Selamünaleyküm kardeşlerim.
Gazze’de yaşananları artık hangi kelimelerle anlatacağımı gerçekten bilmiyorum.
İnsanları telefonla arıyorlar.
“Sizi hedef alacağız. Bulunduğunuz yerden çıkın. Çıkmazsanız sizi ve çevrenizdeki herkesi vuracağız!”
Bir düşünün kardeşlerim.
Telefonunuz çalıyor. Açıyorsunuz. Karşınızdaki ses size birazdan öldürülebileceğinizi söylüyor.
Telefon kapanıyor.
Şimdi ne yapacaksınız?
Eşiniz yüzünüze bakıyor. Çocuklarınız bir şeyler olduğunu anlamış. Anneniz yanınızdaysa onun gözlerine nasıl bakacaksınız?
Bir baba düşünün. Çocuklarını alıp kaçmak istiyor. Ama nereye götürecek? Gideceği sokak da tehlikeli, sığınacağı bina da.
Bir anne düşünün. Küçücük yavrusunu kucağına almış. Belki biraz önce ona yemek hazırlamaya çalışıyordu. Şimdi ise o yavrusunu hayatta tutabileceği bir yer arıyor.
Ve zaman geçiyor...
Bir dakika, iki dakika, üç dakika...
İnsan o dakikalarda ne düşünür kardeşlerim?
Yaşayamadığı yılları mı? Büyüdüğünü göremeyeceği evladını mı? Yarım kalan hayallerini mi?
Bir insanın ölüm korkusuyla kendi çocuklarına son kez sarılmak zorunda kalabileceğini düşünün.
Bizler bazen bir telefonla gelen kötü haberi günlerce unutamıyoruz.
Onlar ise telefonla kendi ölümlerinin haberini alıyorlar.
Üstelik o telefonu kapattıktan sonra hayat devam etmiyor. Bir bekleyiş başlıyor. Her uçak sesinde irkiliyorlar. Her patlamada birbirlerine sarılıyorlar.
Çünkü hangi patlamanın kendi evlerinden geleceğini bilmiyorlar.
Ve bütün bunların ortasında Gazze’de bir anne hâlâ evladına sabretmeyi öğretiyor. Bir baba hâlâ ailesini korumaya çalışıyor. Bir çocuk hâlâ sabah uyandığında annesini yanında görmek istiyor.
Kardeşlerim...
Biz Gazze’de kaç kişinin öldüğünü konuşuyoruz. Peki, ölmeden önce neler yaşadıklarını hiç düşünüyor muyuz?
O son dakikaları, edilen duaları, titreyen elleri, çocukların korku dolu bakışlarını...
İnsanın aklı almıyor.
Rabbim, o insanların yaşadığı korkuyu da görüyor, döktükleri gözyaşını da biliyor.
Allah'ım! Gazze’deki kardeşlerimizi yalnız bırakmaz inşaAllah. Anneleri evlatlarından, evlatları anne babalarından ayırmaz inşaAllah. Mazlumların yardımcısı olur inşaAllah.
Bu zulmü durdur inşaAllah.
Hasbunallahu ve ni'mel vekil.
Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.
Aliyev’in Ankara’ya gelip gelmemesi, Bakü’de alınmış sıradan bir diplomatik karar değil; Tel Aviv, Bakü ve Ankara arasındaki güç mücadelesinin bir yansımasıdır.
İsrail seçimlerini Netanyahu kazansaydı, İlham Aliyev Türkiye’ye gelecekti.
Belirsizlik olduğu için hesaplar değişti.
Türkiye, Aliyev’siz Azerbaycan planını devreye soktu.
Ankara artık Azerbaycan ile Aliyev’i aynı denklemde değerlendirmiyor.
Azerbaycan’ı kaybetmeden, Aliyev’e bağımlı olmayan bir Kafkasya siyaseti inşa ediyor.
(yakında anlayacağız)
BU SAYFA SESSİZ.
SÖYLEYECEK SÖZÜ KALMADIĞINDAN DEĞİL,
VERİLEN EMEK SAHİPSİZ KALDIĞINDAN.
Bugünlerde “son dakika” diye önünüze gelen gelişmeler, burada henüz ihtimalken gerekçeleriyle anlatıldı.
Okudunuz.
Takip ettiniz.
Ama bu emeği desteklemek söz konusu olduğunda aynı kalabalığı göremedim.
Ben de yazmayı bıraktım.
Eski yazılar yerinde duruyor.
Bugünün haberleriyle yan yana koyun.
Bu sayfanın neden var olduğunu da, sessizliğinin ne anlama geldiğini de orada bulursunuz.
BUNDAN SONRA NELER OLACAK?
Bilgiyi bir kenara bırakın;
daha neyin başladığına dair fikri olmayanlar, size ne anlatabilir ki?
Bu sayfa konuşsaydı, yarın ne olacağını NET şekilde bilirdiniz.
Bu iddianın şahidi de geçmişte burada yazılanlar.
Tarihleriyle, gerekçeleriyle, hâlâ yerinde duruyor.
Ben sustum.
Anlattıklarım yaşanmaya devam ediyor.
Size #sondakikahaberi diye başlık atıyor.
Yazık Oldu...
İsrail’de seçimle yönetimin değişmesi, Filistin politikasının değişeceği anlamına gelmez.
Biri Gazze’yi yıktı.
Diğerinin Filistin’in geri kalanını hedef alması, aynı politikanın devamı olur.
İsim önemli değil.
Politika önemli.
İşgal politikası sürdükçe liderin değişmesi, Filistin’in kaderinin değişmesi demek değildir.
GAZZE’DE KITLIK VAR...
“Onlar, kendileri (yemek) istedikleri halde yiyeceği yoksula, yetime ve esire ikram ederler.”
İnsân suresi, 8. ayet.
*******
“Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.”
Beled suresi, 14–16.
*******
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.”
Bakara, 2/155
KARDEŞLERİMİZE HERGÜN EKMEK DAĞITIYORUZ...
https://t.co/xNER9Pojyg
Size bir bilgi vereyim...
⚠️ DİKKAT!
BU KARARI UYGULAYACAKLAR MI?
“El-nano” gerekçesiyle 20 Kasım’dan 13 Mart 2027’ye kadar dünya genelinde okulların kapatılacağı planlaması var.
Selamünaleyküm kardeşlerim.
Bugün uzunca makale yazmayacağım.
Çok kısa olacak.
Çayınız hazırsa başlayalım. Bugün boğazımızdan kolay geçmeyecek bir meselemiz var.
İSRAİL YÖNETİMİ NEDEN KORKMUYOR, BİLİYOR MUSUNUZ?
Çünkü tepkimizin nerede başlayıp nerede bittiğini biliyorlar.
Görüntüler gelir.
Öfkeleniriz.
Kınarız.
Dua ederiz.
Sonra?
Sonra bir sonraki görüntüyü bekliyoruz.
Takvimi geriye sarın.
21 Ağustos 1969.
Avustralyalı Denis Michael Rohan, Mescid-i Aksa’yı ateşe veriyor.
Dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir, Müslüman ülkelerin birleşip karşılık vermesinden endişelendiğini, güçlü bir karşılık gelmeyince rahatladığı söylüyor.
O gece sabaha kadar uyuyamadık diyor.
Bugün önümüzde duran soruyu konuşmak için o sözlere bakmak gerek.
İslam dünyasının tepkisi neden caydırıcı olamıyor?
O yangının ardından ülkeler toplanıyor.
İslam İşbirliği Teşkilatı kuruluyor.
Sonrasında toplantılar.
Açıklamalar.
Kınamalar.
Peki sonuç?
Bugün hâlâ Gazze’ye ekmek ulaştırmayı konuşuyoruz.
Şimdi gelin Netanyahu’nun dünkü açıklamasına.
Olası bankacılık yaptırımlarına karşı alternatif finans yollarından, blokzincirden, kripto paradan söz ediyor. Amerikan desteğinin sonsuza kadar sürmeyeceğini söylüyor.
Bu sözleri okuyup geçmeyin.
Boşa söylenmedi bu sözler:
Amerikan desteği azalırsa ne yapacağını hesaplıyor.
Yaptırım gelirse nasıl ayakta kalacağını düşünüyor.
Önüne çıkabilecek engellere hazırlanıyor.
Peki biz?
Yeni bir saldırı olduğunda yayımlanacak kınama metnini mi hazırlıyoruz?
Kardeşlerim, Gazze ile sınırlı değil o konuşma.
Gözüm Batı Şeria’da.
Gazze’de yaşanan yıkımın oraya da taşınması, insanların topraklarından sürülmesi, gitmeyenlerin ölümle karşı karşıya kalmasından bahsediyorum.
Ramazandan önce bu baskının ağırlaşabileceği söz konusu. Bu benim öngörüm değil. Planlamalarıbu şekilde; kesinleşmiş bir takvim.
İsrail yönetiminin cesaretini konuşurken karşısına koyabildiğimiz gücü de konuşacağız.
Nüfusumuzla övünüyoruz.
Devletlerimizi sayıyoruz.
İmkânlarımızı anlatıyoruz.
Gazze’ye ekmek ulaştırmaya gelince neden birkaç kişi kalıyoruz?
Dua ediyoruz.
Elbette edeceğiz.
Ama kardeşimiz açken soframızı paylaşma sorumluluğumuz da var.
Dua ettikten sonra telefonu kapatıp hayatımıza devam ediyorsak, o çocuğun akşam ne yiyeceğini kim düşünecek?
Kardeşlerim…
Gazze’nin bizim bir sonraki paylaşımımıza kadar bekleyecek ekmeği yok.
Birlik olamıyoruz.
Bu yüzden korkmuyorlar.
Ekmek dahi toplayamıyoruz.
(BAKMADAN GEÇME)
GAZZE’DE KITLIK VAR!
Peki Kur’an-ı Kerim’de RABBİMİZ bize ne söylüyor?
▪️ BELED SURESİ, 14–16
“Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.”
Açıklaması: Darlık zamanında yetimi ve yoksulu doyurmak, ayetlerde aşılması istenen “sarp yokuşun” yollarından biridir. Zor günlerde de paylaşabilmek…
▪️ MÂÛN SURESİ, 3
“Ve yoksula yedirmeyi özendirmeyen!”
Açıklaması: Bu ayet, dini yalanlayan kişinin özellikleri arasında geçer. Yoksulun doyurulmasına kayıtsızlık kınanır. Sorumluluğumuz, çevremizi de yardıma çağırmayı kapsar.
▪️ YÛSUF SURESİ, 47–49
Ayetlerin özeti: Hz. Yusuf, gelecek kıtlığa karşı bolluk yıllarında üretim yapılmasını ve ürünün ihtiyaç fazlasının saklanmasını öğütler.
Açıklaması: Kıtlığa karşı önceden tedbir almak, gıdayı korumak ve insanların yarınını düşünmek gerekir.
