Açık açık "Müslümanlardan nefret ediyoruz." diyemedikleri için "İslamcılar" ve "dinciler" ifadelerini kullanıyorlar.
Alenen "Kur'an-ı Kerim'e karşıyız." diyemedikleri için "Arap adetlerini kabul etmeyeceğiz." diye söyleniyorlar.
Meydana çıkıp "Biz İslam dinine savaş açtık." diye haykıramadıkları için "Araplaşmayacağız." söyleminin arkasına saklanıyorlar.
İslam dininin sancaktarı olan Devlet-i Aliyye'yi 150 yıl süren bir saldırıdan sonra yıkmayı başaran ve Müslümanlar savaşırken onların arkada bıraktığı tüm varlıklarını yağmalayıp, gasp edip zenginliklerine zenginlik katan, en az %25'lik nüfusa sahip olan İslam ve Müslüman düşmanı azgın, arsız, ahlaksız, hırsız ve luti topluluk bugün hâlâ aramızda ve bizimle aynı soyisimlerini taşıyarak yaşıyor.
150 yıl önceki kinlerini, nefretlerini, düşmanlıklarını ve saldırganlıklarını muhafaza ederek...
Türkiye'de "İslam" düşmanı ne kadar soysuz varsa, istisnasız tamamının CHP'li ve "Kemalist" olması tesadüf olabilir mi?
Asla!
Tesadüf değil..!
CHP;
Türk milletini İslam'dan koparıp, tarihi misyonumuzu ve kültürel değerlerimizi yok edip, yerine kılık kıyafet başta olmak üzere Haçlıların yaşam tarzını, dünya görüşünü ve hayat felsefesini sinsice kabul ettirmekle vazifeli bir misyonerlik örgütü gibidir...
Siz, onların Müslümanlardan oy almak için takiyye yaptığına bakmayın.
Bunlar, M. Kemal'e en ufak bir eleştiriye tahammül göstermezler.
Fakat İslam'a ve Müslümanlara küfür ve hakaretler yapılınca koro hâlinde "Fikir özgürlüğü ve demokrasi." edebiyatı yaparlar.
Sözün özü...
CHP ve Kemalizm, bu coğrafyanın ürünü değil; Hristiyan Batı'nın ideolojisini benimsemiş, Haçlıların içimizdeki gönüllü militanlarıdır.
Ahmet Anapalı kardeşimin anlattıklarını iyi dinleyin Müslüman kardeşlerim..
Cümleten hayırlı geceler diliyorum.
Osmanlı
Tarihini çok araştırdım
Ama şu 6.5 dakikanın
verdiği hazzı hiç birinde bulamadım
Elin yabancısı
Osmanlıyı öyle bir anlatmış ki
İzledikten sonra
"Zulüm 1453'te başladı" diyenleri
Silkeleyesi geliyor insanın
Mutlaka izleyin..
Tam arşivlik..👇
Nakşiliğin İlk Dersi Medresede Değil, Suda Verildi.
Nakşibendi yolunun temeli olan "Hafi Zikir" (Gizli Zikir), kuru bir seccadede değil ciğerlerin zorlandığı bir suyun altında doğmuştu...
Genç Abdulhalik (Gucdüvanî), Buhara'da ilim meclisinde hocası İmam Sadreddin’in dizinin dibindedir.
Konu Araf Suresi 55. ayettir: "Rabbinize yalvara yakara ve GİZLİCE dua edin."
Abdulhalik (Gucdüvanî), o meşhur sorusunu sorar:
"Hocam! Ayet 'Rabbinizi içinizden, gizlice zikredin' diyor.
Ama sesli yapsam insanlar, içimden geçirsem melekler (Kiramen Katibin) duyuyor.
Ne insanın ne de meleklerin duymadığı, SADECE Allah ile benim aramda kalan o zikir nasıl yapılır?"
İmam Sadreddin;
"Evladım" der, "Bu sorduğun kitap ilmi değil, Ledün ilmidir. Nasibinde varsa, Allah sana bunu öğretecek birini gönderir."
Ve o gün gelir... Hızır (a.s.) belirir ve Abdulhalik'i alır.
Hızır (a.s.), bu "sırrı" anlatarak değil, yaşatarak öğretecektir.
Onu bir havuzun kenarına getirir.
Dışarısı gürültülüdür; kuş sesleri, rüzgar, insan konuşmaları...
Hızır (a.s.) tek bir emir verir:
"Suya dal!"
