Kâbe-i Muazzama İmam Hatibi Dr. Bander Balila Hocamız:
"Vallahi, Billahi ve Tallahi,
Kim bu sözleri söylerse — ki bunlar denenmiştir — vallahi Allah onun önünü açacaktır.
İster bir konferansın olsun,
ister insanlara imamlık yapacağın bir namazın olsun,
ister önem verdiğin herhangi bir işin olsun,
ister zihnini meşgul eden herhangi bir mesele olsun,
ister seni üzen herhangi bir durum olsun;
Allah’a sığın ve şöyle de:
Allah'ım, kendi gücümden ve kuvvetimden sıyrılıp senin gücün ve kuvvetine sığınıyorum.
Allah'ım, bana yardım et.
Aleyhime (başkasına) yardım etme.
Beni muzaffer kıl.
Aleyhime onlara zafer verme.
Beni hidayete erdir ve hidayeti bana kolaylaştır.
Vallahi, Allah’ın açtığı kapılardan, yardımından, desteğinden, lütfundan ve bereketinden, aklına dahi gelmeyecek şeylere kavuştuğunu göreceksin."
@psk_elifozdemir Bugün durumun tersi olduğunu düşünüyorum. Çevremizde dindar ve güzel ahlak sahibi bir çok erkek kardeşimiz varken evlenebilecekleri denkleri bir hanımı malesef bulamıyorlar. Bugün feminizm illeti en dindar görünen çarşaflı hafız kızları bile ciddi manada etkisi altına almış.
Kral vezire sormuş:
“Hizmetçimin hayatta benden daha mutlu olduğunu görürüm, neden. ?”
Oysa onun hiçbir şeyi yok.
Ben ise kralım, her şeye sahibim ancak huzursuz ve keyifsizim.”
Vezir der ki:
“Ona 99 kuralını dene.”
Kral, “99 kuralı nedir?” deyince,
“gece bir keseye 99 dinar koyup kapısına bırak ve üzerine de bu 100 dinar sana hediyedir yazarak kapısını çal, sonra olanları izle” diye cevap verir.
Kral vezirin dediğini yapar.
Hizmetçi keseyi alıp dinarları sayar ancak bir tanesinin eksik olduğunu görünce ‘herhalde dışarıda düştü’ diyerek ev halkıyla birlikte aramaya koyulur.
Gece biter onlar hala kayıp dinarı ararlar, eksik dinarı bulmadıkları için baba çocuklarına kızar ve sakin iken onlara saldırır hale gelir.
Diğer gün sabah hizmetçi gamlı düşünceli olur çünkü bütün gece uyumamıştır.
Asık suratlı, keyifsiz, tebessümsüz ve halinden şikâyetçi bir surette kralın yanına gider.
Böylece kral da 99 kuralının manasını anlamış olur.
Şöyle ki; biz, Yaratan’ın bize hibe etiği 99 nimetini unutur, bütün hayatımızı kayıp bir nimeti aramakla geçiririz!
Allah‘ın bize takdir etmediği, bilmediğimiz hikmetlerden dolayı bizden men ettiği bir şeyin peşine düşer, kendimizi mutsuz, huzursuz eder ve içinde bulunduğumuz nimetleri unuturuz.!
(Alıntı)
Ebubekir Sifil Kimdir?
Önce benim gözümden…
İlk okuduğum kitabı tesadüfen elime geçtiğinde yıl 2009 idi. O dönem halkın içinden sıradan bir Müslüman olduğum İslâm ile pek te alakam olmayan dönemlerde beni ilk çarpan kitap, “Ben bu dünyaya neden geldim, nereye gidiyorum, ben ne yapıyorum” gibi sorgulamalara beni ilk iten kitap “bir İmam Gazzâlî kitabı” olsa da, ciddî anlamda çarpıldığım ilk kitaptır Ebubekir Sifil Hocanın “Çağdaş Dünyada İslâmî Duruş” kitabı. Kendi anlatımıyla “İmam Kevserî’nin onu çarptığı gibi…” çarpıldığım ve onu tanıdığım ilk kitabıdır.
Öncesinde çok kitap okuyan birisi olduğum halde, ilmî ve edebî doyum ve tat noktasında beni yukarılara taşıdığı için, yani bendeki çıtayı bi hayli yükselttiği için daha alt seviyede kitapları bir daha okuyamadım zaten, defalarca denesem de aynı seviyede olmayan hiçkimseyi kolay kolay okuyamadım ya da keyif alarak okuyamadım.
Sonra “Kim bu adam?” diye merak içinde kavrulup araştırmaya başladım, diğer kitaplarına, köşe yazılarına, sohbetlerine ulaştım ve büyük bir ilmî iştahla hepsini 2 a��amalı olarak (ilk aşamada göz gezdirip, ikinci aşamada detaylı ve dikkatli okumalar, dinlemeler yaparak) hatmettim.