Gazze için bu ayetleri okurken kendimize soralım:
BUGÜN BİR AÇIN DOYMASI İÇİN NE YAPTIK?
https://t.co/xNER9PnLII
GAZZE’Yİ UMURSAYAN DOSTLARIM…
Daha önce defalarca anlatmıştım.
Gazze’den gelen haberler ciddi bir gıda sıkıntısına işaret ediyor.
Acı görüntüleri beklemeden farkındalık oluşturalım, yetkili kuruluşların yardım çalışmalarına destek olalım.
Herkes imkânı ölçüsünde bir ucundan tutmalı.
https://t.co/xNER9PnLII
Selamünaleyküm kardeşlerim.
Görmezden gelmeyin lütfen.
GAZZE’NİN SESİ OLALIM.
Çok zor durumdalar.
Sahada yaptıklarımızı görüyorsunuz.
Gazze’de yetimler, öksüzler ve çadırlarda yaşam mücadelesi veren ailelerin ihtiyaçları sürüyor.
Çağrımızı paylaşın,
yaşananları duyurun.
Farkındalık çalışmalarımıza gönüllü katılmak için Merhametli Kalpler Derneğimizle iletişime geçin.
Birlikte daha çok insana ulaşalım. Gazze’yi unutturmayalım.
https://t.co/xNER9PnLII
GAZZE'YE TIRLAR GİRİYOR AMA HALK NEDEN AÇ?
Gazze'ye giren insani yardım tırları ağustos ayında 2.182 iken eylülde 1.244'e düştü. Yüzde 43 azalma!
Daha düşündürücü olan ise Gazze'ye giren 5.265 tırın %71,8'inin ticari mal, yalnızca %23,6'sının insani yardım taşıması.
Peki bu ticari malları kim getiriyor, kim satın alıyor?
İsrailli tüccarlar ve özel şirketler aracılığıyla Gazze'ye getirilen ürünler pazarlarda satılıyor. Malların girişinde İsrail'in kontrol ve denetim mekanizmaları belirleyici rol oynuyor.
Üstelik Reuters'ın 15 Ekim 2026 tarihli haberine göre ticari sevkiyatlar, tüccarlardan tır başına talep edilen 10.000 şekellik ödeme nedeniyle tartışmalara konu oldu.
Bir tarafta ticaret, diğer tarafta açlık...
Gazze'de herkesin parası yok değil. Dışarıdan yakınlarının gönderdiği parayla, kalan birikimiyle veya nakit yardımlarla yaşamaya çalışan aileler var. UNICEF verilerine göre nakit yardım alan ailelerin %72'si için bu destek temel geçim kaynaklarından biri.
Ama soruyorum: Evi yıkılmış, işini kaybetmiş, cebinde tek kuruşu kalmamış bir baba pazardaki ekmeği nasıl satın alacak?
Bir annenin çocuğuna verecek yemeği yokken market raflarının dolu olması ne ifade eder?
Dünya Gıda Programı'nın 19 Ekim 2026'da finansman yetersizliği nedeniyle 500 bin kişiye yönelik gıda desteğini kesmek zorunda kaldığını açıklaması ise meselenin başka bir acı boyutu.
Gazze'de ticaretin devam etmesi, insani yardımın yerini tutamaz!
Çünkü ticaret parası olana ulaşır. İnsani yardım ise parası olmayana da ulaşmak zorundadır.
Bir çocuğun açlığını gidermek için önce babasının cebine değil, insanlığın vicdanına bakılmalıdır.
Gazze'nin ihtiyacı yalnızca sınırdan geçen tırlar değil, o tırlardaki ekmeğe hiçbir ücret ödemeden ulaşabilen insanlardır.
AZERBAYCAN KARIŞACAK!
BÖLÜM 3 — DOĞU AKDENİZ:
ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞININ İLK KURŞUNUNU KİM ATACAK?
BİRİLERİ TÜRKİYE'Yİ DOĞU AKDENİZ'DE SAVAŞA SÜRÜKLEMEYE HAZIRLANIYOR. FAKAT ANKARA'NIN HESABI AKDENİZ'DE BAŞLAMIYOR!
Esselamüaleyküm kardeşlerim.
Önceki 9 serilik makalemizi ve daha sonra Azerbaycan dosyası olan İlk iki makaleyi okuyan kardeşlerim meselenin nereden başladığını biliyor.
https://t.co/Lwvq8QfG0h
Önce Azerbaycan dedik.
Bakü'deki karar merkezlerini, Aliyev'in çevresinde şekillenen ilişkileri ve Ankara'nın neden sessiz kaldığını konuştuk.
İkinci bölümde Hakan Fidan'ın diplomatik hamlesini, Karadeniz'e uzanan ekonomik hesapları ve Türkiye adına hazırlanmış sahte bir imzayı ele aldık.
Şimdi önümüzde çok daha büyük bir mesele var.
Çünkü Ankara'daki o imzanın ne işe yarayacağını anlamak için artık Azerbaycan'a değil, dünya haritasına bakmamız gerekiyor.
Size baştan söyleyeyim.
Üçüncü Dünya Savaşı'nın ilk kurşunu Doğu Akdeniz'de atılabilir.
Ama o kurşunun hedefi bir savaş gemisi olmayabilir.
(planlamalar)
HEDEF, TÜRKİYE'NİN KURMAYA ÇALIŞTIĞI YENİ GÜÇ DENGESİ!
Bu planlamayı anlamadan Hakan Fidan'ın masasına, Türk devletlerinin geleceğine veya Mekke'deki ittifakın önemine dair sağlıklı bir değerlendirme yapamayız.
SATIR ARASI — DEVLETLER NEDEN COĞRAFYAYLA SAVAŞIR?
Tarihe biraz dönelim.
1517 yılı.
Osmanlı, Mısır'ın kontrolünü ele geçirerek yalnızca bir toprak kazanmadı. Hicaz'la ilişkilerinde ve Kızıldeniz'e uzanan stratejik alanlarda da yeni bir döneme girdi.
1936 yılı.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki yetkilerinin güçlenmesi, Karadeniz'deki güvenlik dengesini etkileyen tarihî bir gelişmeydi.
1991 yılı.
Sovyetler Birliği dağıldı. Türk dünyasında bağımsız devletler ortaya çıktı.
2006 yılında Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı açıldı.
2017 yılında Bakü-Tiflis-Kars demir yolu hizmete girdi.
2021'de Türkiye ile Azerbaycan arasında Şuşa Beyannamesi imzalandı.
Bu tarihleri rastgele sıralamadım.
Aralarındaki bağı görün.
Devletlerin kaderi yalnızca savaş meydanlarında belirlenmiyor.
Bir boğazın kontrolü...
Bir demir yolunun güzergâhı...
Bir enerji hattının geçtiği toprak...
Ve birbirinden binlerce kilometre uzaktaki devletlerin kurduğu ittifak...
Bazen bunların toplamı, büyük bir ordunun sağlayabileceğinden daha kalıcı bir siyasi ağırlık oluşturur.
Türkiye'nin önündeki fırsat işte burada.
Anadolu, Avrupa ile Asya arasında bulunan sıradan bir geçiş alanı değil.
Karadeniz'i Akdeniz'e bağlıyor.
Kafkasya'ya açılıyor.
Orta Doğu'nun hemen kuzeyinde duruyor.
Ve Türk dünyasının batıya uzanan bağlantılarında önemli bir konuma sahip.
Fakat bu coğrafyanın bir tehlikesi de var.
AYNI ANDA ÜÇ AYRI BÖLGEDE KRİZ ÇIKARSA TÜRKİYE, KENDİ İSTEMEDİĞİ BİR SAVAŞIN MERKEZİNE ÇEKİLEBİLİR.
İşte 2027 hesabının temelinde bu ihtimal bulunuyor.
MEKKE MASASI TAMAMLANDI. PEKİ ANKARA NEDEN DOĞUYA DÖNÜYOR?
Güneydeki tabloyu ele alalım.
Mekke'de şekillenen diplomatik ittifak, bölgedeki Müslüman ülkelerin güvenlik ve ekonomik dayanışma konusunda ortak hareket etmesini amaçlıyor.
Filistin meselesi bu masanın vicdani ve siyasi merkezinde.
Ama ittifak yalnızca Gazze için yayımlanacak bildiriler üzerine kurulursa kalıcı bir güç oluşturamaz.
Enerji güvenliği, ticaret, deniz ulaşımı, yatırım ve kriz dönemlerinde karşılıklı destek gibi alanlarda somut sonuçlar üretmesi gerekir.
Ankara bunun farkında.
Çünkü Müslüman ülkeler aynı dine mensup olsalar da aynı dış politikayı izlemiyor.
Suudi Arabistan'ın hesabı farklı.
Katar'ın farklı.
Mısır'ın farklı.
Pakistan'ın farklı.
Türkiye'nin farklı.
Mekke masasının başarılı olabilmesi, bütün bu devletlerin tek bir merkeze bağlanmasına değil, ortak çıkarlarını koruyabilecekleri bir düzene kavuşmasına dayanıyor.
Buraya kadar güney tamam.
Peki Türkiye doğuda yalnız kalırsa?
Güneyde güçlü ilişkiler geliştirirken Kafkasya'da ve Orta Asya'da siyasi ayrışmalar yaşarsa?
İşte o zaman kurulmak istenen büyük stratejinin yarısı eksik kalır.
BU NEDENLE ANKARA'NIN İKİNCİ BÜYÜK HAMLESİ TÜRK DÜNYASINDA OLACAK.
Ama burada yanlış anlaşılmasın.
Türk devletlerini hizaya getirmek, bağımsız başkentlere Ankara'dan emir vermek değildir.
Böyle bir yöntem daha başlangıçta kaybettirir.
Asıl mesele, Türk devletlerinin birbirlerine karşı kullanılmasını önleyecek bir stratejik düzen oluşturmaktır.
BAKÜ'DE BAŞLAYAN OYUN NEDEN KAZAKİSTAN'A UZANACAK?
Azerbaycan ilk iki bölümün merkezindeydi.
Çünkü Türkiye'nin doğuya açılmasında Bakü önemli bir bağlantı noktası.
Ancak haritayı biraz daha genişletince başka bir tablo ortaya çıkıyor.
Kazakistan'ın Çin ve Rusya ile ilişkileri var.
Özbekistan kendi sanayi ve ticaret alanını büyütmeye çalışıyor.
Kırgızistan'ın ekonomik ihtiyaçları farklı.
Türkmenistan tarafsızlık siyasetini koruyor.
Azerbaycan ise hem Kafkasya'nın güvenliğiyle hem de enerji ihracatıyla ilgileniyor.
Şimdi bu devletlerin hepsinin önüne aynı anda bir teklif koyduğunuzu düşünün.
Ortak ulaşım hattı.
Ortak ekonomik güvenlik mekanizması.
Ortak yatırım altyapısı.
Herkes aynı coşkuyla kabul eder mi?
Etmez.