Abdulhalik suya girdiği an, dünya bıçak gibi kesilir.
“Hışırt!” sesi yerini anında boğuk, ağır ve tekinsiz bir sessizliğe bırakır. Güneş ışığı artık sadece yüzeyde dans eden bulanık, ulaşılmaz parıltılardan ibarettir. Su soğuktur, vücudunu sıkı bir elbise gibi sarar.
Abdulhalik suya girdiği an, ilk ders başladı: MASİVA'DAN KOPUŞ.
Masiva nedir? Allah'tan gayrı her şeydir. Kuş sesi, rüzgar, insan gürültüsü, dedikodu...
Su, muazzam bir yalıtkan olarak dünyayı kapattı. Dışarıdaki hayatın frekansı kesildi.
Su, dünya ile arasına çekilen kalın bir perde, geçici bir kabir oldu.
Artık sadece o ve Yaradan vardı.
Suyun dibinde Hızır (a.s.) omuzlarından bastırdı: "Nefesini Tut!"
Buna tasavvufta HABS-İ NEFES denir. Neden?
Çünkü insan nefes alırken rahatlar, zihni dağılır. Ama nefes tutulunca "Can" tehlikeye girer.
Nefis; makamı, parayı, şöhreti unutur. Tek derdi "bir yudum hava" olur.
Hızır (a.s.), Abdulhalik'in nefsini köşeye sıkıştırdı. Zihni bin parçaya bölünmüş o genci, "ölüm korkusuyla" tek bir noktaya odakladı.
Ciğerler yanmaya başlarken üçüncü ders geldi: "Dilini damağına yapıştır!"
Suyun altında ağzını açarsan boğulursun. Bu fiziksel bir kuraldır.
Ama manevi hikmeti şudur: Dil susmadan kalp konuşmaz.
Hızır (a.s.), o et parçasını (Lisan-ı Lahm) suyla mühürledi.
Dil kilitlenince, içerdeki basınç bir çıkış yolu aradı ve mecburen aşağıya, KALBE indi.
Ve mucize o an gerçekleşti.
Ağız kapalı, nefes yok, dünya yok...
O muazzam sıkışmışlığın içinde, kelimeler boğazdan değil, doğrudan Gönül Evinden (Lisan-ı Kalb) patladı:
(La ilahe illallah...)
Bu, dudakların kıpırdadığı bir zikir değildi; bu, boğulmak üzere olan bir ruhun Rabbine "İmdat!" çığlığıydı.
Kalp, ilk defa dilin gölgesinden kurtulup kendi sesiyle haykırdı.
Abdulhalik o an bir GAVVAS (Dalgıç) olmuştu.
Neden?
Çünkü denizlerin üstü çer çöp (dünya hevesleri) ile doludur.
Ama İNCİ (Hakikat/Tevhid Sırrı) daima dipte, o korkunç basıncın altındadır.
Hızır (a.s.) ona şunu öğretiyordu:
"Hazine istiyorsan yüzeyde (görünürde/gösterişte) yüzme! Derine dal, nefesini tut, basınca dayan ve o inciyi kalbinin dibinden çıkar!"
Sudan çıktığında Abdulhalik Gucdüvanî sırılsıklam ve nefes nefeseydi.
“Haaah!” diye ciğerlerine havayı çekti.
Ama o artık eski Abdulhalik değildi.
O suyun altında;
Dünyayı (Masiva) dışarıda bırakmayı,
Dili susturup Kalbi konuşturmayı,
Ve bir dalgıç (Gavvas) gibi nefsi boğup Ruhun incisini çıkarmayı öğrenmişti.
Hacegan yolunun o meşhur "Sessiz Zikri"; işte o suyun basıncı altında, "Can havliyle" Allah'a tutunarak doğdu.
O gün bugündür Nakşibendiler; aldıkları her nefesi, sanki o suyun altındaki 'son nefesmiş' gibi kıymetli, o anki kadar uyanık verirler.
Zahirde halk ile, batında o suyun sırrı ile yaşayanlara...
Aşırı dağınıklığın ve “beyin çürümesinin” en büyük problemi şu ki, ilk zarar gören şey namaz oluyor…
Namazdan sonra fark ediyorsun: Fâtiha’dan sonra ne okuduğunu bilmiyorsun.
Secdeden kalkınca “Subhâne rabbiye’l-a‘lâ” dedin mi, demedin mi emin değilsin.
