Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere fon vurgunundan bütün Ak Partililer rahatsız, peki neden hala hamle yapılmıyor?
Yabancılar uyarıyor, taban rahatsız, borsa tepetaklak, bir numaralı gündem fon krizi ve tüm ekonomiyi dip dalga sarsıyor...
Bu dolandırıcılığı görmezden gelen bürokratlar, faydalananlar, ortak olanlar neden hala görevde?
Mantıklı bir cevap bulmaya çalışıyorum. İnanın aklım almıyor. Karşımızda gözü doymayan milyarlar götüren, sırtını Ak Partiye dayamış bir grup azılı azınlık var.
DEGER Mİ?
Koca bir davayı bu bir kaç kişinin hırsına feda etmeye değer mi?
https://t.co/oKo5dtKDjU
Manipülatif insanlarla kurulan ilişkinin en acı özeti: Sınır koyarsın alıngan olursun, tepki gösterirsin deli olursun, hakkını savunursun problemli olursun en tehlikelisi de bir süre sonra onun yaptıklarını değil, kendi verdiğin tepkileri sorgular olursun. O çemberden sağ çıkanlara selam olsun.
Hz Yakup sevdiği kadına 14 yıl sonra kavuştu. Hz Zekeriya yıllarca dua ettiği evladına 120 yaşında kavuştu. Hz Nuh kavmine 950 yıl bıkmadan, sabırla tebliğ yaptı. Ashab-ı Kehf 309 yıl mağarada bekletildi. Allaha inananlar için geç kalmışlık diye bir şey yoktur.
Allah sizi korumak istediğinde; oldu gözüyle baktığınız işler olmaz, dostum dediklerinizi hayatınızdan çıkarır, bulunduğunuz şehri değiştirir, hayatınızdaki bazı şeyleri geciktirir..
Sonra bir ayetin sıcaklığı sarar;
"Beni yaratan elbet yolumu gösterir" (Şuarâ:78)
en iyi intikam gitmek ve dönmemektir. en iyi intikam kendine yeni bir hayat kurmaktır. en iyi intikam hiç tanımamış, sevmemiş gibi davranmaktır. en iyi intikam susmaktır. en iyi intikam yok saymaktır. ve en iyi intikam asla intikam almamaktır.
“gözü aydın olsun ve üzülmesin diye…” (kasas, 13) insan bir şeyin gecikmesine bakıp gönlünü daraltıyor. hâlbuki Allah o gecikmenin içinde neler hazırlıyor, hangi eksikleri tamamlıyor, hangi yolları birbirine bağlıyor bilmiyoruz. mûsâ aleyhisselâmın annesi de yavrusunu suya bıraktığında hikâyenin nereye varacağını bilmiyordu. Allah onu öyle bir tedbirle geri getirdi ki kur’ân o kavuşmayı “gözü aydın olsun ve üzülmesin” diye anlattı. rabbimizin tedbiri böyledir. insanın göremediği yerlerde işler, vakti gelince gönle bütün bekleyişini unutturacak bir kapı açar. bugün geciken bir muradın, kapanan bir yolun yahut içini acıtan bir ayrılığın ardında senin için ne saklandığını bilmiyorsun. bildiğin bir şey var: Allah seni senden daha iyi bilir. o hâlde gönlünü aceleyle yorma. Allah’ın sana ayırdığı hayır vakti geldiğinde yolunu bulur. kırılmış yerlerine kadar ulaşır ve belki bir gün sen de geçmişine bakıp neden bekletildiğini sessizce anlarsın. rabbim gözümüzü aydınlatacak haberleri, gönlümüzü onaracak kavuşmaları ve geçmişin yorgunluğunu unutturacak lütufları en güzel vakitte nasip etsin. beklediğimiz günleri de hüsnüzannımızı kaybetmeden geçirmeyi bize öğretsin. âmin.
“Bir milyon kişi seni sevse, ben onlardan biriyim. Bir kişi seni sevse, o bendim. Eğer kimse seni sevmezse, bil ki ben öldüm.”
