Fatih Altaylı artık özgür olduğuna göre yazabilirim. Bu cezaevi mektuplarını yazarken cezaevi ortamını magazinleştirme meselesine dair sözüm var.
“Cezaevinde kahvaltı için avokado istedim, o da geldi” türü cümleler ve bir çok benzer cümlesi; niyet bu olmasa bile, cezaevini bir “anlatı malzemesine”, bir “gündelik hayat detayı”na çeviriyor. Mesele avokado değil.
Mesele, cezaevinin bir hak ihlalleri alanı olmaktan çıkarılıp, bir tür “ilginç deneyim”e indirgenmesi. Bu, tam da iktidarın sevdiği şey: Kurumu tartışmaktan çok anekdotları konuşalım. Rejimi değil, kahvaltıyı konuşalım.
Cezaevi “isteyince geliyor” hikâyeleriyle ölçülmez. Cezaevi dediğin yer, mahpusun en temel haklarının bile çoğu zaman keyfîliğe terk edildiği yerdir.
Bugün Türkiye’de cezaevi konuşulacaksa; tecrit konuşulur, hücre konuşulur, kuyu tipi koşullar konuşulur. Hasta mahpusların tedaviye erişimi konuşulur. Avukata ve aileye erişim konuşulur. Görüş kısıtlamaları, mektup/kitap engelleri, disiplin cezaları, ring eziyeti, çıplak arama iddiaları konuşulur.
Bir kurumun “insani” olup olmadığı, bir kişinin talebinin karşılanmasıyla değil; herkes için, her gün, hakların güvence altında olup olmamasıyla ölçülür.
Evladını kaybetmiş nice anne baba, anne babasını kaybetmiş nice çocuk varken çocuk yapmazsanız aile olamazsınız demek!
Ayrıca sana ne! Sen kimsin ya! Haddini bilsene. Milletin yatak odasından elinizi çekin artık!
“Eğer çocuğunuz yoksa aile olamıyorsunuz” demiş birisi 🥸
Beyefendi aile tek tip değildir. Hayatlar çeşitlidir. Kararlar saygıyı hak eder. Bu cümleyle, çocuk sahibi olmayan çiftleri aklınca yok sayıyor. Her daim öteki üreten bir zihniyet.
Kimi isteyerek, kimi sağlık nedenleriyle çocuk sahibi olamayan onca insanın hayatını yok sayıyor. Sen kimsin diye sorarlar mı? Soruyoruz ve hatırlatıyoruz; aile, yalnızca kan bağından ibaret değildir.
Aile, birlikte kurulan bir hayat, emekle örülen bir bağdır.
Birbirine destek olan iki insan da ailedir. Evlat edinmiş bireyler de, yalnız ebeveynler de, gönüllü çocuksuz çiftler de birer ailedir.
Devletin sesiyle edilen bu sözler yalnızca bilimsellikten uzak değil, aynı zamanda yaralayıcı, dışlayıcı, damgalayıcı.
Yaşam tercihlerine, toplumsal çeşitliliğe saygısızlık.
Bu tür açıklamalar, ayrımcılık ve toplumsal baskıya düğün bayram ettirir. Beraber halaya durursunuz...
Sevdiklerini kaybeden insanların acılarını ve öfkelerini ifade etme şekillerine karşılık ahlak dersi vermeyin.
Hiç bir din, dua, kitap, makam, mevki o acının isyanının karşısında kutsal değildir.
İnsanların acıları ile inançlarını karşı karşıya getirmeyin!
Susmayı öğrenin.
5 maddede: Hukukumuzda “kadının beyanı esastır” şeklinde bir ilke var mı?
1- Esas olan "kadının beyanı esastır” değil; adli yargı açısından “mağdurun beyanı”nın belirli kriterler doğrultusunda hükme esas alınabilecek delil mahiyetinde olmasıdır.
2- Bu kriterler; beyanın istikrarlı olması, çelişki ihtiva etmemesi ve de mağdurun sanıkla geçmişten gelen bir husumetinin olmamasıdır.
3- Mağdurun cinsiyetinin de önemi yoktur. Erkek bir mağdurun beyanı da bu kriterler doğrultusunda hükme esas alınabilecektir.
4- Bu konudaki karışıklığın temelinde İstanbul Sözleşmesi değil bizzat Yargıtay’ın geliştirdiği "hiçbir kadının durup dururken iffetini tartışmaya açmayacağına" ilişkin ilkesi vardır. Ancak konunun iffet temelinde tartışılmasını doğru bulmuyoruz.
5- Yine bu konudaki karışıklığın temellerinden biri de 6284 sayılı kanundaki tedbirler için aranmayan ispat şartıdır. Ancak bu, suç yargılamasını kesinlikle bağlamamaktadır.
Özetle hukukumuzda, kadının beyanının doğrudan sanık aleyhine mahkumiyet sonucu doğurucu nitelikte bir gücü bulunmamaktadır. Nitekim, Yargıtay da çeşitli kararlarında sadece beyana göre verilen kararları bozma yoluna girmiştir.