Bir bakmışsın, teşehhüdü daha başta okuyorsun, istiftah duasını namazın sonunda…
Ve bu bir defalık değil; hemen her namazda tekrar eden bir hâl.
Namaza girer girmez zihnin kontrolsüz bir düşünce seline kapılıyor.
Namaz, ne söylediğini bilmediğin bir dizi harekete dönüşüyor.
Sorun şu ki: Zihin tamamen yok.
Odak yok.
Bu, “huşûm yok” meselesi bile değil.
Çünkü huşû başka bir mertebe.
Şu an bizim ihtiyacımız olan şey çok daha temel:
Sadece odaklanabilmek.
Ama zihni dağılmış biri odaklanamaz.
Ve bu dağınıklık kendiliğinden gelmedi;
Hayatımıza doldurduğumuz uygulamalar, kısa videolar, sürekli uyarılar beyinlerimizi yaktı.
Bu zihinsel çürümenin bedelini her şeyde ödüyoruz ama en ağır bedeli namazda.
Artık buna izin vermemeliyiz.
Gerçekten tedavi olmamız gerekiyor.
Beynimizin sağlığını geri kazanmamız şart.
Hiç değilse…
Namazda ne söylediğimizi bilecek kadar.
Elon Musk’un Twitter’a getirdiği bu ‘Kimsin lan sen?’ butonu, bütün maskeleri ters düz etti. ‘Ben vatanseverim, milliyetçiyim, dindarım, Atatürkçü’yüm!’ diye efelenen trollerin alayı, İsrail, Almanya ve Amerika’dan provokasyon saçıyormuş. Millete buradan sallayıp faturayı başka yerden kesiyorlar. Kemalist değil; Mossad işi proxy köpeklik...
Bu hesapların alayı bir an evvel Türkiye'de erişeme engellenmelidir..
Cüneyt Özdemir'in söyledikleri çok önemli.
Seri Devam...
BÖLÜM 2…
Zaman döndü, çağlar aktı.
Gökyüzü nice güneş doğurdu, nice ay batırdı.
Ama kaderin defterindeki o satır silinmedi.
Türk, otağından çıktığında yalnızca atının terkisinde bir kılıç yoktu; töresinin özü, adaletin tohumu da vardı.
İslam, Medine’den yürüdüğünde yalnızca hurma dalları sallanmıyordu; rahmetin nefesi, ümmetin birliği de taşınıyordu.
Ve nihayet yollar kesişti.
Semerkand’ın ufkunda ezanla birlikte at nalları çınladı.
Horasan’ın rüzgârında töre ile Kur’an yan yana yürüdü.
Türk’ün bozkırda öğrendiği disiplin, İslam’ın kalbinde kardeşlik buldu.
Artık Türk, yalnızca “il tutan” değildi.
Artık Türk, “ümmeti sırtlayan”dı.
Türk atlıları, Horasan’ın serin sabahında ilerliyordu. Çadırlarının önünde yükselen duman, bozkırdan taşıdıkları törenin işaretiydi. Her yiğit, sabah güneşiyle birlikte atına binmiş, kılıcını beline takmıştı. Onlar için bu, yalnızca bir savaş hazırlığı değil; töreye sadakatin bir nişanesiydi.
O sırada, uzak köylerde ezan sesi göğe yükseldi. Bozkırın yankısını aşan bu ses, Türk atlılarının kulaklarına değdiğinde içlerinde garip bir titreme oldu. Daha önce nice ses duymuşlardı: savaş naraları, davullar, borular… Ama bu ses başka idi. Bir emir değil, bir çağrıydı; kalbe işleyen, huzura davet eden.
O gün otağın ortasında bir sahne yaşandı:
Yağız atına binmiş bir Türk yiğidi, çadırdan çıkan bir Müslüman âlimle göz göze geldi. Biri göğsünde töreyi taşır, diğeri elinde Kur’an’ı.
Türk yiğidi, kılıcının kabzasına dokundu:
— “Sen kimsin, hangi il için yürürsün?”
Âlim tebessüm etti, mushafı gösterdi:
— “Ben, il değil; ümmet için yürürüm. Çünkü bizim ilimiz, Allah’ın hükmüdür.”
Bu söz otağın ortasında yankılandı. Türk yiğidi düşündü; “il” demek onun için adalet ve düzen idi. Ama bu adamın dediği “ümmet” de aynı kapıya çıkıyordu. Farklı diller, farklı sancaklar… ama aynı öz: nizam.