— Franz Kafka
Bazı sevgiler kalabalıkların içinde kaybolmaz.
Bir insanın sevgisi, milyonların sevgisinden daha büyük bir anlam taşıyabilir.
Çünkü gerçek sevgi, kaç kişinin sevdiğiyle değil, ne kadar derinden sevdiğinle ilgilidir.
İnsan incinmemeyi güç sanıyor. Sesini sağlam tutuyor, yarasını saklıyor, kendi yükünü kimseye göstermeden taşımayı öğreniyor. Zırhlara bürünüyor.
Fakat zırh yalnızca darbeyi kesmiyor, teması da azaltıyor.
Bir gün, güvendiği birinin yanında o zırhı indiriyor, kendini korumaktan vazgeçiyor. Sözü yarım kalıyor, sesi titriyor, sakladığı yerlerinden görünüyor. Aaa o da ne? Muhatabı çekip gitmiyor.
Karşısındaki yine de kalıyor. İşte o küçücük “kalış”, içimizde yıllardır nöbet tutan bir şeyi iyileştiriyor. Çünkü ruhun en derin ihtiyacı anlaşılmak, olduğumuz gibi kabul görmek.
Yakınlık da burada başlıyor: Kendimizi savunmaya ihtiyaç duymadığımız yerde. Bazen insanı iyileştiren, yaranın kapanmasından ziyade o yarayla da sevilebildiğini görmesidir.
Olduğu gibi.
Bırakıp gitmek isteyen birinin peşinden koşmak ya da her ayrılığı bir ego savaşına çevirmek, zihinsel egemenliğini henüz eline alamamış ruhların düştüğü en büyük tuzaktır.
Gerçek saygı sessizce çekilmeyi, mesafeyi saygıyla karşılamayı ve değerini anlamayanlara hiçbir şey kanıtlamak zorunda olmadığını soğukkanlılıkla idrak etmeyi gerektirir.
Ego, bir bitişi ya da kopuşu her zaman bir yenilgi olarak algılar ve bu yüzden her vedayı gürültülü bir ��atışmaya, bir hesaplaşmaya çevirmek ister.
Oysa bir kapının kapanması bir harp ilanı olmak zorunda değildir.
İki insanın frekansının artık hizalanmadığını kabullenip sessizce ve asaletle kendi yoluna devam edebilmek, duygusal olgunluğun en yüksek noktasıdır.
Çatışarak, bağırarak ya da haklı çıkmaya çalışarak bitirilen süreçler, karşı tarafa halen senin enerjini tüketme yetkisi verir.
Tam bir tepkisizlik ve dingin bir veda ise senin kendi alanını ve huzurunu koruma iradendir.
Bir insanın seninle arasına koyduğu mesafe, senin peşinden koşup o aralığı kapatman için kurulmuş bir parkur değildir.
Mesafe, evrenin ve hayatın sana sunduğu net bir mesajdır.
Birisi uzaklaşıyorsa, senin yapman gereken şey adımlarını hızlandırıp onu yakalamaya çalışmak değil durmak, kendi merkezine çekilmek ve o alanın açılmasına izin vermektir.
Peşinden koşulan her insan, değersizleştirdiğin kendi gururunun ve harcadığın zihinsel enerjinin yükünü üzerinde taşır.
En büyük illüzyon ise, giden veya soğuyan birine aslında ne kadar değerli olduğunu kanıtlamaya çalışmaktır.
Değerin, başkasının seni seçip seçmemesine, anlamasına ya da takdir etmesine bağlı bir emtia değildir.
Seni göremeyene kendini göstermeye çalışmak, bir köre renkleri anlatmaya benzer.
Uzaklaşan birine değerini kanıtlamak için harcadığın her nefes, kendi krallığının tacını başkasının ayaklarının altına sermektir.
Bırak isteyen gitsin, uzaklaşan uzaklaşsın.
Sen kendi sarsılmaz değerinle, sessizliğin ve saygınla tam ve bütün kalmaya devam et...
YZN...