Çünkü devletler kardeşlik söylemleriyle değil, aynı zamanda kendi millî çıkarlarını koruyarak karar verir.
İşte dışarıdan müdahaleye açık alan da burasıdır.
Birine Çin yatırımlarını kaybedeceği söylenir.
Diğerine Rusya ile ilişkilerinin bozulacağı anlatılır.
Bir başkasına Türkiye'nin bütün ticaretin kontrolünü almak istediği iddiası götürülür.
Sonra aynı masada oturan devletler birbirlerine karşı şüphe duymaya başlar.
Bakü'de anlatmaya başladığım yabancı etki ağının, anlatığım konuda uzun vadeli hedefi de buydu.
Türk devletlerinin birbirinden tamamen koparılması gerekmiyordu.
Ortak karar alamamaları yeterliydi.
Fakat Ankara bu hesabı değiştirecek bir yol hazırlıyordu.
Türkiye, Orta Asya devletlerine yalnızca siyasi yakınlık teklif etmeyecekti.
Onların da kazanç sağlayacağı somut bağlantılar sunacaktı.
Bir Kazak şirketi Türkiye üzerinden Avrupa'ya daha güvenilir erişim sağlayabiliyorsa...
Bir Özbek üretici alternatif pazarlara ulaşabiliyorsa...
Azerbaycan Hazar bağlantılarından daha fazla ekonomik değer elde ediyorsa...
O zaman Türk devletleri arasındaki yakınlaşma yalnızca siyasi bir temenni olmaktan çıkar.
EKONOMİK OLARAK BİRBİRİNE İHTİYAÇ DUYAN DEVLETLERİ BİRBİRİNE DÜŞÜRMEK ÇOK DAHA ZOR HÂLE GELİR.
Ankara'nın doğu planındaki temel hesap budur.
Ve bu hesabın 2027 yılında çok daha fazla önem kazanacağını göreceğiz.
PEKİ İSRAİL BU TABLONUN NERESİNDE?
Burayı dikkatle değerlendirmek gerekiyor.
İsrail'in Azerbaycan ile ilişkileri uzun yıllara dayanıyor. Enerji, savunma ve güvenlik alanlarında iş birliği bulunuyor.
Bu durumun tek başına Türkiye'ye karşı kurulmuş bir komplo olduğunu söylemek doğru olmaz.
Ancak masada İsrail merkezli sertlik yanlısı strateji çevreleri açısından başka bir soru var.
Türkiye güneyde Müslüman ülkelerle daha güçlü bir diplomatik yapı kurarsa...
Doğuda Türk devletleriyle ekonomik ve stratejik bağlantılarını geliştirirse...
Ve bütün bunlara Doğu Akdeniz'deki konumunu eklerse...
Bölgedeki güç dengeleri nasıl değişir?
İşte bu çevrelerin korktuğu senaryo, Türkiye'nin başka ülkeler üzerinde mutlak hâkimiyet kurması değil.
ANKARA'NIN TEK BİR BÜYÜK GÜCE BAĞIMLI OLMADAN HAREKET EDEBİLECEĞİ SEÇENEKLERİN ARTMASI.
Çünkü alternatifleri çoğalan bir devlet, kriz zamanında daha zor baskı altına alınır.
Gizli ağın birinci bölümden beri yaptığı şey de bunun tersidir.
Önce Bakü'deki güveni zayıflatmak...
Ardından Karadeniz'deki taşımacılığı güvensiz göstermek...
Sonra Türkiye'nin uluslararası ekonomik kararlara onay verdiği izlenimini oluşturmak...
Bütün bu hamleler, aynı stratejik sonucu hedefliyordu.
Türkiye'nin önüne mümkün olduğunca az seçenek bırakmak.
Fakat burada önemli bir ayrım var.
Bu tür siyasi hesapları Yahudilere veya herhangi bir dini topluluğa mal etmek büyük bir yanılgıdır. Mücadele, belirli siyasi ve istihbarî çıkar çevrelerinin stratejileri üzerinedir.
Asıl güçlü komplo da zaten bütün dünyayı yöneten görünmez ve kusursuz bir yapı anlatmak değildir.
BİRBİRİYLE REKABET EDEN GÜÇLERİN, TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZ HAREKET ALANINI DARALTMA KONUSUNDA NASIL ORTAK SONUÇLAR ÜRETEBİLECEĞİNİ GÖSTERMEKTİR.
2027'NİN BÜYÜK HESABI: DOĞU AKDENİZ NEDEN SEÇİLDİ?
Şimdi asıl konuya geliyoruz.
Doğu Akdeniz.
Kıbrıs.
2023' te anlattığım Levant kıyıları.
Süveyş Kanalı'na uzanan deniz ticareti.
Enerji sahaları.
Deniz yetki alanları.
NATO ülkelerinin güvenlik hesapları.
Ve Türkiye'nin güney kıyıları.
Bu bölgeyi yalnızca petrol ve doğal gaz meselesi üzerinden okumayın.
Doğu Akdeniz aynı zamanda Avrupa'nın güney güvenliği, Orta Doğu'daki savaşlar ve küresel deniz ticaretinin kesiştiği alanlardan biridir.
2027 yılında Orta Doğu'da yeni bir çatışma büyürse Doğu Akdeniz'in önemi daha da artabilir.
Karadeniz'de ticaret pahalılaşırsa Akdeniz limanlarına yönelik talep değişebilir.
Kızıldeniz'deki güvenlik sorunları derinleşirse Süveyş üzerinden geçen taşımacılık etkilenebilir.
Bütün bunlar birbirini besleyen riskler.
Peki Siyonist yapı neden Türkiye'yi doğrudan askerî çatışmaya çekmek istiyor?
Çünkü diplomatik masada seçeneklerini artıran Türkiye, sıcak bir çatışmanın içine çekilirse kaynaklarının önemli bölümünü güvenliğe ayırmak zorunda kalabilir.
Ekonomik projeler yavaşlayabilir.
Bölge ülkeleri birbirinden uzaklaşabilir.
Yeni kurulan ittifaklarda görüş ayrılıkları ortaya çıkabilir.
Gizli ağın 2027 için hazırladığı senaryonun temelinde bu planlama var.
TÜRKİYE'Yİ YENMEK DEĞİL, TÜRKİYE'YE KENDİ GELECEĞİ İÇİN AYIRDIĞI ZAMANI KAYBETTİRMEK.
Ve bunun için çok büyük bir savaş başlatılması da gerekmeyebilir.
Yanlış ülkeye mal edilen tek bir silahlı saldırı, zaten gergin olan bölgede tehlikeli bir tırmanma başlatabilir.
İLK KURŞUNU KİM ATACAK?
Planlamaya göre 17 Mayıs 2027 tarihli Doğu Akdeniz senaryosunda, sivil bir ticaret gemisinin silahlı saldırıya uğraması planlanıyor!.
Amaç geminin kendisinden çok, saldırıdan sonraki siyasi sonuçlardı.
İlk haberler Türkiye'yi suçlayacaktı.
Başka açıklamalarda saldırının farklı bir devlet tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülecekti.
Diplomatik tepkiler büyürken deniz sigortası maliyetleri artacak, yatırımcılar daha önce hazırlanmış alternatif taşımacılık anlaşmalarına yönelecekti.
Birinci bölümdeki Bakü dosyasıyla ikinci bölümdeki KORİDOR-7 arasındaki ilişki burada tamamlanıyordu.
Gizli ağ, gerçek olaylardan sahte sonuçlar çıkarmayı öğrenmişti.
Şimdi ise gerçek bir silahlı olayın sonucunu önceden belirlemek istiyordu.
Fakat planın önemli bir açığı bulunuyordu.
Saldırının gerçekleşmesi, saldırıyı kimin yaptığının kanıtı değildir.
Bir devlet hakkında suçlama oluşturmak için haber manşeti yeterli olmaz.
Teknik inceleme gerekir.
Bağımsız doğrulama gerekir.
Resmî iletişim gerekir.
Ve hepsinden önemlisi, savaşın genişlemesini önleyecek siyasi irade gerekir.
Hakan Fidan'ın önündeki Doğu Akdeniz çalışmasının merkezine bu nedenle yalnızca askerî tedbirler yerleştirilmemişti.
Ankara'nın planında diplomatik temaslar, müttefiklerle iletişim, sivil deniz güvenliği ve bölge ülkeleriyle karşılıklı doğrulama mekanizmaları da vardı.
Ama asıl dikkat çekici tarafı başka.
TÜRKİYE SALDIRIYA CEVAP VERMEYİ DEĞİL, SALDIRIDAN SONRA KENDİSİNE HANGİ KARARIN ALDIRILMAK İSTENECEĞİNİ HESAPLIYORDU.
Devlet aklı dediğimiz şeyin en önemli sınavlarından biri budur.
PEKİ ANKARA'NIN GERÇEK PLANI NE?
Ben burada Türkiye'nin önündeki büyük stratejiyi üç coğrafyanın birlikte değerlendirilmesi olarak ele alın diyorum.
Güneyde Mekke masası.
Doğuda Türk dünyası.
Batıda ve güneybatıda Akdeniz diplomasisi.
Üç ayrı alan.
Fakat birbirine bağlı tek bir ihtiyaç: Türkiye'nin kriz zamanında hareket kabiliyetini koruması.
Mekke'de kurulan dayanışma bölgesel diplomatik desteği güçlendirebilir.
Türk dünyasıyla geliştirilen bağlantılar Asya ve Avrupa arasındaki ekonomik seçenekleri çoğaltabilir.
Doğu Akdeniz'de uluslararası hukuk ve güvenlik temelinde kurulacak ilişkiler ise çatışmaların büyümesini önleyebilir.
Bunların başarıya ulaşması kesin değil.
Ama Türkiye'nin uzun vadeli gücü açısından böyle bir yaklaşımın değeri açık.
Çünkü büyük devlet olmak, her konuda son sözü söylemek değildir.
Büyük devlet olmak, başkaları kriz çıkardığında bütün kararlarını onların belirlediği takvime göre vermemektir.
Ve Ankara'nın kurduğu düzenin en fazla rahatsızlık oluşturduğu yer de tam burası.
Türkiye'nin doğudaki seçenekleri güçlendikçe güneyde daha bağımsız diplomasi yürütebilir.
Güneydeki ilişkileri kuvvetlendikçe Doğu Akdeniz'deki krizlerde yalnız kalma ihtimali azalabilir.
Bu nedenle karşı yapı bütün coğrafyalara aynı anda baskı uygulamak istiyor.
Fakat planın mimarları bir şeyi gözden kaçırmıştı.
TÜRKİYE'NİN GÜCÜNÜ OLUŞTURAN COĞRAFYA, AYNI ZAMANDA KARŞI TARAFIN EKONOMİK ÇIKARLARI İÇİN DE VAZGEÇİLMEZDİ.
Karadeniz'deki ticaretin durması yalnızca Ankara'ya zarar vermeyecekti.
Kafkasya'daki projelerin gecikmesi yalnızca Bakü'yü etkilemeyecekti.