Günler geçti. Türk beyleri ile Müslüman seyyahlar aynı sofrada oturmaya başladı. Çorba kaynarken diller karıştı, eller ekmek uzattı. Önce şüpheyle bakılan Kur’an ayetleri, zamanla töre sözleriyle yan yana geldi.
Türk beyi, otağın ortasında söyledi:
— “Bizde töre vardır. Adalet bozulursa il de bozulur.”
Müslüman âlim cevap verdi:
— “Bizde şeriat vardır. Adalet bozulursa ümmet de bozulur.”
İşte o anda otağın içinde bir sessizlik oldu. Çünkü her iki taraf anladı: aynı söz, farklı dillerde söyleniyordu.
Bir başka gün, savaş meydanında karşılaştılar. Türk’ün ordusu doğudan yürürken, Müslüman askerler batıdan geldi. İki sancak birbirine yaklaştı. İlk hamle bekleniyordu. Ama beklenmedik bir şey oldu: Türk atlısı, yere kılıcını sapladı. Bu, “ben savaş istemem” işaretiydi.
Müslüman komutan da kalkanını yere bıraktı.
Sonra ikisi ortada buluştu. Gökyüzünde kartallar dönerken, bozkırın diliyle ümmetin dili birleşti:
— “Gel, senin ilini benim ümmetimle birleştirelim.”
O günden sonra çadırda Kur’an tilavet edildi, mescitte Türkçe sözler söylendi. Atların nal sesi ile ezanın daveti aynı ufukta buluştu.
Ve kaderin defterine yeni bir satır yazıldı:
Türk, artık yalnızca bozkırın değil; ümmetin de yiğidi oldu.
Geceler uzadıkça ateşin etrafında sohbetler çoğaldı. Türk yiğitleri, gökyüzüne bakıp eski destanlarını anlattı: Ergenekon’dan çıkışı, demirin ateşte eritilişini, Gök Tanrı’nın gökten indirdiği kutu.
Müslüman seyyahlar ise Hz. İbrahim’den, Musa’dan, İsa’dan ve nihayet Rasûlullah’tan (sav) bahsetti.
Türk beylerinden biri, sakalını sıvazlayarak sordu:
— “Bizde gök Tanrı deriz. O, gökte tek olandır. Siz de göktekine mi inanırsınız?”
Müslüman âlim, elini göğe kaldırdı:
— “Evet, biz de gökte ve yerde tek olan Allah’a inanırız.
Ama O’nun bize indirdiği kitapla yürürüz.”
Otağın içi bir an sessizliğe büründü. Çünkü ilk kez, sözler birbirine bu kadar yakın düşmüştü.
Bir başka gün, Türk obasına bir ULAK geldi. Uzak bir köyde Müslüman tüccarların kervanı saldırıya uğramıştı. Türk beyleri, töre gereği misafire el kaldıranın cezalandırılması gerektiğini söyledi.
Birlikte atlandılar, birlikte yola düştüler.
Türk’ün atlısı ve Müslüman’ın yiğidi aynı safta yürüdü. Kervanı soyan eşkıyalar yakalandığında, Türk beylerinden biri kükredi:
— “Bizim töremiz misafire el kaldırana merhamet etmez!”
Müslüman komutan ekledi:
— “Bizim şeriatımız da mazluma zulmedene affetmez!”
Ve böylece ilk kez, adalet için kılıçlarını aynı yöne salladılar.
Sonra bir düğün oldu. Otağın ortasında davullar çalındı, kımız kadehleri dolaştı. Müslüman seyyah, içkiyi reddetti. Türk beyleri şaşırdı:
— “Sen yiğit değil misin, neden kadehi tutmazsın?”
Âlim gülümsedi:
— “Yiğitlik, kadeh kaldırmakla değil, nefsine hükmetmekle olur.”
Türk yiğitleri birbirine baktı. Kadehler yere konuldu.
O gece ilk kez, toyda Kur’an tilaveti de duyuldu.
Bir sabah Türk obasında garip bir sahne yaşandı. Bir yiğit, rüyasını anlattı:
— “Gece gökte bir hilal gördüm. Hilalin yanında kurt başı duruyordu. İkisi aynı sancakta birleşmişti.”
Müslümanlar bu rüyayı işitince heyecanlandı. Çünkü onların sancakları hilaldi, Türk’ün ise kurttu.
Âlim dedi ki:
— “Belki de bu, Allah’ın bize gösterdiği işarettir.”
