Ocalan, 30 yıldır devletin münasip gördüğü aralıklarla ortaya çıkararak piyasaya belli kavramlar atar ve hem taraftarlarına hem de muhaliflerine tartıştırır. Bu kavramların ortak noktası, bağlamsız ve odaktan uzak biçimde ulusal meselenin yerine ikam edilmeleridir. Hedef ekoloji, demokrasi, cinsiyet özgürlüğü, komûn gibi tarihsel ve evrensel kavramların ulusal meselenin yerine ikame edilerek ulusal sorunun görünmez kılınması böylece gerçek çözüm olanaklarının sabote edilmesidir.
Buna rağmen Muhaliflerin önemli bir kısmı bu manipülatif döngüyü kırıp hakiki bir tartışma yaratmak yerine söz konusu tartışmaların reaktif eşlikçikleri olurken diğer bir kısmı da sırf Ocalan ve ona bağlı mekanizma kullandı diye mezkur evrensell kavramlara cepheden saldırarak tuhaf bir noktaya savruluyorlar.
Günün sonunda Kürdlerin politik ve entelektüel gündemini; dolayısıyla düşünme pratiklerini Ocalan üzerinden devlet belirlemiş oluyor. Oysa, (örneğin) güçlü bir bağımsızlık tartışması, entegrasyon vb paketleri zaten deşifre edeceği için belirlenen kavramsal gündemlerin peşine takılmaya gerek kalmayacaktır.
Bir süre de "komûn" tartışacağız anlaşılan.
Yaptığımız hiçbir çalışmaya suçlayıcı bir kılıf bulamayıp, bizi örgüt üyeliğiyle sindirmeye ve harcamaya çalışanlar iyi bilsin: Biz, kumpas örgütleri üzerinden harcayabileceğiniz kişiler değiliz!
Devlet Bahçeli’nin çıkarları uğruna “Öcalan’a saldıranların soyu sopu belli değildir”, “kurucu irade” gibi ifadelerle Öcalan’a övgüler yağdırılırken, bizi PKK üyeliğiyle baskı altına almaya çalışmak akıl kârı değildir.
Amacınız nedir? Zulmünüzü uluslararası boyutta meşrulaştırmak mı? Başaramayacaksınız!
Biz sizin oyunlarınızla baş edemedik, bu bize dert oldu; ama biz de size boyun eğmedik, bu da size dert olsun!
Bombaya bakın 🔥
2016’da Pervin Buldan ve İdris Baluken, Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılması için imza vermiş. Demirtaş bu oylamadan sonra tutuklanmış ve 10 yıldır cezaevinde.
Öcalan ve kriminal tarikatının Demirtaş’ı nasıl tasfiye ettiğini herkes görsün 👇
Biz siyahlar devrim yakacaktık ama içimizdeki zenciler buna engel oldu. Kürdistan Milli Takımı neden o kupa için yarışmıyor ve Deniz Undav neden Kürdistan Milli Takımı’nda oynamasın ki diyeceğine onu da Türklüğe köle olmaya çağırıyor.
Bu herif yıllar önce HDP'ye " beni sinirlendirmeyin, ağzımı açarsam sokağa çıkacak yüz bulamazsınız!" minvalinde bir tehditte bulunmuştu.
Kürtler 2 şeyi merak ediyor:
1- kastettiği bu muydu, yoksa daha fazlası da mı var,
2- neden ve neye şimdi sinirlendi bu?
❝Açlıktan ölüyoruz. Şerefimizi korumak için 20 bin şehit verdik, artık şerefimizi koruyamıyoruz❞
🎙️ ❝Dört gündür elektrik yok. İş yok, hırsızlık var❞
📍 Kamışlı'da gösteri var, insanlar yüksek fiyatlardan şikayet ediyor
Hiçbir Kürd, Öcalan için düzenlenen mitinglere katılmamalıdır.
Öcalan sahip çıkılacak biri değil, utanılacak bir figürdür. Ona sahip çıkma utancını çocuklarınıza bırakmayın…
Tuhaf gelecek size ama, şuan dünya debş Almanya'daki iki süper yıldızı ve ikiside Kürt.