Doğu Akdeniz'de büyük bir savaş çıkması, o savaştan kazanç bekleyen şirketlerin bile hesaplarını altüst edebilirdi.
İşte Türkiye'nin elindeki en önemli stratejik gerçeklerden biri buydu.
2028'E DOĞRU: YENİ MÜCADELENİN ADI BAĞIMSIZLIK!
2027 için yazdığım planlanlamanın devamında 2028 yılı çok önemli.
Çünkü önümüzdeki yıllarda uluslararası rekabetin yalnızca askerî güç üzerinden yürüyeceğini düşünmeyin.
Enerji depolama kapasitesi, ticaret koridorları, finansal altyapı, savunma sanayisi ve bilgi güvenliği çok daha fazla önem kazanacak.
Türkiye'nin bu alanlarda ilerlemesi, dış politika tercihlerini de etkileyecek.
Ancak aynı gelişmeler rakip devletlerin veya şirketlerin karşı tedbirlerini de artırabilir.
Özellikle Orta Koridor'un gelişmesi, Hazar geçişlerinin kapasitesi ve Türk devletleri arasındaki ekonomik iş birliği, farklı büyük güçler tarafından dikkatle izlenecektir.
Buradan şu sonuca ulaşıyorum:
2027'NİN EN ÖNEMLİ MESELESİ KİMİN SAVAŞ BAŞLATACAĞI DEĞİL, KİMİN SAVAŞA GİRMEDEN STRATEJİK GÜCÜNÜ ARTIRABİLECEĞİ OLACAK.
Hakan Fidan'ın masasına gelen son değerlendirme de bu ihtimali esas alıyordu.
Bakü'deki gizli ağ çözülmeye başlamıştı.
Karadeniz'de ekonomik manipülasyonun izleri bulunmuştu.
Ankara adına hazırlanan sahte imza ortaya çıkarılmıştı.
Doğu Akdeniz'de ise çok daha tehlikeli bir plan hazırlanıyordu.
Fakat artık karşı taraf da Ankara'nın gelişmeleri yalnızca izlemekle yetinmediğini anlamıştı.
Bu nedenle gizli yatırım ağının yöneticileri yeni bir toplantı yaptı. (18.10.2026 03:10)
Ve ilk kez Türkiye'nin dışındaki ülkeler hakkında değil, kendi içlerindeki bir sorun hakkında konuşmaya başladılar.
Çünkü son üç planın tamamında, henüz gerçekleşmeden önce Ankara'nın bilgi sahibi olmasını sağlayan ortak bir iz bulunuyordu.
Birinci dosyada Bakü.
İkinci dosyada Karadeniz.
Üçüncü dosyada Ankara'daki sahte imza.
Bu bilgiler farklı kanallardan ulaşmıştı.
Ancak hepsinin kaynağı aynı kişiye dayanıyor olabilirdi.
KARŞI TARAF, TÜRK DEVLETİNİN KENDİ İÇERİSİNE SIZDIĞINI DÜŞÜNMEYE BAŞLAMIŞTIR. :)
Ve olayların yönü tam burada değişiyordu.
Çünkü yıllardır Türkiye'nin karar merkezlerini etkilemeye çalışan yapı, şimdi kendi karar merkezindeki kişinin kim olduğunu araştırmak zorunda kalmıştı.
(Hizbullahı yok etmelerindeki sebepte buydu)
SON SÖZ — 2018'DEN BERİ KİM BEKLİYORDU?
Hakan Fidan'ın önündeki arşiv kaydı 2018 yılına aitti.
Kayıtta Karadeniz, Kafkasya ve Doğu Akdeniz arasında kurulabilecek ekonomik baskı bağlantıları değerlendiriliyordu.
Yıllar içinde yeni belgeler eklenmişti.
Bakü'deki gelişmeler...
Uluslararası yatırım ağının sözleşmeleri...
Karadeniz'deki Mavi Ufuk...
Ankara'daki imza girişimi...
Ve Doğu Akdeniz'deki 2027 senaryosu...
Bütün bu parçalar artık aynı dosyada bulunuyordu.
Fakat dosyanın son bölümünde daha önce açıklanmamış bir bilgi vardı.
Uluslararası yatırım ağının kurucularından biri yıllar önce Türkiye'deki bazı temasları sırasında belirli kişilerle görüşmüştü.
Bu görüşmelerin tamamı devlet operasyonu değildi.
Bir kısmı sıradan ticari faaliyetlerdi.
Ancak sonradan yapılan incelemelerde aynı kişi hakkında dikkat çekici bilgiler birikmişti.
Ve artık bu kişi, kendi ağının içerisinden bilgi sızdırıldığından şüpheleniyordu.
Ankara açısından önemli olan kişinin kim olduğundan çok, yıllar boyunca hazırlanan planların gerçek bağlantılarını ortaya çıkarabilecek bilgilere ulaşmaktı.
Doğu Akdeniz senaryosu işte bu yüzden yalnızca bir savaş ihtimali değildi.
Aynı zamanda gizli ağın bütün çıkar ilişkilerini açığa çıkarabilecek kritik bir aşamaydı.
Şimdi geriye tek bir soru bırakıyorum.
Türkiye'yi yıllardır hazırladıkları masaya oturtmak isteyenler, acaba kendilerinin hangi masada oturduğunu hiç düşündüler mi?
Çünkü 2027 dosyasının sonunda yer alan son not, masadaki bütün hesabı tersine çeviriyordu:
“ONLAR TÜRKİYE'Yİ DOĞU AKDENİZ'DE SAVAŞA ÇEKMEYE HAZIRLANIRKEN, ANKARA ÇATIŞMAYI ÖNLEYECEK İTTİFAKLARIN TEMELİNİ ÇOKTAN ATMIŞTI.”
Ama henüz kimsenin bilmediği bir mesele vardı.
ANKARA'NIN ÖNÜNDEKİ DÖRDÜNCÜ DOSYANIN ADI NE BAKÜ'YDÜ NE KARADENİZ NE DE DOĞU AKDENİZ.
DOSYANIN ÜZERİNDE YALNIZCA BİR TARİH YAZIYORDU: 2018.
Ve o dosyada, gizli yatırım ağının kurucusuyla ilgili bir isim bulunuyordu.
İsim henüz açıklanmamıştı.
ÇÜNKÜ ADAM HÂLÂ KARŞI TARAFIN MASASINDAYDI.
BÖLÜM 3 SONU — DEVAM EDECEK...
BÖLÜM 4 — 2018 DOSYASI: ANKARA'NIN KARŞI MASADAKİ ADAMI KİMDİ?
Çok sevdiğiniz görselleri dijital ortamdan çıkarın.
Fiziki hâle getirin.
Bir dosya alın ve içine yerleştirin.
Önemli anlarınızı…
Önemli kişileri…
Sizin için kıymetli olan görselleri…
Bunlara ihtiyacınız olacak.
Daha önce kapanmalardan bahsetmiştim.
Yapmanız gereken hazırlıklardan bahsetmiştim.
Bir kez daha hatırlatıyorum: Hazırlıklarınızı ihmal etmeyin.
Canımız yavrumuz Maryam’ın ameliyatı biraz zor geçti.
Yanıkları yüzünden canı çok yanıyor…
İlaçlar sınırlı olduğu için sabah Mısır’dan kendisi için getirdiğim ilaçları da doktorlara teslim ettik.
Yavrum çok ağlıyordu… 😭
İnsanın elinden o acıyı almak gelmiyor.
En çok da bu kahrediyor.
Rabbim yavrumuzun acısını dindirsin, şifasını versin inşaAllah.
Bu çocukları bu hâle getirenlerin zulmünün son bulduğu, yaptıklarının hesabını verdikleri günleri bizlere de göstersin inşallah.
Uyandığında sevinecek mi yavrum?
Yoksa gözleri;
Şehit annesini,
Şehit babasını,
Şehit ablasını mı arayacak?
Yoksa yanıklarının sancısı daha ağır basacak da hıçkırarak ağlayacak mı?
Canı yandığında kime seslenecek?
Kimin elini arayacak o küçücük elleri?
Ah Maryam…
Daha senin yaşın kaç ki yavrum… 😭
DUALARINIZI EKSİK ETMEYİN. 🤲
Birinci Bölüm...
https://t.co/2IlSNcJJlr
İkinci Bölüm...
https://t.co/ndXzpb6QZX
Kaleme aldığım bu seriyi YouTube kanalımızda sesli makale hâline getirdim.
Dinlerken isimlere olduğu kadar, bilginin kimden geldiğine de dikkat edin.
Çünkü bu dosyada en tehlikeli kişi, yalan söyleyen değil… Doğru bilgiyi tam zamanında getiren olabilir.
🎧 Sesli makale YouTube kanalımızda.
Dinleyin.
Sonra yorumlarda konuşalım.
ÜÇ YAŞINDA BİR ÇOCUĞA BU DÜNYAYI NASIL ANLATACAKSINIZ?
GAZZE'DE MERYEM ANNESİNİ KAYBETTİ!
PEKİ İNSANLIK NEYİ KAYBETTİĞİNİN FARKINDA MI?
BU DÜNYADA BİR ÇOCUĞUN ANNENİN YOKLUĞUNU ÖĞRENMESİNDEN DAHA AĞIR NE OLABİLİR?
Gazze'den bir görüntü daha geldi...
Üç yaşında küçük bir kız çocuğu.
Adı Meryem.
Alevlerin arasından kurtarıldı. Annesi ise hayatını kaybetti.
Gözlerinin önünde cayır cayır yandı.
Şimdi herkes bu haberi okuyacak.
Kimisi üzülecek.
Kimisi dua edecek.
Kimisi birkaç saniye görüntüye bakıp telefonunu kapatacak.
Ve hayat devam edecek.
Ama kimin hayatı devam edecek?
Bizim mi?
Yoksa üç yaşında annesiz kalan Meryem'in mi?
Çünkü bizim birkaç saniyede gördüğümüz o görüntü, Meryem'in bundan sonraki bütün hayatına dokunacak.
Bir insanın annesini kaybetmesi her yaşta ağırdır.
Ama üç yaşında bir çocuğa annesinin öldüğünü nasıl anlatırsınız?
Ölüm nedir, bilmez.
Savaş nedir, bilmez.
İsrail'i, Filistin'i, Birleşmiş Milletleri, diplomatik masaları bilmez.
Annesinin neden gelmediğini anlamaz.
Sadece bekler.
Kapıya bakar.
Bir ses duyar, döner.
Bir kadın görür, annesine benzetir.
Ve belki de defalarca aynı soruyu sorar:
“ANNEM NEREDE?”
Siz şimdi bütün dünya liderlerini bir salona toplayın.
Önlerine haritaları koyun.
Savaşın nedenlerini anlatın.
Askerî stratejilerden, güvenlik dengelerinden, siyasi çıkarlardan bahsedin.