O günden sonra hilal ile kurt yan yana çizilmeye başlandı; taşlara, kumaşlara, otağın kapılarına.
Ve gün geldi, iki taraf yan yana saf tuttu. Bu kez bir düğün ya da eşkıya meselesi değil, gerçek bir harp ufukta belirdi. Uzak diyardan gelen düşman ordusu, hem Türk obalarına hem de Müslüman köylere saldırıyordu.
Türk beyi atının üzerine çıktı, kılıcını havaya kaldırdı:
— “Bizim için bu toprak il’dir. İl için dövüşeceğiz!”
Müslüman komutan kalkanını göğe kaldırdı:
— “Bizim için bu toprak ümmettir. Ümmet için dövüşeceğiz!”
Ve işte o an, iki sancak yan yana dalgalandı. Kartallar göğü arşınlarken, Türk atlısı ile Müslüman yiğidi ilk kez aynı safta, aynı düşmana karşı savaşa atıldı.
Bozkırın rüzgârı Talas Ovası’nda sert esiyordu.
Gökyüzünde iki sancak yükselmişti:
Doğuda Çin’in ejderli bayrağı, batıda Abbâsîlerin siyah sancağı.
Karluk Türkleri Çin saflarında dizilmişti. Atlarının nalları toprağı dövüyor, gözleri ufukta yanıyordu. Ama içlerinde bir huzursuzluk vardı. Çünkü karşılarında duran Müslüman askerlerin tekbir sesleri, bozkırda ezan gibi yankılanıyordu.
Karluk beyi gece çadırına çekildi. O gece rüyasında gökte bir hilal gördü. Hilalin yanında kurt başı vardı. Hilal kurtla birleştiğinde gökten bir ses işitildi:
— “Senin tören, ümmetle bir olacak.”
Sabah olduğunda Karluk beyleri bir araya geldi. En yaşlısı dedi ki:
— “Çin bize asla kardeş olmadı. Onlar bizi zincirlemek istedi. Ama bu Müslümanlar, bizi yanlarına kardeş diye çağırıyor.”
Genç bey kükredi:
— “O hâlde kaderin defteri bugün yazılacak. Safımızı değiştirelim!”
Ve işte o an, tarih durdu. Savaşın tam ortasında, Karluk süvarileri birden yön değiştirdi. Ejder sancaklarını terk edip hilalin yanına koştular. Çin ordusu şaşkına döndü. Bozkırın atlıları şimdi tekbirlerle hücuma kalkmıştı.
Gökyüzünde kartallar çığlık attı.
Yer sarsıldı, kılıçlar çarpıştı.
Abbâsî ordusu, Karlukların desteğiyle Çin ordusunu dağıttı. Talas Ovası Müslümanların zaferine şahit oldu.
Savaş bittiğinde Abbâsî komutanı Ziyad bin Salih, Karluk beylerinin ellerini sıktı:
— “Bugün hilal ile kurt aynı sancakta dalgalandı. Bu dostluk kıyamete kadar sürecektir.”
Karluk beyleri de cevap verdi:
— “Biz artık yalnızca il tutan değiliz; ümmeti de sırtlayan olacağız.”
Ve işte o gün, Türk’ün İslam’a yönelişinin kapısı açıldı. Talas, yalnızca bir savaş değil; iki medeniyetin birleşme günü oldu.
Talas Ovası’nda savaş bitmişti.
Kılıç sesleri susmuş, rüzgâr yalnızca sancakları dalgalandırıyordu.
Ama o gece, tarih sayfalarına yazılmayan bir buluşma vardı.
Gözlerden uzak, kimsenin bilmediği bir vadide gizli bir otağ kuruldu.
Otağın içinde ne sıradan asker vardı, ne de sıradan bey…
Türk’ün “Sirayet Ehli” ile İslam’ın “Derûnîler” i o gece buluştular.
Çadırın ortasında bir ateş yanıyordu.
Alevlerin üzerine gökten yıldız ışığı düşüyordu.
Türk bilgesi elinde kopuzuyla oturdu, kopuzun tellerinden çıkan ses rüzgârla birleşti.
İslam’ın kutbu, elinde Mushaf’ı açtı, Fatiha’yı okudu.
Birbirlerine bakıp aynı anda konuştular:
— “Biz ayrı değiliz. Biz, aynı hakikatin farklı adıyız.”
Sirayet Ehli Türk bilgesi diz çöktü:
— “Bizim ilimiz töreyle ayakta durur. Ama töre yetmez, ona ilahi nefes gerek.”