Hayal etseniz başaramazsınız...
Ne büyük Lutüfsünüz Yüce Kürt Milleti için.
Milli Kahramanlar ☀️
Bir yanda sahada ırkçı şovlar yapan, fakat oynaması gerken oyunu oynayamayan Türk futbolcu Merih Demiralp.
Diğer yanda her maça girdiği ilk 5 dakikada gol atarak Alman milli takımını şampiyonluğa götüren, edebi ve ahlakıyla işini en iyi şekilde yapan Kürt futbolcu Deniz Undav.
Kurdistan Milleti'nden dilegim,
Size orf ve adetleriniz disinda bir yasa dayatanlara,
Size dogal hukuktan kaynaklanan haklariniz disinda bir eylem bicimi dayatanlara,
Size asaletiniz disinda bir deger arayin diyenlere,
kapiyi gosteriniz.
Buyuk olan sizsiniz, onlar kucuk zavallilardir.
Mazlum Abdi, geç kalmış biri. Geçen yıl gitmesi gereken Paris'e ancak bu yıl gidebiliyor. Geç kalmış diplomatik faaliyetlerin, tıpkı geç kalmış başkaldırılar gibi, başarı şansı yoktur.
Ne yazık ki durum budur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve kurumsallaşma yıllarında, Kürdistan’da irili ufaklı yüz civarında isyan meydana gelmiştir. Niceliksel açıdan yoğun görünen bu hareketlilik, dönemin jeopolitik gerçekliği karşısında yapısal bir zafiyete sahiptir. İsyanların yaşandığı bu kritik dönemde Türk bürokratik ve askeri elitleri; askeri ve siyasi merkezileşmeyi sağlamış, bir devlet mekanizması inşa etmiş ve en önemlisi de bunu uluslararası hukuk zemininde tescil ettirmiştir. Bütün bunlar olurken Kürtler, İstanbul ya da Ankara hükümeti farketmeksizin Türklerle birlikte hareket etmiş, uluslararası güçlerin özellikle Osmanlı dağıtılırken ihtiyaç duydukları rolü ve Kürtlerin kendi devletlerini kurma fırsatını görmezden gelmişlerdir. Hatta Paris Barış Konferansı’ndaki delegeleri Kürt Şerif Paşa’yı temsilcilikten azletmeleriyle bu şansı yüzyıldan fazla bir süre için kaybetmişlerdir.
Özellikle 1923 Lozan Barış Antlaşması, yeni devletin sınırlarını ve egemenliğini küresel ölçekte meşrulaştırarak Türkiye’ye Kürtler gibi sorun yaratabilecek iç tehditleri bertaraf edecek, diplomatik ve askeri bir dokunulmazlık alanı sağlamıştır. Ardından gelen 1926 Ankara Antlaşması ise Musul meselesini neticelendirerek, bölgedeki sınır güvenliğini tahkim etmiş ve Kürtlerin uluslararası güçler ile muhtemel ilişkisini büyük ölçüde daraltmıştır. Dolayısıyla Ankara yönetimi, isyanlar karşısına uluslararası güvencelere sahip, finansal ve askeri lojistiğini tek merkezden yönetebilen organize bir güç olarak çıkmıştır. İngilizler ve Ruslar da politikaları gereği böyle bir gücün varlığını bir noktadan sonra gerekli görmüşler ve Türkiye’yi tampon bir bölge olarak konumlandırmışlardır.
Buna karşın Kürt isyanları; makro düzeyde bir stratejik vizyondan yoksun, taktiksel olarak zayıf planlanmış, merkezi bir komuta kademesi ve lojistik ağ kuramamış bölgesel karakterli kalkışmalardır.