Gördüğüm, idrak ettiğim şey dehşet verici bir hayranlık oldu.
Meseleleri böyle dakik şekilde ele alan, özüne inerek ama detaya boğmadan, her meseleyi bamtelinden yakalayabilen ve üslûbu hitabeti ile her yazdığı yazıyı makaleyi sonuna kadar keyifle okutabilen, bir kitaplık meseleyi bir yazıyla hakkıyla anlatabilen, bir yazılık/bir makalelik meseleyi bir paragraf ile hakkıyla anlatabilen, gerektiğinde bir meseleyi bir cerrah ustalığı ve kuyumcu titizliği ile kılcallarına kadar inip dermeyan eden, kılçıklarına ayıran, dilin tüm imkanlarını hayranlık uyandırıcı şekilde ustaca, zekice kullanarak anlatabilen, anlatırken ilmî olarak mest eden, hangi dinî ve ilmî meseleye girse o meselenin uzmanı gibi konuşup yazabilen, eskilerin deyimiyle her meselede “yed-i tûlâ” sahibi olduğu anlaşılan ve tüm verdiğim bu detaylarla, onu okurken kadim ulemânın gölgesini üstüme yansıtabilen, en önemlisi yıllar boyunca değişmeyen müstakiym duruşuyla, efendiliği, nezaketi, nezaheti, edebi, ahlakı, takvasıyla, hiç değişmeyen ender bir şahsiyetle karşı karşıya olduğumu sonraki yıllarda ve bugüne dek daha iyi idrak ettim. Abarttığımı düşünenler olabilir, olsun… Kendi nasipsizlikleri der geçerim… Abartmadığımı düşünenler de bi hayli fazla çünkü…
İslâmî forum sitelerinde, dinî çevrelerde, sosyal medyada birçok insanın Ebubekir Hocayı tanımadığını, duymadığını gördüm, farkettim ve bu beni şaşkına çevirdi, böyle bir cevheri nasıl olur da tanımazlardı?...
Ve… Karar verdim. Ben bu adamın, bu hocanın derdine davasına omuz vermeliydim elimden geldiğince… Ve gece gündüz bıkmadan usanmadan Hocayı insanlara tanıtmak için elimden geleni yapmaya başladım gerek sosyal medyada, gerek çevremde. Ve birgün, bu çabam Hocanın da dikkatini çekti ve beni İstanbula, Dâru’l-Hikme’ye davet etti… Yıl 2011 idi. Evet, Abdulaziz Bayındır ile münazara yaptığı o yıl… Sonrasını sonra anlatırım…
Gelelim asıl meseleye… Geçmişte ve günümüzde hala onu tanımayan bazı yarım akıllı tiplerin “Hocan bugüne dek ne yaptı?” sorusuyla muhatap oluyoruz, bu cahillik bizi şaşırtarak irrite etse de…
Hocamız bugüne dek ne yaptı?...
Nerden Başlayalım ki;
1997 yılında Türkiyede genelde İslâmî camiada, özelde Ehl-i Sünnet camiada Yaşar Nuri Öztürk’ün yeni yeni tanındığı, palazlandığı dönemlerde; İslamoğlu, Okuyan, Taslaman, Mustafa Öztürk vebenzeri modernistlerin ortak fikir atası olan FazlurRahman’ın ise hiç tanınmadığı dönemde, bir cildi Yaşar Nuri Öztürk’ün arızalı görüşlerine, diğer cildi Fazlurrahman’ın arızalı görüşlerine tenkid olarak kaleme aldığı “Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi” adlı 2 cilt (tuğla kalınlığında) kitaplarıyla, Öztürk’ü ve Fazlurrahman’ı yerle yeksan eden, adeta toprağa gömen isimdir Ebubekir Sifil…
1997’den bahsediyorum… Bugün yarım aklıyla “Hocanız ne yaptı ki?” diyen andavallar o tarihte henüz ya dünyaya gelmemişti ya da emzikle geziyordu… Ve bu andavalların çoğu bugün hala Fazlurrahman’ın kim olduğunu bilmiyorlar…
Misalen İmamiyye Şia’sının meşhur propaganda kitaplarından olan Muhammed Müsavî’ye ait “Şebhâ-yı Pişâver” adlı “sünnî âlimlerle münazara yapıp susturduğu”nu iddia ettiği kitaba, 2015 yılında 47 adet sıralı ders/sohbet şeklinde, Şianın her bir iddiasını kılçıklarına kadar ayıklayıp tarumar ederek Şia’nın dikkatilerini de üstüne çeken isimdir Ebubekir Sifil… Türkiyede Şiilerin ilmî camiasına “Türkiyede en çok hangi Ehl-i Sünnet Hocadan çekindiğinizi samimi olarak söyleyin” diye sorulsa zikredecekleri ilk isimdir Ebubekir Sifil, bu bir tahmin değil tesbittir ve bunu herkes bilir…
Kürsülerden “Şia şöyle yapıyor, böyle söylüyor, sahabeye sövüyor, bunlar küfürdür, tehlikelidir…” diyerek üstünkörü konuşmak “reddiye yapmak” değildir, reddiyenin ne olduğunu bilmeyenler öyle sanmaya devam edebilir… Bid’ât bir fırkaya reddiye yapmak, her bir görüşünü tek tek ele alıp dermeyan edip, kaçış ve itiraz noktası, dayanak noktası bırakmayacak şekilde tarumar etmekle olur. Bunu hakkıyla yapan isimdir Ebubekir Sifil..
