşıya getirir: "tarla zencisi" ile "ev zencisi". Tarla zencisinin çıkarı ile efendisinin çıkarı arasında açık bir karşıtlık vardır; efendinin evi yanarsa yangının büyümesi için dua eder. Ev zencisi ise efendisini, efendisinin kendisini sevdiğinden daha fazla sever. Efendinin evi yandığında onu efendiden önce söndürmeye koşar. Efendi hastalandığında "Efendim, hasta mıyız?" diye sorar. Buradaki "biz" sıradan bir zamir değildir; köleleştirilmiş öznenin kendi varlığını, çıkarını ve geleceğini efendisinin varlığında eritmesinin dilbilgisel itirafıdır. Malcolm X'in gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntısı daha vardır: Birisi ev zencisine "kaçalım, ayrılalım, kendi hayatımızı kuralım" dediğinde, ev zencisi öfkeyle karşılık verir: "Sen delirdin mi? Buradan daha iyi neresi var?" Ev zencisi yalnızca kaçmayı reddetmekle kalmaz; kaçmayı düşünen tarla zencisini de vazgeçirmeye, ihbar etmeye, disipline etmeye başlar. Kölelik düzeninin en rafine başarısı budur: kırbacı köleye devretmek.
Du Bois'nın "çifte bilinç" kavramı ile Fanon'un sömürgeleştirilmiş insanın kendisini sömürgecinin gözünden görmeye başlamasına ilişkin çözümlemesi, aynı yapının farklı teorik ifadeleridir. Sömürgecilik yalnızca askerî zor, yasak, hapishane ve fiziksel şiddetle işlemez. En kalıcı zaferi, sömürgeleştirilmiş öznenin kendi toplumunu hâkim merkezin kategorileriyle ölçmeye başladığı andır. Bu eşik aşıldıktan sonra sömürgecinin buyruk vermesine gerek kalmaz. Özne kendi üzerine eğilir, kendi taleplerini kendisi budar, kendi tarihini kendisi küçümser ve efendinin kabul edebileceği varoluş biçimini "özgürlük" diye yeniden adlandırır. Gramsci'nin diliyle söylenirse, zora dayalı tahakküm yerini rızaya dayalı hegemonyaya bırakır — ve rıza, zordan hem ucuz hem dayanıklıdır.
Türkiye bağlamında bu mekanizmanın yerli adı "kıro"dur. Kürtçede "kuro", "oğul" veya "delikanlı" anlamındaki "kur" sözcüğünün seslenme biçimidir; bir babanın oğluna, bir ağabeyin kardeşine hitabında yakınlık ve sıcaklık taşır. Türk metropolünün dilinde ise aynı sözcük kaba, görgüsüz, köylü, geri kalmış ve "medeniyete ulaşamamış" Kürdü ifade eden aşağılayıcı bir kategoriye dönüştürülmüştür. Sömürgeci dil böylece sömürülenin en mahrem hitaplarından birini gasp eder, anlamını bozar ve hakaret olarak sahibine iade eder. Kürt, kendi babasının sesindeki kelimeyle aşağılanır.
Fakat bu gasp işleminin asıl işlevi hakaret değildir. Türk bakışı açısından "kıro", aynı anda iki şey birden yapar: Kürt varoluşunu inkâr eder ve Kürdü Türk perspektifinden yeniden tanımlar. Kıro, Kürtlüğü elinden alınmış, ama yerine Türkü rahatsız etmeyecek bir kalıba dökülmüş Kürttür. Adlandırma iktidarı efendinindir; tıpkı beyazın Afrikalıya "negro" demesi ve ev zencisinin bu adı kendi kimliği olarak benimsemesi gibi, sömürülen kendisine verilen adla kendisini tanımaya başladığı anda efendinin kurgusu içinde yeniden doğar. Kürt; kendi diliyle, tarihiyle, ülkesiyle ve egemenlik kapasitesiyle bir özne olmaktan çıkarılır, Türkün gözünden görülen bir nesneye — "bizim kıro"ya — dönüştürülür.