Aksi kabulde, kadınların veyahut mağdurların beyanları neticesinde Türkiye’de kimsenin üzerlerine atılı suçlamalardan beraat alamayacağı sonucuna ulaşılacaktır ki bunun da hukuki olmadığı tartışmasızdır.
Üzgünüm!
Mesaimi ailem için maddi imkanlar kazanmak üzere kullanmaya mecburum ve 3 aydır süregelen sessizliğimin sebebi bu.
Eylül ayı itibari kendime tanımladığım gönüllü ilave vatandaşlık hizmeti sürem doldu.
Çok istememe rağmen hayat mücadelesi hepimiz için gerçekleştirmek istediğim projelere daha fazla zaman ve kaynak ayırmama izin vermiyor!
Eğitim hayatım dahil olmak üzere beni finanse eden tek kaynak kendi emeğim olduğundan, ulusum için yapmam gerekenlere zaman ayıramıyorum benimle aynı kaderi paylaşan bir çok beyaz yakalı arkadaşım gibi.
Oysa ki hepimizin faydasına yapılması gereken öyle önemli işler var ki!
Kendimi suçlu hissediyorum.
Halkım için çalışırsam aileme, ailem için çalışırsam halkıma ihanet ediyormuş gibi hissediyorum. Çünkü ikisine birden yetemiyorum. Hayat şartları ikisine birden emek vermeme izin vermiyor.
Depremde İstanbul'da 200.000 binanın çok ağır, ağır ve orta seviyede hasar görmesi bekleniyor.
Bu 2 milyon kişinin ağır yaralanması veya hayatını kaybetmesi anlamına geliyor.
2 milyon kişinin başına gelenler tüm ülkenin canını yakacak. 85 milyon vatandaşımız ve belki tüm dünyaya uzanan akrabalarımız büyük bir travma geçirecek.
Ayrıca ilk andaki maddi yükü en az 200 Milyar dolar olacak bir yıkım bizi bekliyor.
Hayatın duracağı ve devam eden süreçte 2 milyon canın yanacağı, trilyonlarca dolar maddi zararın oluşacağı bir süreçten bahsediyoruz.
Bu sürece gerçekçi bir şekilde yaklaşan ve çözüme hizmet eden çok fazla kurum veya yetkili yok.
Ülkem ve halkım acılarla dolu tarihine 6 Şubat 2023'de bir yenisini daha ekledi. Şimdi daha büyük acılar için gün sayıyoruz.
Tarihte, Marmara bölgesinde aşağıdaki listelenen depremlerin olduğu biliniyor.
🔴447 Konstantinopolis depremi - 6.4 ?
🔴557 Konstantinopolis depremi-6.4 ?
🔴1509 Konstantinopolis depremi.-7.2 ?
🔴1556 Marmara Denizi depremi. 7.4?
🔴1766 İstanbul depremi. -7.1 ?
🔴1953 Yenice-Gönen depremi.-7.2?
🔴1964 Manyas depremi.- 7.0
🔴1999 Gölcük depremi. -7.4
Bunca aklı başında, ülkesi için emek vermek isteyen, nitelikli mimar, mühendis ve her alandan yönetici bir avuç arsız siyasetçinin yalan, iftira ve devlet aygıtını kullanarak yaptığı baskılara boyun eğdik.
Ne organize olup bu konuda devletin politikalarına yön verebiliyoruz, ne de halkımıza sesimizi duyurabiliyoruz.
Göz göre göre rant için halkın beton mezarlara sokulmasına şahit olduk, oluyoruz.
Tüm dünya %55 ile %85 arasında bir oranla müstakil binalarda yaşıyor.
Depremi yaşayan şehirlerimizde binlerce can kaybından sonra 3-4 katın üzerinde yapılaşma izni verilmiyor. Ancak ne akla hizmet bilinmez deprem beklemesine rağmen birçok şehirde onlarca katlık beton mezarlar siyaseti finanse etmek için yapılmaya devam ediliyor.
Bekli de Anadolu'da büyük depremler ile yıkılan birçok medeniyet gibi biz de savunmasız kalıp 100 yıllık devletimizi ayakta tutamaz hale geleceğiz.
Anadolu’da M.Ö.2000’li yıllardan itibaren depremlerin olduğu Hitit tabletlerinde ve yazıtlarda geçiyor.
Tarihi kayıtlara göre Anadolu topraklarındaki fay hatlarında oluşan depremler ve deprem sonrasında gelişen yangın, tsunami gibi afetlerde binlerce insan vefat etmiş.
M.Ö13. Yüzyılda Anadolu’da yaşanan büyük deprem Hititlerin başkenti Hattuşa’yı ciddi şekilde tahrip etmiş, imparatorluğun zayıflamasına ve daha sonra çöküşüne neden olmuş.