Selefîlik ve Vehhâbiliğe dâir, teşbih ve tecsim inancını tüm detaylarıyla ve İbn Teymiyye öncesi fikir atalarıyla beraber didik didik edip ortaya seren ve bu konuda Ehl-i Sünnet inancını tahkim ederek selefîlerin Vehhâbîlerin (onların deyimiyle) başbelası olan, bu konuda onlarca sohbet/ders yapıp, yüzlerce yazı kaleme alan isimdir Ebubekir Sifil… Türkiyede Selefîlerin ve Vehhâbîlerin ilmî camiasına “Türkiyede en çok hangi Ehl-i Sünnet Hocadan çekindiğinizi samimi olarak söyleyin” diye sorulsa zikredecekleri ilk isimdir Ebubekir Sifil, bu bir tahmin değil tesbittir ve bunu herkes bilir…
Kürsülerden “İbn Teymiyye şunu söylemiş, küfürdür tehlikelidir…” diyerek üstünkörü konuşmak “reddiye yapmak” değildir, reddiyenin ne olduğunu bilmeyenler öyle sanmaya devam edebilir… Bid’ât bir fırkaya ya da şahsa reddiye yapmak, her bir görüşünü tek tek ele alıp dermeyan edip, kaçış ve itiraz noktası, dayanak noktası bırakmayacak şekilde tarumar etmekle olur. Bunu hakkıyla yapan isimdir Ebubekir Sifil..
Deizm ile ilgili tek bir sohbetinde bile deistlerin elini ayağını bağlayacak aklî ve ilmî deliller, argümanlar ve önermelerle deistleri başbaşa bırakıp, kilitleyen isimdir Ebubekir Sifil.
Yine geçmişte bir efsane olan, 2008 – 2014 yılları arasında yayımlanan Rıhle Dergisi’ne misafir olması sebebiyle tanıdığımız, okumaya başladığımız isimler arasındadır mesela Şaban Teoman Duralı Hoca, Serdar Demirel Hoca, Mehmet Fatih Kaya Hoca, Metin Yiğit Hoca, Bedri Gencer Hoca, Orhan Çeker Hoca, Selman en-Nedvî Hoca, Tahsin Görgün Hoca, Salim Öğüt Hoca, Mustafa Genç Hoca, Muhammed Accac el-Hatip Hoca, Kemal Sandıkçı Hoca, Muhammed Salih Ekinci Hoca, Nurettin Boyacılar Hoca, Zekeriya Güler Hoca, Murat Türker Hoca, Adnan Arslan Hoca, Yusuf Kaplan Hoca, Selahattin Sönmezsoy Hoca, Şevket Kotan Hoca, Abdüulhamit Birışık Hoca, Abdulkadir Hüseyin Hoca, Hüsnü Aktaş Hoca, Abdulkadir Yılmaz Hoca, Mehmet Efendioğlu Hoca, Ahmet Tahir Dayhan Hoca, İsmail Lütfi Çakan Hoca, Abdurrahman Arslan Hoca, Yener Öztürk Hoca, Veysel Güllüce Hoca, Üstâd Said el-Fûde Hoca, Murteza Bedir Hoca, Necdet Tosun Hoca, Muhittin Uysal Hoca ve daha nice isimler….
Biz bu kıymetli isimleri hep Ebubekir Sifil Hocanın başlattığı ve önderlik ettiği “Rıhle Dergisi” projesi ile tanıdık…
Başka hangi misalleri versem ki;
2010 yılında, Hayrettin Karaman’ın herkesin hocası, asrın müctehidi, müceddidi olarak anıldığı dönemde “Karaman Hocanın “Var”ları Ve “Yok”ları” başlıklı 20 küsur yazıdan oluşan seri ile Karaman’ın arızalı görüşlerini didik didik edip tenkid eden, çürüten isimdir Ebubekir Sifil…
Yazı uzamasın diye şu an sayamadığım daha nice eşsiz hizmetleri çalışmaları olmuştur…
İlmin hakkını vermek, Hakk’ı müdafaa etmek, Sahih İslâm’ı savunmak için kendini paralayan Ebubekir Hoca, bunu yaparken etkili ve yetkili isimlerin kuyruğuna da bastığı için ve bir Allah kulu da destek olmadığı için el emeği göz nuru vakfını ve medresesini kapatmak zorunda kalmıştır…. Bu ayıp ve vebâl de Ehli Sünnet camiaya yeter…
“Ehli Sünnetin Kalesi(!)” olarak bilinen bazı isimlerin paralı trollüğünü yapan, iftiradan kul hakkından çekinmeyen bazı cahil ahlaksız zevzekler “Ebubekir Sifil paraya ihtiyacı olduğu için hocamıza dalaşıyor” desin dursun (günahı boynuna), oysa Hoca birçok kez kendisine “ilmî çalışmaları için destek” olarak teklif edilen bazı büyük meblağlı yardımları, sırf “kaynağında şüpheler var” diyerek geri çevirdiğine şahit oldum kaç kez…
Ve hocanın bu hassas tutumu beni şaşırttı ve hayranlık uyandırdı; bazı firmalarla şirketlerle iş adamlarıyla birlik olup, onlara referans olup insanların kandırılmasına, dolandırılmasına sebep olup adeta “helal haram ver Allahım, senin kulun yer Allahım” diyenleri gördükçe…
Ebubekir Sifil Kimdir?...
