Bazen de oluruna bırakmak…!
Dinginleşmiş ruhun zekâtını vermek gibi bir şeydir, bilemezsin…!
Çünkü oluruna bıraktığında kaybetmezsin…
Yalnızca ruhunun öz sermayesine yatırım yaparsın….
Teslimiyetin verdiği bereketle,
ruhun kendi huzuruna erişir…!
Belki de bazen en büyük kazanç;
duruma ve olaylara göre her şeyi oldurmaya çalışmaktan çok…
Vazgeçip, olacak olana güvenebilmektir…!
Demlenmiş bir insan ruhu, yaşamın içinde çoğu zaman düşünsel bir yalnızlığa mahkûmdur…
Çünkü o, “anlama”ya âşıktır.
Bilinmezlik onu hep çağırır…
Aramak, sorgulamak, arayışta olmak; insan ruhunu diri tutar.
Belki de mesele cevapları bulmak değil,
arayışın içinde kalabilmektir.
Çünkü insan ruhuna heyecan veren, bildikleri değil;
henüz bilmedikleridir…
Geçmişin yükünü tecrübe sanmak ne kolaymış…
Oysa hakikat, yükü bırakabildiğin yerde başlarmış.
Eksik de fazla da nefse aitmiş; denge ise teslimiyette saklıymış.
Çünkü o yol, insanı dünyaya değil, özüne ulaştırırmış…
Ve öz, insanın sahip olabileceği en kıymetli hazineymiş…
İnsanın huzur arayışı paha biçilemez…
Çünkü geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalan benlik, acılarla büyümeye öylesine alışmıştır ki; zamanla acı, bir duygudan çok bir alışkanlığa dönüşür.
Ve insan, farkında olmadan bu alışkanlığı kimliği sanmaya başlarmış…
Oysa huzur; geçmişi değiştirmeye, geleceği kontrol etmeye çalışmakta değil, ruhun hakikatine dönebildiği anda saklıymış…
İnsanın kendini dipsiz bir kuyuda sandığı anda bile…!
En uzakta beliren o küçücük ışığı görebilmesi, umudu yeniden sahiplenebilmesidir.
Aynada gördüğümüz yüz bizim bedenimizdir; fakat gözlerin ardında duran ruh hâlâ korkularımıza, pişmanlıklarımıza ve yaralarımıza esirse, büyüyen yalnızca et ve kemikmiş.
Ruhumuz çocuk kalmış, bir köşede unutulmuş, duyulmayı bekliyordur bilmiyoruz...!
Belki de kendini ispat etmeye çalışırken yorulmuştur...
Taşıdığımız yaralar da, öğrendiğimiz dersler de bize aittir. Ama insan bazen yaşadıklarını sahiplenirken acılarını da kimliği sanırmış.
Belki de affetmek, olanları haklı çıkarmak değil; artık onların bizi esir almasına izin vermemekmiş...
Çünkü ruhunu zindana atan da biziz, kapısını açacak olan da….
Bazen insanın büyümesi, yeni şeyler öğrenmesinden değil; kendine karşı verdiği savaşı bitirmesinden geçermiş.
Hukuk herkese, her kesime lazım…
Özellikle de hukuku en çok eğip bükenlerin frenidir; Millet…
Bir milletin haksızlık, hukuksuzluk karşısında gösterdiği eşsiz ve sarsılmaz direncidir, Millet…
Yüreğine nail olan bereketi,
Yarını aydın olarak bekleyişindir…
Tercihlerin bereketi, seçimlerindeki niyetlerinle belirlenir…!
Cennetide yaşarsın yada yaşatırsın,
Cehennemide yaşar yada yaşatırsın çünkü sen insansın..!
Tercihlerin kurban olur yada kurban yaratırsın…
Yaşam denilen bu evrende keşif yolculuğumuz acısıyla, tatlısıyla harmanlanıp gidiyor.
Yaşam boğuyor, insanlar boğuyor!
Sızılarımız sanki yaşam biçimimiz haline geliyor yada öyle hissediyoruz...
Arzu isteğindeki benliğinle hissettiğin acılara, yaşayamadığın heyecanlara bu coğrafya da maalesef ki kader diyoruz…
Büyürken küçülen bedenimiz, ayazda kalmış ruhumuzla, yorgun olarak yaşam içerisinde filizlenmeye devam ediyor…! İ
Ne yazık ki..!
İnsan, samimiyet ve insaflı düşünce biçiminde iyi ve kötü seçeneği ayırt edebilen canlıdır..!
Ruhuna verilen canda…!
Sermayen olan, akıl ve zekanı inançların ile terbiye ederek yaşamın içerisinde yaradanına karşı saygın bir kul olma arzusunu yerine getirmeyi eylemen gerekir…
Geldiğimiz durum insaniyet duygusu fakirliğidir…!
Sadece…
Hırslarının ahlaki değerlerinin önüne koyma şekliyle oluşan egoları ile herşey benim, her hak benim, benim egosu dolu insanların bencil, yanlı şerrinden bizleri korusun…!
Bazen terk etmek istersin..!
İçinde biriktirdiğin, sorumlu hissettiğin ne varsa!
Sorumluluk bağımlısı hırslarımız yada mutluluk arayış biçimindeki hislerden arınmayı eylersin…
Yaşamdan beklediğin hesapsız, sadece ama sadece sadelik..!
Sorumluluk; hissettiğin kişiler yada duyguların mutlu olması için sarfettiğin çabanın tersine, duygusal enerjini kendi özüne harcaman gibi birşey…!
Geldisi, gittisi olan dünya’ya, ettiğimiz veryansınlarımızla doluyoruz…
Rutine binmiş telaşemiz, hamballık olarak üstlendiğimiz herşeyin tahammülsüzlüğü ile sınanıyoruz…!
Nefsin her zaman daha fazlasını içerlenirken…
Gönlüne can veren ruhun yorgun, nefeslenmeye devam ederken..!
Hakikatli şükür edası, her zaman motivasyon kaynağın olur…
İçsel dünyamız “zorunda, zorunlu, sorumlu vs vs” hissettikleriyle, arzularını yaşamak istedikleri arasında uçurum vardır…
Acılarını, heyecanlarını bu aralıkta tattığın anda; Sızısını hislerinde, izini yaşamadığın yaşadıklarınla anlıyorsun…
Seni anlamak istemeyenlere!
Dünya gözünde mutluluk maskesi altında emojiler dağıtarak…
Senden mutlu, umutlu görünmezliğine bürünürsün..
Halbuki gönül makamın zindan, duyguların mahkum olmuştur…
Bu farkındalık savaşında,
An'ları yaşamaya odaklanırsın ve bu alışkanlığın olur…
Yapacak bi şey yok diye deyimlenerek…!
Nefes al ver dünyasına ayak uydurursun…