Ve burada kavramın siyasal çekirdeği ortaya çıkar: Kürtlüğünden arındırılmış kıro, artık zararsızdır. Türk bakışında kıro geri kalmış olabilir, görgüsüz olabilir, cahil olabilir, "medenileştirilmesi gereken" bir köylü olabilir — ama tam da bu nedenle okunabilir, öngörülebilir, yönetilebilir ve sadıktır. Küçümseme ile güven aynı figürde birleşir: Kıro hor görülür, çünkü Kürt kökenlidir; ama sevilir ve yanında rahat uyunur, çünkü artık siyasal anlamda Kürt değildir. Egemenlik talep eden Kürt tehdittir; kıro ise folklordur. Aşağılamanın kendisi, zararsızlık belgesidir. Efendi, ev zencisinden korkmak zorunda değildi; ev zencisinin sadakati, çiftliğin en ucuz güvenlik sistemiydi. Aynı şekilde kıronun efendisine duyduğu bağlılık, Türk devletinin en düşük maliyetli güvenlik düzenlemesidir: Üretilen her kıro, orduya alınmamış bir asker, bastırılmasına gerek kalmamış bir isyandır. Devlet bu yüzden kıro üretir; kıro üretmek, Kürdistan'ı işgal etmekten ucuzdur.
Kıro bu nedenle yalnızca bir hakaret değil, bir siyasal teknolojidir: tabi kılınmış bir özne biçiminin adıdır. Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Kırolaşmış öznenin her türlü Kürtlüğü ortadan kalkmak zorunda değildir. Kürt olduğunu söyleyebilir, Kürt ailesinden geldiğini belirtebilir, Kürt müziğini sevebilir, Kürtçe konuşabilir ve Kürt kültürünün korunmasını savunabilir. Elinden alınan şey, Kürtlüğün kendi başına siyasal ölçü üretme yeteneğidir. Kültürel Kürtlük kalır; egemenlik üreten Kürtlük boşaltılır. Hatta kültürel Kürtlüğün kalması sistemin işine gelir: Kıronun sahnede halay çekmesi, Kürt sorununun çözüldüğünün kanıtı olarak gösterilir.
Kırolaşmış Kürt, Kürtlüğünü Türk devletinin bekasıyla, sınırlarıyla ve bölgesel çıkarlarıyla uyumlu olduğu ölçüde meşru görür. Kürt kültürünü savunabilir; fakat Kürt egemenliğini "milliyetçilik" sayar. Kürtçeyi sevebilir; fakat onu resmî dil yapma talebini aşırılık olarak değerlendirir. Kürdistan adını kullanabilir; fakat Kürdistan'ın kendi adına hükmeden bir ülke olmasına karşı çıkar. Türk devletinin güvenliğini, bütünlüğünü ve tarihsel sürekliliğini kendi halkının ulusal egemenliğinden önce düşünür. Ve en kritik nokta: Bütün bunları baskı altında yaptığını düşünmez; kendi olgunluğu, kendi gerçekçiliği, kendi "çağı aşan" aklı sanır. Denetim içselleştirilmiştir; jandarmaya gerek kalmamıştır.
Kırolaşma bu nedenle klasik Türkleştirmeden farklıdır ve ondan daha derindir. Türkleştirme dışsal zora dayanır: Kürtçeyi yasaklar, yer adlarını değiştirir, Kürtleri Türk ilan eder ve karşı koyanları bastırır. Fakat zorun yapısal bir zaafı vardır: Direniş üretir. Yasaklanan dil kutsallaşır, asılan önder sembolleşir, yakılan köy hafızaya dönüşür. Türk devleti yüz yıl boyunca bu açmazı yaşadı: Her inkâr dalgası yeni bir isyan dalgası doğurdu. Kırolaşma bu açmazın çözümüdür, çünkü zorun üretemediği şeyi üretir: rıza. Türkleştirme Kürde "Kürt değilsin" der ve karşısında direnen bir Kürt bulur. Kırolaşma "Kürtsün; fakat Kürtlüğünün doğru biçimini ben belirlerim" der ve karşısında teşekkür eden bir Kürt bulur. Birincisi kimliği inkâr eder ve kimliği güçlendirir; ikincisi kimliğin siyasal içeriğini teslim alır ve kimliği süs olarak iade eder. Yasağın başaramadığını, izin başarır.