Teketek programında “Cennette sevdiklerimiz yanımızda olacak mı” meselesi konuşulurken, Fatih Altaylı Allah Teâlâ için (hâşâ) “sahtekarlık” yakıştırması yaptığında kikirdemeyecek isimdir Ebubekir Sifil….
2011 yılında, ilmî çevreler için efsane haline gelen, yayın günü iple çekilen ve tadı damaklarda kalan “İlmihal” programını bilenler bilir… Birileri kürsülerden “Fethullah Gülen demeyeceksiniz, Hocaefendi diyeceksiniz, Efendi böyle buyurdu. O Ehl-i Sünnet mübarek bir insandır” diye haykırarak Fetö güzellemesi yaptığı dönemde, fetö’ye ilmî zeminde tenkidler yönelttiği için İlmihal programı yayından kaldırılan isimdir Ebubekir Sifil…
Bir taraftan Hadîs inkarcıları ile etkin mücadele ederken diğer taraftan Hadîs uyduranlarla mücadele eden, isimlerini hep andığımız büyük Hadîs âlimlerinin geçmişte yaptığı neyse, bugün onu yapan isimdir Ebubekir Sifil.
Bir taraftan Tasavvuf düşmanları ile mücadele ederken, diğer taraftan Sahih tasavvufu tahrif ve tahrip etme girşiminde bulunan sapkın görüşlerle mücadele edip, Sahih Tasavvufu korumaya ve ihyâ etmeye çalışan Şeyh Ahmet Zerruk, Şeyh Kelâbâzi, İmam-ı Rabbânî gibi büyük isimlerin geçmişte yaptığı neyse, bugün onu yapmaya çalışan isimdir Ebubekir Sifil.
Birileri kendisini Vehhâbîlikle itham ederken, Vehhâbîleri ilim meydanında gömmekle meşgul olan isimdir Ebubekir Sifil…
Birileri kendisini “Hadis İnkarcılığı” ile itham ederken, Hadis inkarcılarını şamarlayan isimdir Ebubekir Sifil…
Bir fanus gibi korunaklı alanlarından çıkmadan ve hayatlarında kendi cemaatlerindeki hocalardan başkasını dinlememiş, araştırmamış, okumamış olanlar, yani platon’un mağarasından henüz çıkamamış olanlar, elbette kendi hocalarını Türkiyenin en iyi âlimi zannederler, bu gayet doğal.
Ama Râfızîlik nedir, Şiilik nedir, kaynakları delilleri arızalı görüşleri nelerdir, İbn Teymiyye ve fikir ataları kimlerdir kaynakları delilleri arızalı görüşleri nelerdir, Fazlurrahman kimdir, arızalı görüşleri nelerdir, Modernizm ve türevi sapkın akımların görüşleri iddiaları nelerdir, Tarihselcilik nedir, deizm nedir, Ateizm nedir, bunları teknik ve ilmî zeminde zerre kadar bilmeyen, körler sağırlar birbirini ağırlar misali kendi aralarında menkıbe anlatıp sofuluk oynayan tipler elbette anlamazlar ne demek istediğimi…
Ben, medrese okumuş ya da tekkelere sohbetlere aksatmadan giden çok insan gördüm ki deizmin ne demek olduğunu, Tarihselciliğin temel argümanlarını, deistlerin önermelerini, Şia’nın iddialarını, Vehhabîliğin Selefîliğin delillerini ve argümanlarını hiç bilmeyip bana özelden soran… hatta “Ehl-i Sünnet İtikâd umdelerini” bile bilmeyen, zihni menkıbelerle sulanmış; “Şöyle bir iddia var, bunlar ne diyor, bunlara nasıl cevap vereceğiz?” diye bana soran çok genç tanıdım böyle… “Yok öyle bir şey, uydurma, biz gençlere bunları da anlatıyoruz…” diye itiraz edenler olacaktır belki… Ama bu içi boş itiraz limon kolonyasının verdiği anlık ferahlık kadar rahatlatır onları…
“Bunlari bilmek bizim ne işimize yarayacak, aklımızı bulandırmaktan başka…” diyebilirler…
Siz ilgilenmeseniz de çocuklarınızın etrafı bu akımlarla sarılmış vaziyette… Çocuklarınız bir gün (Allah muhafaza) “Ben deist/ateist oldum, ben Selefî oldum, Ben Şii oldum…” diye karşınıza dikildiğinde anlarsınız ne işe yaradığını, tabii iş işten geçtiğinde… (ki özellikle tarikat cemaat camiasında çocukları kafa karışıklığı sebebiyle istikametten çıkan çok örnek gördüm, duydum, şahit oldum)…
Ezcümle; Ebubekir Sifil yazdığı her kitap ile, yaptığı her sohbet ile Sahih İslâm’a saldıran bid’ât ve küfür görüşlere set çekmiş ve büyük oranda etkisizleştirmiş en önemli isimdir.