Sonra üç yaşındaki Meryem'i o salonun ortasına getirin.
Ve ona annesinin neden geri gelmeyeceğini açıklayın.
HAYDİ, ANLATIN!
Hangi devletin çıkarı, bir çocuğun annesinden daha kıymetli?
Hangi askerî hedef, üç yaşında bir yavrunun hayatından daha önemli?
Hangi siyasi hesap, bir annenin evladına son kez sarılamamasını haklı gösterebilir?
Ben size söyleyeyim.
Hiçbiri!
SATIR ARASI — MERYEM'İN BİLMEDİĞİ DÜNYA
Şimdi düşün...
Üç yaşındasın.
Gece oluyor.
Korkuyorsun.
Eskiden annenin yanına koşuyordun.
Şimdi koşacağın yerde annen yok.
Acıkıyorsun.
Eskiden annen yemeğini hazırlıyordu.
Şimdi sana yemek veren başka insanlar var.
Belki çok merhametliler.
Belki seni kendi evlatları gibi seviyorlar.
Ama çocuk kalbin hâlâ aynı kişiyi arıyor.
Anneni...
İşte savaşın geride bıraktığı en ağır yaralardan biri budur.
Bombalar sustuğunda bütün acılar bitmiyor.
Yıkılan binalar yeniden yapılabilir.
Yollar onarılabilir.
Elektrik hatları çekilebilir.
Okullar yeniden açılabilir.
Ama Meryem'in annesini kim geri getirecek?
Kimse.
Ve dünyanın en büyük orduları, en gelişmiş teknolojileri, en güçlü devletleri bu sorunun karşısında çaresiz.
Fakat bu çaresizlik, Meryem'in bundan sonraki hayatı karşısında hiçbir şey yapamayacağımız anlamına gelmiyor.
Tam tersine...
ASIL SORUMLULUĞUMUZ ŞİMDİ BAŞLIYOR!
GAZZE'DE ÇOCUKLAR SADECE BOMBALARLA DEĞİL, YALNIZLIKLA DA MÜCADELE EDİYOR!
Bir çocuğun hayatta kalmasıyla kurtulması aynı şey değildir.
Bunu birbirine karıştırmayalım.
Meryem'in alevlerin arasından çıkarılması elbette büyük bir sevinç sebebi.
Elhamdulillah.
Ama bundan sonrasını kim düşünecek?
Yaralarını kim tedavi ettirecek?
Gece korkuyla uyandığında yanında kim bulunacak?
Büyüdüğünde okul masraflarını kim karşılayacak?
Hastalandığında kim ilgilenecek?
Bir gün annesinin fotoğrafına bakıp ağladığında kim dinleyecek?
Bakın...
Biz bazen yardım meselesini çok dar bir yere sıkıştırıyoruz.
Bir koli gıda gönderdik.
Bir çocuğa kıyafet aldık.
Bir ailenin sofrasına yemek ulaştırdık.
Elbette bunların hepsi kıymetli.
Ama yetim bir çocuğun hayatı, bir yardım kolisinin teslim edildiği gün sona ermiyor.
O çocuk ertesi gün de yaşayacak.
Bir sonraki ay da yaşayacak.
Yıllar sonra da yaşayacak.
BUGÜN MERYEM'İ HATIRLAYANLAR, BEŞ YIL SONRA ONU HATIRLAYACAK MI?
İşte beni asıl düşündüren soru bu.
Çünkü merhamet, yalnızca acı bir görüntü karşısında gözyaşı dökmek değildir.
Merhamet, o görüntü gündemden düştükten sonra da sorumluluğunu sürdürebilmektir.
PEKİ İSLAM DÜNYASI BU ÇOCUKLARA NE CEVAP VERECEK?
Şimdi gelelim meselenin daha ağır tarafına.
Milyonlarca insanız.
Devletlerimiz var.
Kurumlarımız var.
Derneklerimiz, vakıflarımız, yardım kuruluşlarımız var.
Uluslararası toplantılar yapılıyor.
Bildiriler yayımlanıyor.
Gazze konuşuluyor.
Filistin konuşuluyor.
Ama bütün bu konuşmaların sonunda bir soru sormamız gerekiyor:
MERYEM GİBİ ÇOCUKLARIN HAYATINDA NE DEĞİŞTİ?
Bir çocuğun güvenli bir yerde uyumasını sağlayabildik mi?
Yetim kalan yavruların düzenli bakımını üstlenebildik mi?
Tedavi bekleyen çocuklara ulaşabildik mi?
Eğitimden kopan çocukların geleceğini koruyabildik mi?
Çünkü burada devletlerin sorumluluğuyla insanların sorumluluğunu birbirinden ayırmak gerekiyor.
Devletlerin görevi sivillerin korunması için uluslararası hukuk çerçevesinde etkili adımlar atmaktır.
Bizim görevimiz ise elimizdeki imkânları gerçek ve sürdürülebilir yardıma dönüştürmektir.
Birbirimizin yerine geçemeyiz.
Ama birbirimizin sorumluluğunu bahane ederek kendi sorumluluğumuzdan da kaçamayız.
Devletlerin yapamadığını konuşurken kendi yapabileceğimizi unutamayız.
Ve yardım ediyoruz derken de hesabını vermediğimiz bir faaliyetle yetinemeyiz.
ÇÜNKÜ YETİMİN HAKKI, SADECE MERHAMETİMİZE DEĞİL, EMANETİMİZE DE BIRAKILMIŞTIR.
BİR YETİMİN BAŞINI OKŞAMAKLA O YETİMİN GELECEĞİNE SAHİP ÇIKMAK AYNI ŞEY DEĞİL!
Bunu özellikle yazıyorum.
Gazze'deki çocuklar yalnızca bugünün mağdurları değil.
Onlar yarının gençleri.
Yarının anneleri, babaları, öğretmenleri, doktorları...
Belki Meryem bir gün doktor olacak.
Belki kendisi gibi annesini kaybetmiş çocukların yaralarını saracak.
Belki öğretmen olacak.
Belki büyüdüğünde başka yetimlerin elinden tutacak.
Ama bütün bunların gerçekleşmesi için bugün hayatta kalması yetmez.
Sağlıklı büyümesi gerekir.
Eğitim alması gerekir.
Güvende hissetmesi gerekir.
Yanında kendisine değer veren insanların bulunması gerekir.
İşte Gazze'deki yetim ve öksüz yavrularımıza yönelik yardım çalışmalarına bu gözle bakmalıyız.
Bir defalık heyecanla değil.
Uzun vadeli bir sorumlulukla.
Çocuğu yalnızca acısıyla tanımlamadan, onurunu koruyarak.
Çünkü o çocuklar bizim merhametimizi göstermek için kullandığımız görüntülerden ibaret değil.
HER BİRİ AYRI BİR HAYAT. AYRI BİR EMANET. AYRI BİR GELECEK.
SON SÖZÜMÜ İYİ OKUYUN...
Bugün Meryem üç yaşında.
Belki olan bitenin tamamını anlayamıyor.
Belki annesinin neden gelmediğini hâlâ bilmiyor.
Ama yıllar geçecek.
Meryem büyüyecek.
Bir gün kendisine çocukluğunda neler yaşandığı anlatılacak.
Annesinin nasıl hayatını kaybettiğini öğrenecek.
O günlerde dünyanın neler konuştuğunu da öğrenecek.
Devletlerin yaptığı açıklamaları...
İnsanların verdiği tepkileri...
Kendisinden binlerce kilometre uzakta yaşayan insanların Gazze için nasıl ayağa kalktığını...
Ve belki de en önemlisi, o günlerde kendisine kimin sahip çıktığını...
İşte ben o günü düşünüyorum.
Meryem büyüdüğünde, ona yalnızca üzüldüğümüzü mü söyleyeceğiz?
Yoksa yaralarını sarmak, eğitimine destek olmak, güven içinde büyümesine katkı sağlamak için elimizden geleni yaptığımızı mı göstereceğiz?
BEN MERYEM'İN BÜYÜDÜĞÜNDE DÜNYAYA BİR SORU SORMASINDAN KORKUYORUM:
“ANNEM ÖLÜRKEN HEPİNİZ NEREDEYDİNİZ?”
Bu sorunun cevabı kolay olmayacak.
Ama daha sonra sorabileceği başka bir sorunun cevabını bugünden hazırlayabiliriz.
“ANNEM ÖLDÜKTEN SONRA BENİ KİMLER YALNIZ BIRAKMADI?”
İşte bu sorunun cevabında yer almak bizim elimizde.
Meryem'in annesini geri getiremeyiz.
Gazze'deki çocukların kaybettiği yılları geri veremeyiz.
Ama onların kalan hayatlarına sahip çıkabiliriz.
Ve unutmayın...
BİR ÇOCUĞUN ANNESİNİ KAYBETMESİ BÜYÜK BİR ACI.
O ÇOCUĞUN BÜTÜN DÜNYA TARAFINDAN UNUTULMASI İSE İKİNCİ BİR FELAKETTİR.
MERYEM'İN İKİNCİ KEZ YALNIZ KALMASINA İZİN VERMEYELİM.
BÖLÜM 2 — HAKAN FİDAN
BU MASAYI AYLAR ÖNCE YAZMIŞTIM!
https://t.co/ED8OHgnBAp
Bugün herkes Bakü'deki diplomatik gelişmeleri konuşuyor.
Hakan Fidan'ın tavrını,
İsrail Cumhurbaşkanı üzerinden yaşanan gerilimi,
Arap ve Müslüman ülkelerin tepkilerini değerlendiriyor.
Oysa ben Azerbaycan üzerinden ortaya çıkabilecek kırılmaya aylar önce dikkat çekmiştim.
*******
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
BAKÜ'DE MASADAN KALKANLAR, DÜNYAYI MASAYA OTURTANLAR!
BİR SALON BOŞALDI.
ON ÜÇ BAŞKENTTE TELEFONLAR ÇALMAYA BAŞLADI. FAKAT ASIL PLAN, O SALONDA DEĞİL, BAKÜ'NÜN YÜZLERCE KİLOMETRE ÖTESİNDE HAREKETE GEÇMİŞTİ.
BEN BU MASAYA BUGÜN DİKKAT ÇEKMİYORUM!
Hatırlayanlar olacaktır.
Bugün herkes Bakü'deki diplomatik gelişmeleri konuşuyor. Hakan Fidan'ın İsrail Cumhurbaşkanı'na yönelik tepkisini, Arap ve Müslüman ülkelerin tutumunu, Azerbaycan'ın bu tablonun neresinde durduğunu tartışıyor.
Oysa ben bu meseleler bugünkü noktaya gelmeden önce Azerbaycan'da oluşabilecek büyük bir kırılmayı yazmıştım.
“AZERBAYCAN KARIŞACAK!”
“İLHAM ALİYEV TARAFINI SEÇMELİ!”
Demiştim.