Hiçbir isyan geniş bir coğrafyaya ulaşamamış, toprak kazanma, elde etme ve idare etme rüştüne ulaşamamıştır. Bu başkaldırıların en hayati handikapı ise uluslararası sistemik destekten mahrum kalmaları ve böyle bir düzenin dışında olmalarıdır. Hatta dönemin küresel statükosu, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından sınırların yeniden çizildiği, istikrarsızlığın maliyetli olduğu ve yeni bir bölgesel savaş riskinin göze alınamayacağı bir paradigma üzerine kuruludur. Dolayısıyla Kürtlerin bu geç kalmış isyanları, büyük güçlerin reelpolitik hesaplarında stratejik bir ortak olarak karşılık bulamayacaktır. (Bugün de benzer bir örnek Suriye-Rojava denkleminde yaşanmştır. Kuzeydeki Kürtler ise Türkiye'den yana konum belirlemiş, buna Güney Kürdistan'ı ve Doğu Kürdistan'ı da dahil etmeye çalışmaktadırlar).
Öte yandan, bu isyan dalgasının doğasını homojen kabul etmek yanıltıcıdır. Sürecin bir boyutu cemiyetler eliyle yürütülen örgütlü ama zayıf isyanlara dayanırken; diğer bir boyutu, Türk devletinin Kürdistan’da tam egemenlik kurma, vergilendirme, askere alma ve asayişi sağlama yönündeki kesin bastırma hamlelerine tepki olarak doğan yerel direnç odaklarıdır. Bu isyanların birçoğu özellikle Şeyh Said Hazretleri’nin idamı sonrası ortaya çıkan baskı, sürgün, silahlara el koyma gibi uygulamalara karşı yapılmıştır. Türklerin, 1800'lerin başından itibaren başlayan Kürdistan’daki en küçük yerel güç odaklarını dahi tasfiye etme yaklaşımı, bazen küçük kıvılcımların devlet refleksiyle büyütülerek kesin bir tasfiye harekatına dönüştürülmesini de beraberinde getirmiştir. Bazı isyanların devletin bilgisi dahilinde güçlendirildiği görülmektedir. Hatta Şeyh Said hadisesi bile Türklerin bir provakasyonu ile başlamak zorunda bırakılmıştır.
Muhtevası, ideolojik arka planı veya sosyolojik motivasyonu ne olursa olsun; tarihsel zamanlama açısından tüm bu isyanlar ne yazık ki geç kalmış hareketlerdir.
Ayestefenos Anlaşması (1878) ile açılan ve Birinci Dünya Savaşı'nın (1914-1922) ortaya çıkmasıyla derinleşen jeopolitik boşluk dönemi kapanmış, Paris Barış Konferansı (1919) ve San Remo Konferansı (1920) gibi dönüm noktalarıyla inşa edilen yeni dünya düzeni rasyonalize olmuş ve sınır hatları netleşmiştir. Bütün uluslararası güçlerin üzerinde uzlaştığı bir düzen ve harita ortaya çıkmış iken Kürtlerin kendi paylarını almayı 5 yıl sonra hatırlamaları beyhude bir çaba olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç itibariyle bu isyanlar, hedefledikleri siyasi kopuşu gerçekleştiremedikleri gibi; Ankara’ya iç güvenlik konseptini radikalleştirme, ordunun modernizasyonunu hızlandırma ve Takrir-i Sükun gibi olağanüstü rejim enstrümanlarıyla devlet otoritesini Kürdistan’ın en ücra köşesine kadar yayma imkanı sunan kaldıraçlara dönüşmüştür. Bugün de bir benzeri yaşanmıştır. Ve fakat Kürt siyasi eliti, kendisini, sanki bir önceki yüzyıl bütün bunlar yaşanmamış gibi yine ve yeniden Türk devleti ile bütünleşmeye, dünya sistemi yeniden oluşturulurken Türklerin gölgesinde kalmaya adamaktadır.
Görünür kılmak da lobi faaliyetlerinden biridir. Ne kadar görünüyorsan o kadar varsın.
Deniz Undav, şampiyonlar liginde, milyon dolarlık oyunculara, milyonlarca insan karşısında halay çektirerek, futbol aracılığıyla tüm dünyaya Kürt lobisi yapıyor. Büyük bir gurur ☀️