Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, Yasak/Türkiye kararında, Türkiye’de özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yürütülen çok sayıda ceza yargılaması bakımından son derece önemli ve yapısal nitelikte tespitlerde bulundu.
Mahkeme, ulusal yargı mercilerinin “örgüt üyeliği” suçundan verdikleri mahkumiyet kararının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 7. maddesinde güvence altına alınan suçta ve cezada kanunilik ilkesinin; ayrıca cezaevindeki tutulma koşulları nedeniyle Sözleşme’nin 3. maddesinde düzenlenen kötü muamele yasağının ihlal edildiğine karar verdi.
AİHM Büyük Dairesi’nin Yasak kararında altını çizdiği temel husus, bir kişinin yalnızca belli çevrelerle irtibatlı olduğu, belli kurumlarda bulunduğu, belli kişilerle temas ettiği ya da geçmişte yasal faaliyetlere katıldığı gerekçesiyle otomatik biçimde ağır ceza sorumluluğu altına sokulamayacağıdır. Ceza sorumluluğu, her birey bakımından somut, hukuka uygun ve şüpheden uzak delillerle ortaya konulmalıdır.
Özellikle örgüt üyeliği gibi ağır yaptırımlar doğuran suçlarda, kişinin örgütün cebir ve şiddete dayalı nihai amacını bildiği, benimsediği ve bu yapıya bilerek ve isteyerek dahil olduğu yargı makamlarınca açıkça gösterilmelidir.
Bir mahkumiyet kararı, yalnızca maddi birtakım temasların veya soyut aidiyet iddialarının sıralanmasıyla kurulamaz. Suçun manevi unsuru, yani kast, her kişi bakımından ayrı ayrı ve olayın kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir. Aksi halde ceza yargılaması, bireysel sorumluluğu araştıran bir adalet mekanizması olmaktan çıkar; kimlik, ilişki, çevre veya varsayıma dayalı bir cezalandırma aracına dönüşür.
Yasak/Türkiye kararı, TCK’nın 314. maddesinin belirsiz, geniş ve öngörülemez biçimde uygulanmasının yarattığı ağır insan hakları sorunlarını da yeniden gündeme getirmiştir. “Örgüt üyeliği” suçunun kapsamının yargı pratiğinde son derece geniş yorumlanması; yasal faaliyetlerin, sosyal ilişkilerin, mesleki geçmişin, sendika, dernek, okul, banka veya iletişim kayıtları gibi unsurların çoğu zaman bağlamından koparılarak cezalandırma gerekçesine dönüştürülmesi, kanunilik ve öngörülebilirlik ilkelerini zedelemektedir. TCK 314’te “silahlı örgüt” veya “silahlı grup” kavramlarının açık bir kanuni tanımının bulunmaması, uygulamada keyfi ve genişletici yorumlara elverişli bir alan yaratmaktadır. Bu nedenle, TCK 314’ün hem lafzı hem de uygulaması, AİHS standartlarına uygun biçimde yeniden ele alınmalı; suçun unsurları açık, dar, öngörülebilir ve temel hakları koruyacak şekilde düzenlenmelidir.
AİHM Yasak kararında, aynı zamanda Türkiye’de cezaevlerinde uzun süredir devam eden aşırı kalabalık, kötü fiziki koşullar, yetersiz hijyen, mahpusların yatak ve yaşam alanına erişim sorunları gibi yapısal sorunlar hakkında da değerlendirme yapmıştır. AİHM, başvurucunun tutulma koşullarının insan onuruyla bağdaşmadığını ve kötü muamele yasağı kapsamında ihlal oluşturduğunu tespit etmiştir. Bu tespit, yalnızca bir başvurucunun kişisel durumuna ilişkin değildir; Türkiye’de mahpus hakları alanında yıllardır dile getirilen yapısal sorunların uluslararası yargı düzeyinde bir kez daha teyididir.
Açıklamanın tamamı: https://t.co/IK1kgMxnsr