Çünkü Kafkasya'da yaşanacak bir gelişmenin yalnızca Bakü'nün meselesi olmayacağını düşünüyordum. Türkiye'nin coğrafi konumu, İsrail'in bölgesel ilişkileri, İran'ın güvenlik hesapları ve Türk dünyasının geleceği aynı haritada buluşuyordu.
O gün kaleme aldığım Bölüm 1'i okumayanlar önce buradan okusun:
https://t.co/ED8OHgnBAp
Bugün meseleyi tekrar anlatmayacağım.
Birinci bölümün sonunda Ankara'dan Bakü'ye ulaşmak üzere olan bir dosya vardı.
Ve şu soruyu sormuştum:
Aliyev o dosyayı açtığında yanında kimler bulunacaktı?
Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Ancak bu kez hesapta olmayan bir şey yaşanacak.
Çünkü dosya Bakü'ye ulaşırken, onu hazırlayanlar bile gerçek hedefin ne olduğunu bilmiyordu.
1. ALİYEV DOSYAYI AÇTI. İLK SAYFADA KENDİ FOTOĞRAFI VARDI!
Bakü.
15 Ekim 2026.
Saat 11.48.
Aliyev'in önüne getirilen dosyada beklenen istihbarat değerlendirmeleri bulunmuyordu.
İlk sayfada bir fotoğraf vardı.
Fotoğraf, Cumhurbaşkanlığı binasının içerisindeki bir koridoru gösteriyordu.
Ve fotoğrafta dosyayı taşıyan görevli görünüyordu.
Üzerindeki saat bilgisi yalnızca yedi dakika öncesine aitti.
Odaya kısa bir sessizlik çöktü.
Dosyanın ikinci sayfası açıldı.
Tek bir cümle yazıyordu:
“Saat 12.17'de Azerbaycan adına bir karar açıklanacak. Ancak bu kararı Azerbaycan vermeyecek.”
Altında herhangi bir imza bulunmuyordu.
Bu kez mesele Türkiye'den gelen belgelerin içeriği değildi.
Cumhurbaşkanlığı binasının içerisinden çekilmiş bir görüntü nasıl bu dosyanın içine girmişti?
Güvenlik görevlileri koridor kayıtlarını incelemek üzere harekete geçti.
Fakat dosyanın üçüncü sayfasında ikinci bir zaman belirtilmişti.
12.23.
Yanına tek bir kelime yazılmıştı.
NAHÇIVAN.
Aliyev'in önünde iki seçenek vardı.
Ya ortada basit bir tehdit ve psikolojik operasyon bulunuyordu...
Ya da birileri Azerbaycan devletini kendi vermediği bir kararın sonuçlarıyla karşı karşıya bırakmaya hazırlanıyordu.
Henüz kimse bunun cevabını bilmiyordu.
Aynı dakikalarda Hakan Fidan zirve salonundaydı.
Ve birazdan bütün dünyanın göreceği diplomatik protesto yaşanacaktı.
2. HAKAN FİDAN AYAĞA KALKTI. FAKAT BİRİLERİ TAM DA BU GÖRÜNTÜYÜ BEKLİYORDU!
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'un konuşması başlayacaktı.
Hakan Fidan ve Türk heyeti yerlerinden kalktı.
Diğer ülke temsilcilerinden de salondan ayrılanlar oldu.
Filistin meselesinde Türkiye'nin ve bölgedeki farklı devletlerin diplomatik itirazı herkesin gözü önünde ortaya konuluyordu.
Görüntüler kısa süre içerisinde haber merkezlerine ulaştı.
Fakat başka bir odada, aynı görüntüler çok farklı bir amaçla izleniyordu.
Bakü'deki bir otelin üst katında üç kişi oturuyordu.
Masada bilgisayarlar, iletişim cihazları ve önceden hazırlanmış haber metinleri vardı.
Bu kişiler zirveye katılmıyordu.
Herhangi bir devleti resmen temsil etmiyorlardı.
Ve salondaki protestonun gerçekleşmesine de onlar karar vermemişti.
Ama yaşanabilecek diplomatik tepkiler üzerine hazırlık yapmışlardı.
Ekranlardan birinde Hakan Fidan'ın salondan ayrıldığı görüntü belirdiğinde içlerinden biri ayağa kalktı.
“Başlatın.”
Hazırlanan sahte haber metinleri farklı dillere çevrilmeye başladı.
Birinde Türkiye'nin Azerbaycan'a sert bir ültimatom verdiği iddia ediliyordu.
Diğerinde Azerbaycan'ın Türkiye ile ortak güvenlik görüşmelerini askıya aldığı yazıyordu.
Üçüncüsünde ise İsrail ile İran arasında Kafkasya üzerinden yeni bir askerî gerilim başladığı öne sürülüyordu.
Hiçbiri gerçek bir devlet açıklaması değildi.
Fakat metinlerin hazırlanış biçimi dikkat çekiciydi.
Her haberin altında farklı bir kaynak gösteriliyordu.
Biri Avrupa'dan.
Biri Orta Doğu'dan.
Bir diğeri Kafkasya'dan.
Aynı yalan, birbirinden bağımsız kaynaklardan geliyormuş gibi dünyaya yayılacaktı.
Planın ilk aşaması buydu.
SALONDA GERÇEK BİR DİPLOMATİK TEPKİ YAŞANACAK, DIŞARIDA İSE O TEPKİNİN ÜZERİNE SAHTE BİR DEVLETLER KRİZİ İNŞA EDİLECEKTİ.
Ve bu kriz, yalnızca sosyal medyada tartışma oluşturmak için hazırlanmamıştı.
Asıl hedef birkaç dakika sonra anlaşılacaktı.
3. SAAT 12.17 — AZERBAYCAN'IN VERMEDİĞİ KARAR!
Bakü'de saat 12.17 olduğunda bazı diplomatik iletişim kanallarına Azerbaycan yönetimine aitmiş gibi gösterilen bir açıklama ulaştı.
Metinde Türkiye ile yürütülen belirli güvenlik temaslarının geçici olarak durdurulduğu yazıyordu.
Ancak açıklamanın resmî bir karşılığı yoktu.
Azerbaycan böyle bir karar vermemişti.
Yine de metin kısa süre içinde farklı çevrelerde dolaşmaya başladı.
Bir başka sahte bildirimde Türkiye'nin Nahçıvan çevresinde olağanüstü askerî hazırlık yaptığı iddia ediliyordu.
Böylece iki ayrı yalan birbirini destekliyordu.
Bakü'nün Ankara'ya güvenmediği söyleniyordu.
Ankara'nın da buna askerî karşılık vermeye hazırlandığı ileri sürülüyordu.
Oysa ortada ne böyle bir karar vardı ne de ilan edilmiş bir kriz.
Fakat devletler her bilgiyi yalnızca doğru olup olmadığına göre değerlendirmez.
Bazen yanlış bir bilginin neden yayıldığı da güvenlik meselesidir.
Ankara'da gelişmeler incelenmeye başlandı.
İlk tespitte önemli bir ayrıntı ortaya çıktı.
Sahte açıklamalar, diplomatik protestonun görüntüleri dünya basınına yayılmadan önce hazırlanmıştı.
Demek ki birileri protestoyu düzenlememiş olsa da yaşanabilecek gerilimi önceden kendi planına dâhil etmişti.
Fakat Ankara'nın dikkatini çeken asıl konu bu değildi.
Sahte açıklamanın ulaştığı adreslerden biri, Bakü'deki bir kamu kurumuna ait görünüyordu.
Kurum böyle bir mesaj göndermemişti.
Mesajın kaynağı gizlenmişti.
Ve gönderinin ekinde bir belge vardı.
Belgenin adı:
KORİDOR-7.
4. KORİDOR-7: ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI BİR FÜZEYLE BAŞLAMAK ZORUNDA DEĞİL!
Hakan Fidan'ın önüne gelen KORİDOR-7 değerlendirmesinde herhangi bir savaş emri bulunmuyordu.
Bir harita vardı.
Haritada dört ayrı güzergâh işaretlenmişti.
Hazar Denizi'nden Azerbaycan'a uzanan ticaret bağlantısı...
Azerbaycan'dan Gürcistan'a geçen hat...
Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşan demir yolu...
Ve Karadeniz'deki limanlar.
Bu güzergâhlar, Orta Asya ile Avrupa arasındaki ticaretin geleceği açısından önemliydi.
Dosyada ilk bakışta sıradan bir lojistik planlaması görülüyordu.
Fakat ek belgelerde farklı bir çalışma bulunuyordu.
Belirli bir tarihte Kafkasya'da büyük bir güvenlik krizi yaşanacağı varsayılmıştı.
Buna bağlı olarak bazı taşımacılık şirketlerinin faaliyetlerini durduracağı hesaplanmıştı.
Sigorta maliyetlerinin yükseleceği belirtilmişti.
Alternatif güzergâhların hangi şirketler tarafından işletilebileceği listelenmişti.
En tuhaf ayrıntı ise son sayfadaydı.
Kriz henüz yaşanmamıştı. Ama krizden sonra yapılacak bazı sözleşmeler çoktan hazırlanmıştı.
Ankara'daki uzmanlar şirketlerin geçmişini araştırdı.
Karşılarına farklı ülkelerde kayıtlı yatırım kuruluşları çıktı.
Bir kısmı liman işletmeciliğiyle ilgileniyordu.
Bazıları deniz sigortası yapıyordu.
Bazıları enerji depolama alanında çalışıyordu.
Ve bu kuruluşların bazılarının ortaklığı aynı gizli yatırım fonuna uzanıyordu.
Fonun hiçbir siyasi bayrağı yoktu.
Ne İsrail'in ne İran'ın ne Rusya'nın ne de başka bir devletin resmî kuruluşuydu.
Yapı, farklı ülkelerin krizlerinden kazanç sağlayan özel bir çıkar ağıydı.
Ancak planın tehlikesi yalnızca para değildi.
Bir ticaret hattının güvenilmez olduğuna dünya piyasalarını inandırırsan, o hat gerçekten zarar görmeye başlayabilirdi.
Gemiler başka limanlara yönelirdi.
Şirketler sevkiyatlarını ertelerdi.
Finans kuruluşları risk değerlendirmelerini değiştirirdi.
Ve devletler gerçekte yaşanmayan bir krizin ekonomik sonuçlarını yaşamaya başlayabilirdi.
KORİDOR-7'nin hedefi buydu.
ÖNCE KRİZİN GÖRÜNTÜSÜ OLUŞTURULACAK, SONRA DEVLETLERİN O GÖRÜNTÜYE VERDİĞİ TEPKİYLE GERÇEK KRİZ BAŞLATILACAKTI.
Bu, doğrudan dünya savaşı çıkarmak için hazırlanmış bir plan değildi.
Ama farklı devletleri birbirinden şüphelendiren böyle bir zincirin nereye varacağı da kesin biçimde hesaplanamazdı.
5. BAKÜ'DEKİ LİMANDA GEMİ YOKTU. AMA DÜNYA BATTIĞINI KONUŞUYORDU!
Saat 12.23.