Geçmişte Ehl-i Sünnet Âlimlerimiz bid’ât ve küfür görüşler karşısında ne yapmış ise, neyi nasıl yapmış ise, Sahih İslâm anlayışını nasıl ihyâ etmiş ise, nasıl tahkim etmiş ise, bugün de Ebubekir Sifil Hoca bunu yapmıştır, yapmaktadır, hem de hakkını vererek…
Bunun için gecelerini, uykularını feda etmiş ve bu sebeple sağlığında ciddî problemler yaşamış hakikî bir âlimdir Ebubekir Sifil Hoca…
Gerek medrese kesimi, gerek akademik kesim, Ehli Sünnet camianın hepsini saygı duyduğu ve hürmet ettiği; çirkef olanlar dışında muarızlarının bile saygı gösterdiği ve hakkını teslim ettiği bir isimdir Ebubekir Sifil.
Üzerimizdeki hakk’ı çok büyüktür, ne yapsak ödeyemeyiz… Tabii bu hakkı, bu borcu bildiği taşıdığı halde, borcunu inkar eden, vefâ bilmeyen niceleri de var… Nasip meselesi…
Ebubekir Sifil Hocayı tanımayan, beğenmeyen, tahkir eden, hakaret eden ama hala Ehl-i Sünnet olduğunu iddia eden tiplerin “Ehl-i Sünnet”lik iddiası, Bülent Ersoyun “Ben Kadınım” iddiası ile atbaşı gider en fazla…
Hakikî âlim görmek istiyorsanız, bu fotoğrafa bakıp karşısında saygı ve hürmet ile durmaktır yapmanız gereken… Eğer nasibiniz varsa….
/Şükrü Yaşar/
#EbubekirSifil
@EbubekirSifil
Your hippocampus shrinks ~1 – 2% per year as you get older. This leads to worse cognitive performance, especially memory.
In this study, adults grew back 2% of their hippocampus in a year by walking 40 min just 3 times per week.
The control group hippocampus continued to shrink by 1.4%.
Walking isn't just about burning calories. It's one of the best things you can do for brain longevity.
Herkes İran'ı konuşuyor. Hamaney'i konuşuyor.İsrail'i konuşuyor !!
Ben başka bir şey görüyorum.
Asıl savaş başka yerde.
Size iki olay göstereceğim. Aralarında hiçbir bağlantı yok gibi görünüyor.
Ama aralarında bir bağlantı var size anlatacağım.
Birinci olay.
ABD Venezuela'ya operasyon düzenledi. Maduro yakalandı.
Herkes "diktatör devrildi" dedi. Alkışladı. Bazıları uluslararası hukuka aykırı dedi.
Ama kimse şu soruyu sormadı: Venezuela'nın en büyük petrol müşterisi kimdi?
Çin.
Venezuela günde 800 bin varil petrolü doğrudan Çin'e satıyordu. Maduro gitti. O hat kesildi.
İkinci olay.
ABD ve İsrail İran'ı vurdu. Hamaney öldürüldü.
Herkes "nükleer tehdit bitti" dedi. Bazıları alkışladı. Bazıları Uluslararası hukuka aykırıdır dedi. Protesto etti.
Kimse şu soruyu sormadı: İran'ın en büyük petrol müşterisi kimdi?
Çin.
İran günde 1.5 milyon varil petrolü doğrudan Çin'e satıyordu. Savaş başladı. O hat kesildi.
İki farklı ülke. İki farklı kıta. İki farklı bahane.
Ama aynı müşteri. Çin.
Tesadüf mü?
Hayır.
Anlatıyorum...
Ray Dalio'nun tezi net: Yükselen güç mevcut güce yaklaştığında çatışma kaçınılmaz.
Bu film daha önce çekildi.
Almanya yükseldi. İngiltere'yi geçiyordu. Sonuç: Birinci Dünya Savaşı.