Bu teorik çerçeve, önceki çalışmamızda (Kürtlerin Devletsizlik Paradoksu)geliştirilen sömürgeci mis-education (sû-i ta‘lîm), epistemik taklit, mentisid (zihin kırımı) ve kolomentalizm (içselleştirilmiş sömürge zihniyeti) kavramlarıyla bütünleşir. Fakat üçgenin epistemik mekanizmasını daha kesin göstermek için iki ara kavrama daha ihtiyaç vardır: epistemik içkinlik ve kavramsal tutsaklık. Sû-i ta‘lîm, bu ikisinin oluştuğu kurucu sosyalleşme sürecidir; kırolaşma ise onların siyasal özne düzeyindeki sonucudur.
Zaten teslim etmişsiniz heryeri sırf araplar diğer bölgelerde sivil kürtleri telef etsin diye proveke ediyor apocu namussuzlar.
Teslim et,
Proveke et,
Kürtleri hedef göster,
Kürtler öldürülsün,
Sonra bedel edebiyatı yap,
Apocu terörizm Kürtlere hep bunu yaptı
Pedofil İran rejimi 9 yaşındaki küçücük kızların evliliğini yasalaştırmışken dünyaya pedofil Epstein koalisyonuyla savaştığı propagandası yapıyor.
Epstein vakası, küçücük kızların yaşlı heriflerle evlendirildiği İran'ın yanında masumiyet abidesi olur.
Küçücük kız çocuklarına söylettirdikleri şarkıya bakın:
Evlilik huzurdur.
Evlilik umuttur.
Evlilik şüphe köprülerini aşmaktır.
Farklılıkları (mesafeleri) kapatmaktır.
Ben birleşmenin (vuslatın) elçisiyim.
Yol arkadaşım ol benimle.
Elini bırakma ellerimin.
***
Korkunç, ürkütücü, iğrenç.
Pkk ve Kck'nin bir terör örgütü olduğunun belirtildiği kanun teklifi Öcalan tarafından onaylandı ve Dem parti tarafından imzalandı ve Kandil'den gelen açıklamayla kabul edilmiş oldu.
Umarım Kürtler, Ortadoğu halkları ve tüm insanlık bu uğursuz şebekeden kurtulur.
#PKK#KCK
Tayip Temel, Öcalan'ı Stefan Zweig'ın Satranç adlı öyküsünün kahramanına benzetmiş. Oysa kahraman tecrit koşulları sebebiyle hasta bir adamdır. Öyle ki zihni ikiye bölünmüştür, hayali rakibine karşı kendi kendine maçlar yapmaya başlar. Öcalan'ın kendisini önce Kürt halk önderi, ardından Terörsüz Türkiye sütecinde başmüzakereci ilan etmesine benzer bir şekilde şizoit hale gelir ve paranoyak çözülme yaşar. Yani kimse ondan istemese bile itirafçı bir işbirlikçiye dönüşür. Tıptaki karşılığı budur.
Tayyip Temel, içinde bulunduğu tarikatın cehaletinden haberdar olsa gerek. Yoksa Öcalan'ı şizofren bir kahramana benzetmek cesaret ister. Belki dr Tayip Temel kitabı okumamıştır.
Lise öğrencisi olan 17 yaşındaki yeğenim Leyla’yı hendeklere çağırdılar. Leyla’nın dedesi de 1994 yılında Tendürek’te yaşamını yitirmişti. Ailesinden otuz şehid vardı. Leyla’ya “Şehidlerin anısına bağlıysan direneceksin” denildi.