Hazar kıyısındaki limanlardan biri hakkında acil bir haber dolaşıma girdi.
Tehlikeli yük taşıyan bir geminin ciddi bir olay yaşadığı iddia ediliyordu.
Bir başka mesajda İran bağlantılı silahlı unsurlardan söz ediliyordu.
Üçüncü bir paylaşımda olayın Türkiye-Azerbaycan hattındaki taşımacılığı durduracağı ileri sürülüyordu.
Ancak limandaki ilk kontroller farklı bir şey gösteriyordu.
Söz konusu gemi belirtilen konumda değildi.
İddia edilen patlama yaşanmamıştı.
Liman faaliyetleri devam ediyordu.
Ortada gerçek bir saldırı yoktu.
Ama birileri saldırı olmuş gibi haber yayıyordu.
İşte o anda Ankara'daki değerlendirme değişti.
Çünkü bu defa amaç yalnızca iki kardeş devletin arasını bozmak değildi.
Dünya piyasalarının ve bölge devletlerinin gerçek olmayan bir tehdide tepki vermesi sağlanmaya çalışılıyordu.
Bu tür bir yalanın sonuçları tehlikeli olabilirdi.
Bir devlet, kendisine yöneltildiğini düşündüğü sahte bir tehdide karşı askerî tedbir alabilirdi.
Başka bir devlet bu tedbiri gerçek saldırı hazırlığı sanabilirdi.
Ve kısa sürede mesele ticaret yollarından çıkarak bölgesel güvenlik krizine dönüşebilirdi.
Hakan Fidan'ın önüne gelen değerlendirmede bu ihtimal özellikle işaretlendi.
Fakat aynı anda Bakü'de çok daha önemli bir gelişme yaşandı.
Aliyev'in önüne getirilen ilk dosyadaki 12.23 ifadesinin, sahte liman haberinin yayılmaya başladığı saate karşılık geldiği anlaşıldı.
Artık dosyanın yalnızca bir uyarı olmadığı ortaya çıkıyordu.
Birileri yaşanacakları önceden biliyordu.
Ama o kişi neden Azerbaycan Cumhurbaşkanı'nı uyarmıştı?
6. HAKAN FİDAN'IN KARŞI HAMLESİ
Ankara'nın önünde artık üç ayrı ihtimal vardı.
Birinci ihtimal, Azerbaycan'ın içinden birilerinin bu planı önceden öğrenmiş olmasıydı.
İkinci ihtimal, gizli ağ içerisindeki bazı kişilerin birbirine ihanet etmesiydi.
Üçüncü ihtimal ise daha tehlikeliydi.
İlk dosya, Aliyev'i korumak için değil, belli bir anda belli bir karar almaya zorlamak için hazırlanmış olabilirdi.
Nitekim dosyanın son sayfasında bunu düşündüren bir bölüm bulunuyordu.
Azerbaycan yönetiminin olağanüstü güvenlik gerekçesiyle bazı ticaret geçişlerini durdurması öneriliyordu.
Bu öneri kabul edilirse sahte liman krizinin hedeflediği ekonomik sonuç gerçeğe dönüşecekti.
Yani dosyayı hazırlayanlar Azerbaycan'ı uyarmıyor olabilirdi.
AZERBAYCAN'I, KENDİ ELLERİYLE KORİDORU KAPATMAYA İKNA ETMEYE ÇALIŞIYOR OLABİLİRLERDİ.
Hakan Fidan'ın önündeki mesele artık kesinleşmişti.
Sahte açıklamalar kamuoyunda tartışılacaktı.
Ama asıl saldırı kamuoyuna değil, devletlerin karar mekanizmalarına yönelmişti.
Ankara'dan Bakü'ye diplomatik kanallar üzerinden yeni bir mesaj ulaştırıldı.
Mesaj kısa tutulmuştu.
Gündeme gelen haberlerin bağımsız kaynaklardan doğrulanması, mevcut iş birliğinin korunması ve olağanüstü kararların sahte bilgilere dayandırılmaması gerektiği vurgulanıyordu.
Böylece gizli ağın beklediği ilk büyük sonuç ortaya çıkmadı.
Türkiye ile Azerbaycan arasında bir kopuş yaşanmadı.
Ticaret güzergâhı da sahte haberler nedeniyle kapatılmadı.
Fakat planın başarısız olduğu düşünüldüğü sırada İstanbul'da başka bir gelişme yaşandı.
KORİDOR-7 dosyasında geçen yatırım fonunun Türkiye'deki temsilcisi ortadan kaybolmuştu.
Ofisi boşaltılmıştı.
Telefonları kapalıydı.
Ve şirketin bilgisayarlarında yalnızca tek bir dosya bırakılmıştı.
KARADENİZ — AŞAMA 2.
7. İSRAİL, İRAN, RUSYA... PEKİ BU MASANIN GERÇEK SAHİBİ KİM?
Şimdi işin siyasi tarafına gelelim.
Kafkasya üzerinde tek bir devletin hesabı yok.
Azerbaycan'ın İsrail ile geliştirdiği ilişkiler var.
Türkiye ile askerî ve stratejik ortaklığı var.
İran'ın kendi sınır güvenliği ve bölgesel etkisine ilişkin hesapları var.
Rusya'nın Güney Kafkasya'da kaybetmek istemediği nüfuzu var.
Batılı ülkelerin enerji ve ticaret yollarına ilgisi var.
Bir de bütün bunların üzerinde, bölgedeki belirsizliklerden kazanç sağlayabilecek şirketler ve finans çevreleri bulunuyor.
Bu aktörlerin tamamının aynı masada gizlice anlaştığını düşünmek kolaydır.
Fakat daha karmaşık bir ihtimali gözden kaçırırız.
YA HERKES KENDİ ÇIKARINI KORURKEN, BAŞKA BİR YAPI ONLARIN KARŞILIKLI KORKULARINI KULLANIYORSA?
Bir ülke İran'dan çekinir.
Bir başkası İsrail'in bölgedeki gücünü sınırlandırmak ister.
Bir başkası Türkiye'nin ulaşım yollarında daha fazla söz sahibi olmasından rahatsız olabilir.
Başka bir ülke ise Rusya'nın bölgedeki konumunu değiştirmeyi hedefler.
Bütün bu devletlerin farklı çıkarları vardır.
Gizli ağ, bu çıkarları ortadan kaldırmaya çalışmıyordu.
Onları birbirine çarptıracak sahte krizler üretiyordu.
Bakü yalnızca ilk denemeydi.
Başarılı olursa aynı yöntem başka bölgelerde de uygulanacaktı.
Ve Karadeniz dosyası bu nedenle hazırlanmıştı.
8. ANKARA'NIN HENÜZ KULLANMADIĞI COĞRAFİ GÜÇ
Karadeniz'de bir kriz çıktığını düşün.
Gemiler beklemeye başlıyor.
Taşımacılık maliyetleri yükseliyor.
Avrupa'daki şirketler yeni güzergâhlar arıyor.
Enerji ve tahıl piyasaları baskı altına giriyor.
Bu denklemde Türkiye sıradan bir kıyı devleti değil.
İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nın oluşturduğu geçiş rejimi, Türk limanları, kara ulaşım bağlantıları ve diplomatik ilişkiler Türkiye'ye önemli bir konum sağlıyor.
Ama bu güç sınırsız değil.
Boğazların kullanımında uluslararası hukukun, özellikle Montrö Sözleşmesi'nin belirlediği kurallar bulunuyor.
Karadeniz'deki güvenlik krizi ise NATO ülkelerini, Rusya'yı, Ukrayna'yı ve kıyı devletlerini doğrudan etkileyebilir.
İşte kurgudaki ağın ikinci aşaması bu hassas dengeden yararlanmak üzere hazırlanmıştı.
Bir tarafta Karadeniz'de gerçekleşmemiş bir askerî hareketlilik hakkında sahte haberler yayılacaktı.
Diğer tarafta uluslararası taşımacılık şirketlerine güvenlik uyarıları gönderilecekti.
Sonra ticaret akışındaki gerçek değişimler, sahte haberleri doğrulayan gelişmelermiş gibi gösterilecekti.
Ancak planın önemli bir açığı vardı.
Türkiye'nin devlet kapasitesi yalnızca kendisine ulaşan haberleri değerlendirmekten ibaret değildi.
Kıyı gözetimi, diplomatik temaslar, denizcilik kurumlarının bilgileri ve müttefiklerle yürütülen resmî iletişim, farklı kaynaklardan karşılaştırma yapılmasını sağlayabilirdi.
Ankara'nın yapması gereken şey korkuya göre hareket etmek değildi.
Gerçek durumu ortaya koymaktı.
Ve gizli ağın tam olarak istemediği de buydu.
Çünkü yalanın işe yaraması için yalnızca yayılması yetmez.
DEVLETİN O YALANA GÖRE KARAR VERMESİ GEREKİR.
9. İSTANBUL'DA BULUNAN TELEFON
Kaybolan şirket temsilcisinin ofisinde son bir arama yapıldı.
Masasının alt kısmında eski bir telefon bulundu.
Telefon uzun zamandır kullanılmamış gibi görünüyordu.
Ancak içerisindeki takvimde ertesi gün için bir toplantı kaydı vardı.
Toplantı yeri belirtilmemişti.
Katılımcı isimleri yoktu.
Başlık ise yalnızca üç kelimeden oluşuyordu.
“ANKARA KARARI VERDİ.”
Uzmanlar telefonun eski kayıtlarını incelemeye başladı.
Ve burada beklenmedik bir ayrıntı ortaya çıktı.
Bakü'de sahte diplomatik açıklamaların yayıldığı saatten önce, aynı cihaz üzerinden birden fazla ülkeye toplantı daveti gönderilmişti.
Davetler gerçek devlet makamlarına değil, farklı ülkelerde faaliyet gösteren ticari temsilcilere yöneltilmişti.
Yani bu insanlar bir diplomatik krizin yaşanmasını beklemiyordu.
Krizin ardından hangi ekonomik adımların atılacağını görüşmeye hazırlanıyorlardı.
Fakat ortada başka bir tutarsızlık vardı.
Davetlerden biri tam üç hafta önce iptal edilmişti.
İptal gerekçesi tek cümleydi.
“Türkiye beklenen kararı vermeyecek.”
İşte bu bilgi her şeyi değiştirdi.
Demek ki gizli ağ içerisindeki birileri, Bakü'deki planın başarısız olabileceğini önceden düşünmüştü.
Hatta bu ihtimale göre yeni bir hazırlık yapmıştı.
Ve Karadeniz aşaması, Bakü'deki gelişmelerden sonra aceleyle ortaya çıkmamıştı.
Zaten hazırdı.
10. BÜYÜK TERS KÖŞE: BAKÜ'DEKİ PLAN BAŞARISIZ OLMAMIŞTI!
Ankara'daki incelemeler derinleştikçe KORİDOR-7'nin son sayfasındaki bir ayrıntı fark edildi.