Japonya yükseldi. Pasifik'te Amerika'ya yaklaşıyordu. Sonuç: İkinci Dünya Savaşı.
Sovyetler yükseldi. Amerika'ya meydan okuyordu. Sonuç: Soğuk Savaş.
Şimdi Çin'in mevcut durumuna bakalım.
Çin dünya üretiminin %28'ini tek başına yapıyor. Ve her yıl Amerika'ya biraz daha yaklaşıyor.
Analistlerin tahmini net: 2030'a kadar Çin dünyanın en büyük ekonomisi olacak.
Bu Amerika için varoluşsal bir kriz.
Bir süper güç için en tehlikeli an rakibinin kendisini geçmek üzere olduğu andır. Ya o anda durdurursun ya da bir daha durduramazsın.
Ve şu an gördüğünüz her şey bu durdurma hamlesinin parçası.
Nasıl mı?
Çin tükettiği petrolün %73'ünü ithal ediyor. Kendi üretimi yetmiyor. Dışarıdan almak zorunda.
Şöyle düşünün.
Dünyanın en büyük motoru önünüzde duruyor. Devasa güçlü. Dünya üretiminin dörtte birini tek başına çeviriyor. Durdurulamaz gibi görünüyor.
Ama bir zayıflığı var. Kendi yakıtını üretemiyor.
O motorun dört yakıt hortumu var. Her biri farklı ülkeden geliyor.
Birinci hortum: Venezuela.
İkinci hortum: İran.
Üçüncü hortum: Rusya.
Dördüncü hortum: Suudi Arabistan.
Amerika ne yapıyor?
Hortumları kesiyor.
Venezuela hortumu kesildi. Maduro yakalandı.
İran hortumu kesildi. Savaş başladı.
Rusya hortumu yaptırımlarla kısıldı.
Suudi Arabistan? İran-İsrail savaşında üretim düştü
Bir motoru durdurmak için motorla savaşmak gerekmez.
Yakıtını kesersiniz. Motor kendi kendine durur.
Bu tabloyu bir yere kaydedin.
Venezuela'dan kesilen: günde 800.000 varil.
İran'dan kesilen: günde 1.500.000 varil.
Toplam: günde 2.300.000 varil.
Çin'in günlük petrol ithalatı: yaklaşık 11 milyon varil.
Amerika son 2 ayda Çin'in petrol tedariğinin %20'sini kesti.
Kimse fark etmedi. Çünkü herkes İran'a bakıyordu.
Ama enerji sadece bir cephe.
Çin aynı zamanda başka bir şey inşa ediyordu. Modern İpek Yolu. Pekin'den başlayıp Avrupa'nın kalbine uzanan devasa bir kara ticaret ağı. Demiryolları. Limanlar. Boru hatları. Trilyon dolarlık yatırım.
Neden?
Çünkü kim Avrupa ile ticaret yaparsa dünya ekonomisini şekillendirir.
Ve Avrupa Çin'e kayıyordu.
-Almanya'nın en büyük ticaret ortağı artık ABD değildi. Çin'di.
-Fransa yeni anlaşmalar imzalıyordu.
-İtalya Modern İpek Yolu projesine resmen katılmıştı.
Avrupa yavaş yavaş Amerika'dan uzaklaşıp Çin'in ticaret ekosistemine yöneliyordu.
Bu Amerika için ikinci varoluşsal kriz.
Birincisi Çin'in ekonomik olarak geçmesi. İkincisi Avrupa'yı kaybetmesi.
Avrupa giderse Amerika'nın elinde ne kalır? Silahları ve doları. İkisi de tek başına yetmez.
Ve tam o noktada, tam Avrupa Çin'e doğru kayarken, Amerika İran'ı vurdu.
İran, Modern İpek Yolu'nun Ortadoğu'daki kritik bağlantı noktasıydı. Çin'in Avrupa'ya kara yoluyla ulaşması için İran hattının stabil olması gerekiyordu. O istikrar bombalandı.
Amerika tek hamleyle iki şeyi birden yaptı.
Çin'in yakıtını kesti. Ve Çin'in Avrupa'ya uzanan ticaret yolunu bozdu.
Motor yakıtsız kaldı. Yol da kapandı.
Peki bundan sonra ne olacak?
Kaçınılmaz olan tek bir nokta kaldı.
Taiwan.
Taiwan neden bu kadar önemli? Dünyanın en gelişmiş çiplerinin %90'ı orada üretiliyor. Telefonunuzdaki çip, arabanızdaki çip, füzenizdeki çip. Hepsi oradan.
Kim Taiwan'ı kontrol ederse 21. yüzyılın teknolojisini kontrol eder.
ABD diyor ki: "Taiwan'ı destekleyeceğiz."
Çin diyor ki: "Taiwan bizimdir. Gerekirse güç kullanırız."
Uzlaşma alanı yok. İki taraf da geri adım atamaz. Çünkü geri adım atmak zayıflık gösterir.