Milet, Efes, Priene gibi önemli şehirler, depremler nedeniyle hasar görmüş ve bazı bölgeleri kullanılamaz hale gelmiştir.
Milattan sonra 17 yılında Ege’de, “Lidya Depremi” olarak anılan büyük bir deprem gerçekleşmiştir. Manisa’nın Yunusemre ilçesindeki Aigai Antik Kenti’nde 2004 yılından bu yana devam eden kazılarda bulunan yazıtta, bu depreminin 12 antik kentin yıkımına neden olduğu kayıtlara geçmiştir.
Batı Anadolu fay hattının hareketlenmesiyle 141 yılında Marmaris’te ve 262 de Ege denizi açıklarında depremler ve neticesinde tsunamiler gerçekleşmiş. Romalı tarihçilerden bu depremlerde birçok şehrin deniz tarafından yutulduğunu öğreniyoruz.
Anadolu’da yaşanan tarihi depremler arasında, can kaybı sayısı ve yıkım büyüklüğü açısından en sarsıcı olanları M.S. 115 ve M.S. 526 depremleridir. M.S. 115’de gerçekleşen ve tahmini 7.5 büyüklüğünde olduğu belirlenen deprem hakkında resmi yazılı kaynaklar bulunmuştur.
115 yılında Antakya da oluşan tahmini 7.5 şiddetindeki depremde kaynaklara göre deprem ve sonrasında oluşan yangın, tsunami, kıtlık vs nedenlerden dolayı 260 bin can kaybı gerçekleşmiş.
Yine Antakya’da MS. 526 yılında 7.0 şiddetinde olduğu tahmin edilen depremde yaklaşık 250 bin kişi ölmüş.
Miladi 499 yılında Gaziantep’te görülen depremde Dülük antik kenti tahrip olmuş ve şimdiki kale çevresinde yeni bir kent kurulmuş.
1114 yılında Maraş merkezli gerçekleşen deprem Antep’i de etkilemiş, günümüzde Araban adını alan tarihi Raban kenti yerle bir olmuştur.
Yine 1513’te Maraş’ta meydana gelen büyük bir depremde Dulkadiroğlu Beyliği yıkılmıştır. Bunun üzerine Dulkadir Beyi Alaüddevle Maraş’ı kentin kuzeyinde bulunan Ahırdağı’nın güney yamaçlarında yeniden kurmuş.
Bizans İmparatorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti de Anadolu’da sık sık depremler yaşanmış.
İstanbul, tarih boyunca birçok büyük depremle sarsılmıştır.
Özellikle 1509 İstanbul depremi, binlerce kişinin ölümüne neden olmuş, şehirde büyük tahribatlara yol açmış ve birçok yapıyı yıkmış.
Depremin büyüklüğü ve yarattığı ağır hasar sebebiyle halk arasında Küçük Kıyamet olarak adlandırılmış.
Benzer şekilde, Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti Konya ve diğer önemli şehirler de depremlerin etkisi altında kalmış ve hasar görmüştür. Bu dönemdeki depremler, medeniyetlerin güç kaybetmesine ve gerilemesine neden olmuştur.
Bunca tarihi ve bilimsel veriye rağmen İstanbul'da 2000 sonrası gelişen semtlerden birinden size bir fotoğraf paylaşarak bu acı mesajımı bitirmek istiyorum.
İmkanım olsaydı eğer Ulusal Konut Projesi, 20 Yeni Cumhuriyet Şehri ve Tekno Demokrasi Projesini hayata geçirdim.
Şimdiden çok üzgünüm.
Bitmeyen yanlış tercihlerimiz, kötü niyetli, aptal ve cahil siyasetçilerimiz, ve sonuç olarak ödeyeceğimiz ağır bedel için!
20.11.2023
Unutulmaz Genel Başkanımız Prof. Dr. Türkan Saylan’ın fikirlerini, aramızdan ayrılışının 14. yıl dönümünde yaşatmaya devam ediyoruz.
Geleceğe umut yetiştirmek, Türkiye’yi laik ve aydınlık günlere ulaştırmak için mücadelemizi sürdürüyoruz.
Sevgi, saygı, minnet ve özlemle...
Türk Medeni Kanunu’na göre evlat edinen ve evlat edinilenin ve hatta alt soyunun, eşinin dahi evlenmesi yasaktır arkadaşlar. Öyle her duyduğunuza inanmayın. En kibar bu kadar söyleyebiliyorum, çünkü biliyorsunuz bu ülkede ayrıca bir de Türk Ceza Kanunu var.
Avukatlar davanın sonucunu değil sadece sizin için ellerinden gelen mesleki çabayı göstermeyi taahhüt edebilirler. Kararı verecek olan mahkemedir. İş almak için davanın sonucuna yönelik taahhütte bulunmak; mesleki yetersizliğini umut tacirliği ile kapatmaya çalışmaktır. Kanmayın+