Dosyada iki ayrı sonuç öngörülüyordu.
Birinci sonuç, Türkiye ile Azerbaycan arasında kriz çıkmasıydı.
İkinci sonuç ise Ankara'nın sahte bilgileri fark ederek Bakü ile iş birliğini korumasıydı.
İlk sonuç gerçekleşirse ticaret güzergâhları siyasi baskı altına girecekti.
Fakat ikinci sonuç gerçekleşirse başka bir süreç başlatılacaktı.
Çünkü gizli ağ yalnızca devletleri birbirine düşürmek istemiyordu.
ANKARA'NIN BÖYLE BİR KRİZ KARŞISINDA NASIL DAVRANACAĞINI DA ÖĞRENMEK İSTİYORDU.
Bakü'deki olay bir saldırı olduğu kadar bir sınamaydı.
Türkiye ne kadar hızlı tepki veriyordu?
Hangi diplomatik kanalları kullanıyordu?
Hangi haberleri doğrulamadan kabul etmiyordu?
Ekonomik kriz ihtimalinde hangi kurumlar harekete geçiyordu?
Bütün bunlar gözlemlenmişti.
Ve şimdi aynı yapı, Ankara'nın güçlü olduğu noktaları dikkate alarak ikinci aşamaya hazırlanıyordu.
Hakan Fidan'ın önündeki son değerlendirmede bu kez bambaşka bir tablo bulunuyordu.
Bakü'de ilk plan etkisiz hâle getirilmişti.
Ama karşı taraf, Türkiye'nin krizlere verdiği tepkiler hakkında yeni bilgiler edinmiş olabilirdi.
Bu nedenle Karadeniz'deki ikinci aşama, ilkinden çok daha karmaşık olacaktı.
11. SON MESAJ: “BU KEZ SALONDAN KALKAMAYACAKSINIZ!”
Gece.
İstanbul.
Kaybolan temsilcinin telefonuna yeni bir mesaj geldi.
Telefon artık güvenlik görevlilerinin elindeydi.
Mesajı gönderen numara kayıtlı değildi.
Ekranda yalnızca şu yazıyordu:
“Bakü'de salondan kalktılar. Karadeniz'de kalkabilecekleri bir masa olmayacak.”
Mesajın altında bir geminin adı vardı.
MAVİ UFUK.
Bu isim, KORİDOR-7 dosyasının eklerinde bulunmuyordu.
Liman kayıtlarında yapılan ilk araştırmada aynı isimle ilişkilendirilebilecek eski bir ticaret gemisi ortaya çıktı.
Fakat gemi yıllar önce başka bir isimle yeniden kaydedilmişti.
Artık uluslararası sularda taşımacılık yapıyordu.
Ve son bilinen güzergâhı Karadeniz'den geçiyordu.
Geminin taşıdığı yük olağandı.
Kayıtlarda olağan dışı hiçbir şey görünmüyordu.
Ancak sigorta belgelerinde dikkat çekici bir değişiklik vardı.
Gemi için düzenlenen ek güvenlik poliçesi, Bakü'deki diplomatik gelişmelerden yalnızca birkaç saat önce yürürlüğe girmişti.
Poliçede büyük bir güvenlik olayı yaşanması hâlinde ödenecek olağanüstü bir tazminattan söz ediliyordu.
Tazminattan yararlanacak şirketin ortakları incelendiğinde aynı yatırım fonuna ulaşıldı.
Bakü'deki sahte liman haberleriyle bağlantılı olan fon.
Artık Ankara'nın önünde çok ciddi bir ihtimal vardı.
Karadeniz'de bir geminin başına gelecek herhangi bir olay, yeni bir uluslararası krizin başlangıcı gibi gösterilebilirdi.
Ama geminin gerçekten tehlikede olup olmadığı henüz bilinmiyordu.
Sonra liman kontrol merkezine ikinci bir bilgi ulaştı.
MAVİ UFUK'un kaptanı, şirketin kendisine gönderdiği yeni seyir talimatını kabul etmemişti.
Ve geminin son mesajında tek bir cümle bulunuyordu.
“Bize söylenen limana gitmiyoruz. Çünkü o limanda bizi bekleyen şeyin yükümüzle ilgisi yok.”
Ardından gemiyle iletişim kesildi.
12. MASAYI KURAN ADAM
Bakü'de başlayan olayların Karadeniz'e uzanması artık tesadüf gibi görünmüyordu.
Ancak Ankara'daki uzmanlar hâlâ bir şeyi çözememişti.
Bu kadar farklı şirketi birbirine bağlayan kişi kimdi?
Eski yatırımların kayıtları yeniden incelendi.
Bir şirket Azerbaycan'da kurulmuştu.
Diğeri Avrupa'da.
Üçüncüsü Orta Doğu'da.
Dördüncüsü Türkiye'de.
Hepsi farklı kişiler tarafından yönetiliyordu.
Ama bütün şirketlerin kuruluş belgelerinde aynı hukuk bürosunun adı bulunuyordu.
Ve büro, yıllar önce faaliyetini durdurmuştu.
Eski ortaklarından biriyle ilgili kayıtlara ulaşıldığında şaşırtıcı bir ayrıntı görüldü.
Adamın kimliği, Bakü'deki ilk toplantıdan çok önce değiştirilmişti.
Farklı ülkelerde farklı isimlerle bulunmuştu.
Ve hiçbir devletin resmî görevlisi değildi.
Bütün ağ boyunca emir veren bir komutan gibi hareket etmemişti.
Onun işi devletleri yönetmek değildi.
Devletlerin karşı karşıya geldiği dönemlerde hangi ekonomik kararların alınacağını tahmin etmek ve bu kararların etrafında bir çıkar sistemi kurmaktı.
Fakat Ankara'daki son kayıt, bu adamın geçmişinde başka bir bağlantı olduğunu gösterdi.
Yıllar önce İstanbul'da bir toplantıya katılmıştı.
Toplantıdan sonra hazırlanan değerlendirmede tek bir cümle yer alıyordu:
“Bu kişi Türkiye'nin savaşa girip girmeyeceğiyle ilgilenmiyor. Türkiye'nin savaş ihtimali karşısında hangi yolu açık tutacağıyla ilgileniyor.”
O anda bütün tablo değişti.
Çünkü Türkiye'nin coğrafi gücü, yalnızca ordusunun büyüklüğünden kaynaklanmıyordu.
Boğazları.
Limanları.
Demir yolları.
Enerji hatları.
Diplomatik ilişkileri.
Ve kriz anında kullanılabilecek alternatif bağlantıları vardı.
Gizli ağ, yıllardır bu seçeneklerin ne kadar dayanıklı olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Bakü ilk sınamaydı.
Karadeniz ikincisi olacaktı.
Ama Ankara'nın elindeki son bilgi, karşı tarafın hesaba katmadığı yeni bir ihtimali ortaya çıkarıyordu.
Türkiye'nin hangi güzergâhları korumaya çalışacağını araştıran yapı, kendi ekonomik bağlantılarının da aynı güzergâhlara bağımlı olduğunu unutmuştu.
Bir kriz çıktığında Türkiye kadar onların şirketleri de zarar görebilirdi.
Bütün plan, kontrol edilebilir bir korku ortamına dayanıyordu.
Gerçek bir savaş ise kimsenin kontrolünde kalmayabilirdi.
FİNAL — HAKAN FİDAN'IN MASASINDAKİ TEK CÜMLE
Sabaha karşı Ankara'ya son değerlendirme ulaştı.
Karadeniz'deki geminin durumu henüz kesinleşmemişti.
Gizli ağın bütün bağlantıları da ortaya çıkarılamamıştı.
Ama artık ortada güçlü bir değerlendirme vardı.
Birileri, Türkiye ile Azerbaycan arasında yaşanacak diplomatik bir krizin ardından Kafkasya'daki ticaret güzergâhlarını baskı altına almak istemişti.
Bu gerçekleşmeyince Karadeniz'e uzanan ikinci plan devreye sokulmuştu.
Ve bütün bunlar Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalinin giderek daha fazla konuşulduğu bir ortamda yaşanıyordu.
Kurgumuzda Hakan Fidan'ın önündeki son raporda şu değerlendirme bulunuyordu:
“Karşı tarafın gücü krizi başlatmasından gelmiyor. Devletlerin krizi yanlış okuyacağına güvenmesinden geliyor.”
İşte bu yüzden Ankara'nın önündeki mesele yalnızca istihbarat operasyonu değildi.
Devletlerin kendi kararlarını sahte korkulara teslim etmesini engellemekti.
Azerbaycan ile ilişkileri korurken İsrail'e karşı diplomatik tavrını sürdürebilmek...
Karadeniz'de güvenliği değerlendirirken ticaret yollarını açık tutabilmek...
Orta Doğu'daki savaş tehlikesini izlerken Türkiye'nin farklı bölgelerdeki hareket alanını kaybetmemek...
Bütün bunlar aynı stratejik hesabın parçalarıydı.
Fakat dosyanın son sayfası açıldığında yeni bir ayrıntı ortaya çıktı.
İstanbul'daki yatırım fonunun bütün bağlantılarını gösteren şemada henüz araştırılmamış bir şirket bulunuyordu.
Şirketin adı özellikle gizlenmişti.
Yalnızca kuruluş tarihi yazıyordu.
Ve altında kısa bir not vardı:
“KARADENİZ AŞAMASI BAŞARISIZ OLURSA ÜÇÜNCÜ DOSYA AÇILACAK.”
Üçüncü dosyanın başlığında ise tek bir şehir adı bulunuyordu.
ANKARA.
Dosyayı inceleyen görevli, son satırı okuduğunda yerinden kalktı.
Çünkü bu kez hedef olarak bir liman, ticaret yolu veya yabancı başkent gösterilmiyordu.
Bir toplantı tarihi bulunuyordu.
Tarih henüz gelmemişti.
Ama toplantı davetleri çoktan gönderilmişti.
Ve katılımcılar listesinde, gizli yatırım ağının yöneticilerinden biriyle birlikte Türkiye adına hareket ettiğini iddia eden kimliği belirsiz bir kişi bulunuyordu.
BAKÜ'DE DEVLETLERİN ARASINA GİRMEYE ÇALIŞMIŞLARDI.
KARADENİZ'DE TİCARET YOLLARINI HEDEF ALMIŞLARDI.
ŞİMDİ İSE TÜRK DEVLETİNİN İÇİNDEN BİR İMZA ALMAYA HAZIRLANIYORLARDI.
Ve bu defa Ankara'nın önünde yalnızca karşı tarafın hazırladığı bir plan yoktu.
O PLANA TÜRKİYE ADINA KİMİN İMZA ATACAĞI SORUSU VARDI.
BÖLÜM 2 SONU.
(Devam Edecek)
BÖLÜM 3 — ANKARA'DAKİ İMZA: DEVLETİN İÇİNDEN KİM KONUŞUYOR?