Dalio'nun dediği tam olarak bu. İki güç birbirine yaklaştığında ve uzlaşamaz farklılıkları olduğunda savaş kaçınılmaz olur.
Tüm bu hamleler o kaçınılmaz noktanın hazırlığı.
Şöyle düşünün. İki boksör ringe çıkacak. Ama biri dövüşten önce rakibinin suyunu kesiyor. Yemeğini engelliyor. Müttefiklerini ayırıyor. Rakibi ringe bitkin çıksın diye.
Venezuela kesildi.
İran kesildi.
Rusya kısıtlandı.
Avrupa ticaret yolu bozuldu.
Ring: Taiwan.
Ve o ringe çıkış her gün biraz daha yaklaşıyor.
Ama bir olay daha var.
Amerika sadece Çin'i zayıflatmıyor. Aynı zamanda para kazanıyor.
Her savaş ortamı yeni bir silah anlaşması demek.
Ortadoğu'da bomba düştüğünde Körfez ülkeleri ne yapıyor? Silah alıyor. Kimden? Amerika'dan.
İran vuruldu. Körfez ülkeleri tehdit altında hissetti. Savunma bütçeleri fırladı. Siparişler hep aynı adrese gidiyor: ABD savunma şirketleri.
Suudi Arabistan, BAE, Katar. Hepsi savunma harcamalarını artırıyor.
Her patlama yeni bir sipariş. Her kriz yeni bir kontrat. Her savaş yeni bir milyar dolar.
Amerika Çin'in yakıtını keserken kendi kasasını dolduruyor.
Tek strateji, beş kazanç:
1- Çin'in enerji hatlarını kes.
2- Çin'in Avrupa ticaret yolunu boz.
3- Bölgeyi kontrol et.
4- Silah satışıyla kasayı doldur.
5- Çin'in Taiwan savaşına güçsüz katılmasını sağla.
Herkes ayrı ayrı savaşlar görüyor. Ben tek bir strateji görüyorum.
Venezuela bir cephe. İran bir cephe. Rusya bir cephe. Avrupa bir cephe.
Ama savaş bir tane.
Ve sahne arkasında tek bir hedef var.
Çin.
LÜTFEN OKUYUN
Evlatlarının Gelecek Kaygısını Taşıyanlara: Gerçek Güvence Nedir?
Mukatil bin Süleyman (rahmetullahi aleyh), Halife Mansur’un biat aldığı gün huzuruna çıkar.
Mansur ona: "Ey Mukatil, bana öğüt ver!" der.
Mukatil: "Gördüklerimle mi yoksa işittiklerimle mi öğüt vereyim?" diye sorar.
Mansur: "Gördüklerinle," der.
Mukatil söze başlar: "Ey Müminlerin Emiri!
Ömer bin Abdülaziz vefat ettiğinde geride on bir evlat ve sadece on sekiz dinar bıraktı. Beş dinarı kefenine, dört dinarı kabrine harcandı; geri kalanı ise evlatları arasında paylaştırıldı.
Öte yandan Hişam bin Abdülmelik de on bir evlat bıraktı, ancak onun çocuklarının her birine mirastan tam bir milyon dinar düştü.
Vallahi ey Müminlerin Emiri! Aynı gün içinde şunu gördüm:
Ömer bin Abdülaziz’in oğullarından biri Allah yolunda cihat için yüz at bağışlıyordu. Hişam’ın oğullarından biri ise sokaklarda insanlardan dileniyordu!"
Ömer bin Abdülaziz ölüm döşeğindeyken ona: "Çocuklarına ne bıraktın ey Ömer?" diye sorduklarında şöyle demişti:
"Onlara Allah korkusunu (takvayı) bıraktım. Eğer onlar salih kimseler olurlarsa, Allah zaten salihleri koruyup gözetir. Yok eğer salih değilseler, onlara Allah’a isyan etmelerine yardımcı olacak bir mal bırakmak istemem."
Derin Bir Tefekkür
Pek çok insan, çocuklarının elindeki malın onları koruyacağını sanarak geleceklerini teminat altına almak için didinir durur. Oysa Allah’ın kitabında zikrettiği o büyük "Güvence"yi unuturlar:
> "Geride elleri ermez, güçleri yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar adına endişe duyanlar, başkalarının yetimleri hakkında da aynı endişeyi taşısınlar; Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler." (Nisâ Suresi, 9. Ayet - TDV Meali)
>
Bir Bayram Hikayesi
Anlatılır ki; bir bayram günü Ömer bin Abdülaziz’in küçük kızı ağlayarak babasının yanına gelir.
Babası: "Neden ağlıyorsun?" diye sorar.
Küçük kız: "Bütün çocuklar yeni elbiseler giyiyor, bense Müminlerin Emirinin kızı olmama rağmen eski bir elbise giyiyorum!" der.