Leyla 45 kilo bile değildi. Bırakın silah kullanmayı, taş atmasını bile bilmezdi. Ömründe silah kullanmayan Leyla’ya boyundan büyük bir silah verdiler.
Annesiyle yaptığı son görüşmede, “Anne, yardım et. Ölmek istemiyorum.” dedi.
Leyla, Cizre’nin bodrumlarında boyundan büyük silahıyla birlikte kömür oldu. Yakılarak katledildi. Parçaları bile bulunmadı.
Altı ay sonra da Leyla’nın annesi acıya dayanamadı, kendisini evinin bahçesindeki ağaca asarak intihar etti.
Bedel mi diyor Apocu çete?
Bu adamın dediği şeyleri ölçerken sadece şunu düşünün. Gitti askerlik yaptı, askerlikten sonra paraşütle PKK'nin tepesine indi (ya da indirildi, siz karar verin).
Aynı şey Sabri Ok için de geçerli.
Bunu aklınızdan çıkardığınız sürece bu adamları anlayabileceğinizi düşünmeyin.
Ahlâk Nerede Öğrenilir?
Hiçbir çocuk ahlâklı doğmaz.
Ahlâk öğrenilir.
Fakat yalnızca vaaz dinleyerek öğrenilmez.
Anne babasını izleyerek öğrenilir.
Öğretmenini izleyerek öğrenilir.
Mahkemenin nasıl karar verdiğini görerek öğrenilir.
Devletin güçlüye mi yoksa haklıya mı sahip çıktığını yaşayarak öğrenilir.
Toplum kimi ödüllendiriyorsa, çocuklar da sonunda onu örnek almaya başlar.
Bu yüzden ahlâk yalnızca bireysel bir mesele değildir.
Kurumsal bir meseledir.
Eğer bir toplumda dürüst insanlar kaybediyor, yalancılar kazanıyor, emek değil yakınlık ödüllendiriliyor ve hukuk herkese eşit uygulanmıyorsa, yalnızca ahlâk zayıflamaz.
Vicdan da yalnızlaşır.
Çünkü insanlar söylediklerinden çok gördüklerinden öğrenirler.
Ahlakın içe bakan yüzü vicdan, dışa bakan yüzü hukuktur. Vicdan, içselleşmiş; hukuk, yasallaşmış ahlaktır. Kendi yasalarını çiğneyen bir toplum, ahlâksızlığı peşinen kabul etmiştir.
Sipan Hemo da Arap çıktı
Türkmen kökenli Ülkücü Öcalan ve Kobanili Mazlum Abdi’nin (@MazloumAbdi ) bir numaralı askeri komutanı Sipan Hemo (@SipanHemoo) baba tarafından Arap olduğunu ve babasının Kültürü ile büyüdüğünü söylüyor.
“Afrinli Kürt” olarak bilinen Sipan Hemo Afrin’de büyümedi, Şam’da büyüdü ve Suriye Komünist Partisi’nin yandaşı idi.
Sipan Hemo bu açıklamasında aile kökeni hakkında “çok karmaşık bir aile kökenim var” diyor. Baba tarafından Menbic ve Hama’ya uzanan Arap asıllıyım ama annem Afrinli bir Kürttür diyor. Annesi Kürt olsa bile Arap olan babasının kültürü ile terbiye edildiğini söylüyor.
Aynı Sipan Hemo Afrin bölgesi Türkiye’nin denetimine girmeden önce, Öcalancı ve PKK’li olduğu dönemde Rusya’da yakalandı. Rusya onu Türkiye’ye teslim etti ve Türk devleti de onu Suriye ve Beşar Esed’e verdi.
Kimin eli kimin cebinde. Türkmen kökenli Öcalan ve örgütü hep böyledir. Kürt olmayan şaibeli insanları Kürtler adına piyasaya sürerler.
Sipan Hemo’nun Afrinli annesinin de Kürtçe bilen bir “Türkmen” olduğu bilgisi var.