İslam ereni Mushaf’ı kalbine bastı:
— “Bizim ümmetimiz vahiy ile ayakta durur. Ama vahiy yetmez, ona cesur eller gerek.”
İşte o an, aradaki perde kalktı.
Bozkırın bilgesi ile Medine’nin velisi aynı yere secdeye kapandı.
Sonra ayağa kalktılar.
Ateşin etrafında bir halka oldular.
Kopuzun sesinden sonra Kur’an’ın tilaveti bitmişti, gökyüzünde bir sır açıldı.
Yıldızlar birbirine yaklaşmış gibi oldu.
O gecenin yemini şöyleydi:
— “Biz, Türk’ün töresi ile İslam’ın adaletini ebediyen birleştirdik.
Biz, kıyamete kadar aynı sancakta buluşacağız.
Biz, gizli kalacağız; ama tarih boyunca her dönemde var olacağız.
Bizim ismimiz yazılmayacak; ama nefesimiz milletlerin kaderine karışacak.”
Sonra her biri elini ateşe doğru uzattı.
Ateş yanmadı, aksine avuçlarını nurla doldurdu.
O nurla yüzlerini aydınlattılar, birbirlerine baktılar.
Artık kardeş değil, ebedî sırdaş olmuşlardı.
Ve işte o gece kurulan yapı, tarihin görünmeyen satırlarına işlendi:
Türkler arasında Sirayet Ehli “Ak Saçlılar” diye anıldı.
Müslümanlar arasında Derûnîler ise “Üçler, Yediler, Kırklar” diye yaşadı.
Adları farklıydı, ama aslında aynı derin nefesti.
Onlar bir kere yemini etmişti.
Kaderin defteri kapanana dek de bu yemin bozulmayacaktı.
📌 Tarih kitapları Talas Savaşı’nı yazar.
Ama hakikat, o geceki ebedî yemini bilenlerin dilinde fısıldanır:
Hilal ile kurt, yalnızca ovada değil; ruhların derinliklerinde birleşti.
(devam edecek)...
Gecenin bu saatinde çay içerken cuma hutbesi konusu açıldı. Masadaki bir arkadaş yarım saat boyunca hutbedeki tatil şekli eleştirisine verdi veriştirdi.
"Cuma'da hangi camideydin?" diye sordum.
Telefonundan açtığı hutbe metnini göstererek "Ne fark eder abi, hutbe burada işte" diye geçiştirdi.
Tam da tahmin ettiğim gibi, gitmediği cuma'nın dinlemediği hutbesine sırf sosyal medyada gündem olduğu için itiraz ediyordu.
Heralde millet hutbede gaza gelip bunların tatiline karışacak falan sanıyor.
Oysa biz o hutbeleri kendimize pay çıkarmak için dinleriz, başkasına karışmak için değil.
Sosyal medya bir kesimi gerizekalı yaptı, daha fazla insanı daha da gerizekalı yapacak gibi görünüyor.
Bunu nasıl aşarız bilmiyorum!
Vefa Sultan dizisi Ramazan boyunca ekranlara değer kattı, kesinlikle Ramazan sonrası da devam etmesi lazım, dizi çok sevildi kiminle konuşsam “keşke devam etse “ diyor. Ben de uzun zaman sonra ilk defa bir diziyi böyle merakla bekledim, günü gününe izledim. Siz de sevdiyseniz #VefaSultanBitmesin etiketine destek verin lütfen. Böyle diziler kolayca bitmesin
@zahidsobaci Bu güzel dizileri TRT’ye kazandırdınız Lütfen halkımızın sesine kulak verin, dizi devam etsin.
@vefasultantrt 👏🏻
Iğdırlı Onbaşı Hasan’ı bilmeyeniniz var?
Kudüs’ün son nöbetçisi…
Gazze’yi Iğdır’dan; Iğdır’ı Gazze’den ayrı görmeyen yiğit adam…
***
Şimdi ben susuyorum ve Gazeteci İlhan Bardakçı anlatıyor. Yüreğinizle okumanız temennisiyle…
***
Yıllar önceydi, sene 1972. O zamanlar genç bir gazeteciydim. Türkiye’den bazı siyasiler ve iş adamları İsrail’e resmi ziyarette bulunuyorlardı. Biz de gelişmeleri izlemek için oradaydık. Bir sıcak mayıs akşamıydı. Her ziyarette olduğu gibi sıradan bir işti anlayacağınız.