Ömer, kızının bu haline müteessir olur ve beytülmal (hazine) sorumlusuna giderek:
"Önümüzdeki ayki maaşımı şimdiden alabilir miyim?" diye sorar.
Hazinedar: "Neden ey Müminlerin Emiri?" deyince, Ömer durumu anlatır.
Hazinedar: "Olur, ama bir şartım var," der.
Ömer: "Şartın nedir?" diye sorunca, Hazinedar o sarsıcı cevabı verir:
"Önümüzdeki aya kadar yaşayacağının ve bu maaşın karşılığı olan işi yapacağının garantisini verebilir misin?"
Ömer hiçbir şey diyemeden eve döner. Çocukları: "Ne yaptın babacığım?" diye sorduklar��nda onlara şöyle der:
"Ya hep beraber sabredip cennete gireriz ya da siz sabretmezsiniz ve babanız ateşe girer."
Çocukları hep bir ağızdan: "Sabrederiz babacığım!" derler.
> Keşke o üç şeye bugün de sahip olabilseydik: O Hazinedar, o Ömer ve o Ömer’in evlatları...
@jurnalhabertr Hocamız bir derste hadis usülü, tefsir usülü vb. usül dersleri insana haddini bilmeyi öğretir demişti. Belli ki usül dersi almamış bu kardeşimiz (ya da almışsa da onu tam özümseyememiş) salt bir iki hadise bakıp aklınca böyle bir hüküm çıkararak malesef usülün dışına çıkmış.
Bir hocam şöyle söylemişti: “Sûreler bir insanın ihtiyaçlarına göre indirilen 114 ilahî müdahaledir” Yani insan hangi sıkıntıya düşmüşse, onun ilacı Kur’an’da vardır. Bu sözün ışığında, 114 sûrenin hangi hâlde, hangi ihtiyaçta okunması gerektiğini derledim. Umarım faydalı olur.
HELAL VE HARAM.. (çok güzel bir hikaye)
Gencin birisi Kabe’de hep,
– “Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım, Ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamdü sena ederim,” diye dua eder.
Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi:
– “Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka birşey bilmiyor musun?,” der.
O da anlatır:
Yedi sekiz sene önce yine Kabe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam bin altın vardı. içimden bir ses:
– “Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın” diyordu. Hayır dedim kendi kendime. Bu benim değil. Başkasının malı, kullanmam haram olur dedim. Bu sırada birisi
– “şöyle bir torba bulan var mı?” diye bağırıyordu. ��ağırdım onu.
– “Nasıl bir torbaydı? içinde ne vardı?” diye sordum. Torbayı tarif etti ve “içinde bin altın vardı” dedi.
– “Torban burada.” diyerek verdim. Adam torbayı açıp bana otuz altın verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim,
– “Bu köle için ne istiyorsunuz?” dedim. “Otuz altın dediler”. Adamdan aldığım otuz altını verip genci satın aldım. Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki,
– “Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın. Onlara otuz bin altından aşağıya satma.” dedi. O kişiler yanıma geldi.
– “Bu esiri bize satar mısın?” dediler. “Satarım.” dedim. “Altmış altın verelim.” dediler. Ben de “Olmaz.” dedim.
– “Sen bunu pazardan otuz altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz” dediler.
– “öyleyse gidin pazardan alın.” dedim. Arttıra arttıra yirmibin altına kadar çıktılar. Otuzbin altından aşağı olmaz dedim. çaresiz kabul ettiler. Ben o otuzbin altın ile işyerleri açtım. Ticaret yaptım. Daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlarım,
– “çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim.” dediler.
– Ben de “Olur.” dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, “Bu nedir?” dedim.
– “içinde 970 altın var. Babam Kabe’de bunu kaybetmiş. Bulan gence otuzunu vermiş. Kalanını da bana hediye etti. çeyizine koyarsın dedi” diye anlattı.
Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş. Vermese idim haram yoldan gelecekti. şimdi helal yoldan yine bana geldi.
Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbim’e hamd ederim.
@zorluholdingtr@RegalTurkiye İstanbul Esenyurt Evren ticaretten garantili olarak aldığımız Regal marka Bulaşık Makinesi ilk iki çalıştırmamızda arıza verip çalışmamasına rağmen servis ücret talep ediyor , değişim ya da iade yapmıyor. Yerli ürün kazansın dedik ama yaşadığımız saçmalıktan sonra güven sıfır.
@dk_imamoglu Ya arkadaş bu ne utanmazlık bu ne arsızlık. Tüm İstanbul'u soyup soğana çevirmişsiniz. Herşey bu kadar ayyuka çıkmış. Hala yok hukuksuzluk yok ülkemizin geleceği. Ülkenin geleceği sizin elinize kalmışsa vay bu ülkenin haline.
Çocuklarınıza mutlaka öğretin derim… Zevkle öğreneceklerdir.
Ben izciyken çılgın bir öğretmenimiz vardi, o öğretirdi . Ne kadar ise yarıyor bir bilseniz.