Abdülbaki Gölpınarlı (1900-1982) vefatının seneyi devriyesinde rahmetle anıyoruz.
İstanbul’da yeme içme, toplum içerisinde konuşma adabını aktarıyor.
İstanbul’un öz belleği kimliği…
Tekrar tekrar okumak değil, zihinden geri çağırmak bilgiyi kalıcı yapar:
Deney sonuçları:
-Metni 14 kez okuyanlar "çok iyi öğrendim" sandı ama 1 haftada yarısını (%52) unuttu.
-5 dakika içinde 3 kez okuyup kendini test edenler ise bilginin %86'sını korudu.
Kitap okumanın klasik faydalarını (bilgi, kelime dağarcığı, odaklanma, empati) bir kenara bırakırsak, daha az konuşulan detayları da var:
1. İnsana “ikinci bir hayat hafızası” kazandırır. Yaşamadığımız dönemleri, ülkeleri, aşkları, savaşları, yoksulluğu ve kayıpları deneyimler; yalnızca kendi ömrümüzün tecrübesiyle düşünmeyiz.
2. Acele hüküm vermeyi zorlaştırır. Sosyal medya saniyeler içinde haklı/haksız dedirtirken kitap, hükmü ertelemeyi ve “Henüz karar vermek zorunda değilim” diyebilmeyi öğretir.
3. Düşüncelerimizle aramıza mesafe koyar. Doğru sandığımız bazı fikirlerin bize değil; ailemize, çevremize, kültürümüze veya çağımıza ait olduğunu fark ettirir.
4. Hayatın alternatiflerini çoğaltır. Gördüğümüz hayatın tek mümkün hayat olmadığını gösterir. Okumak bir tercih ve seçenek genişlemesidir.
5. İçimizdeki görünmez duygulara kelimeler bulur. Yıllardır hissedip adlandıramadığımız şeyi bazen bir cümlede keşfederiz.
6. Yaşamadığımız hatalardan tecrübe kazandırır. Kendi tecrübemiz pahalıdır; kitap, insanlığın tecrübe transfer yollarından biridir.
7. Yalnız kalabilmeyi öğretir. Ekrana, kalabalığa ve sürekli uyarılmaya ihtiyaç duymadan kendimizle kalabilme gücü verir.
8. Manipüle edilmeyi zorlaştırır. İlk duyduğumuza teslim olmak yerine, “Başka bir açıklaması olabilir mi?” diye sordurur.
9. Zaman algımızı değiştirir. Bazen sorunu çözmez ama sorunun zihnimizde kapladığı alanı küçültür.
Rauf abi kitabın orta yerinden konuşmuş. İnsan nefsini terbiye etmezse, taat ve ibadetin manası anlamazsa, marifet ilminde ilerlemezse eğer , İslami ilimlerde allemede olsa istikametten ayrılabiliyor.
Uzun zamandır dikkatimi çekiyor:
Dini ilimlerle uğraşan bazı insanlar,
meseleyi sadece teoloji ve bilgi tarafında bırakıp;
evradı, zikri, ibadeti, geceyi, nefis muhasebesini vs. hayatlarının tabii bir parçası haline getirmedikleri ve takvada sürekli ileri gitmedikleri zaman, özellikle 40–50 yaşlardan sonra çok garip yerlere savrulmaya başlıyorlar.
Bu sadece klasik ilahiyat, medrese eğitimi alan kişilerde değil, neredeyse tüm cemaat ve tarikatlarda ibretlik örnekler var.
Önce bir iki meselede fetva uydurmaya başlıyorlar. Kimsenin söylemediği bir şeyi söylediklerini düşünüyorlar.
Sonra başka bir mesele geliyor, orada da yeni bir yorum...
Bir süre sonra hayatın hemen her alanında ayrı bir “uydurma” çıkmaya başlıyor.
Daha ilginç olanı şu:
Bir müddet sonra söylediklerine kendileri de gerçekten inanıyorlar.
Malum, bu insanlar yıllarca konuşmuş, anlatmış, kendisine hoca denmiş, binlerce insan onu dinlemiş. Bir noktadan sonra nefsin “Ben yanılıyor olabilir miyim?” demesi çok zorlaşıyor. (Bu soruyu kendilerine soranlarda oluyor.. Ve yine kendileri şu cevabı veriyor; Yok, 'tamamen kuran ve sünnete üzere hareket ediyorum' diyorlar. Yani yine kendilerini kendi cevapları ile sorguluyor ve onay alıyorlar:)
Sonra insan kendisine bir de dini güvence buluyor:
“İçtihat ettim.”
“Hata ettiysem bir sevap, doğruysam iki sevap...”
Mesele kapanıyor.
Halbuki her şahsi kanaat içtihat olmadığı gibi, insanın aklına gelen her farklı yorum da ilmi cesaret değildir.
Beni asıl korkutan tarafı ise bunların artık tek tük insanlar olmaması.
Peşlerinden on binler, yüz binler gidiyor. Ve çoğu insan da “Bu adam profesör, ilahiyatçı, yıllardır bu işi biliyor” diyerek söylediğini tartmadan kabul ediyor.
Realite şu; ilim insanı mutlaka korumuyor.
Hatta nefis terbiyesi ve terakki yoksa, bazen insana çok daha güçlü bir şekilde kendini haklı çıkarma imkanı veriyor.
Onun için yaş ilerledikçe sadece bilgimizi değil, terakki durumumuzu da sorgulamamızda fayda var.
Daha fazla bilmekten ziyade, daha fazla korkmak lazım.
Ve bize ne durumda olduğumuzu söyleyecek gerçek anlamda korkmadan yüzümüze ne durumda olduğumuz haykıracak 1-2 arkadaş edinmek lazım. Ancak bu arkadaşlar, yıllardır bize saygı duyan hürmet eden insanlar olmamalı..
Zira onlarda gidip kredi çekmişlerse, bize yine uydurma fetvalar ile insanları cehenneme sürüklediğimizi söylemeyecek. Bize, bizim zıttımızda şeyleri söyleyecek insanları dost edinmeli ki, düştüğümüz çukurdan bizleri çıkarabilsin..
Evet, “Allah'a yaklaştırmayan namaz, Allah'tan uzaklaştırır” fehvasınca; yıllar geçtikçe ibadet bizleri kalbin zümrüt tepelerindeki bir seyr-i suluka sokmadı ise, dikkat etmemizde fayda var.
Özetle, Hayat çok garip, hakikaten kimin, ömrünün hangi döneminde, nereye sürükleneceği belli olmuyor.
Allah muhafaza buyursun.
Tabiatı bozuk insanlar, kendilerine İyilik eden kimselerden bile nefret ederler; çünkü hasetleri ağır basar. Hele bir de onu kendilerinden daha üstün bir hâlde görürlerse …”
İbn Hazm
Hz. Peygamber şunları söyledi: “Miraca çıktığım gece, bir yerde çok güzel bir koku aldım. Bu kokunun ne olduğunu Cebrail’e sordum.
Dedi ki: “Bu koku Firavun’un kızının berberi/tarakçısı olan kadının ve çocuklarının kokusudur.”
Bu olayın aslını soruduğumda, Cebrail şöyle dedi:
“Bu kadın bir gün Firavun’un kızının saçını tararken, tarak elinden düştü. (onu yerden alırken, gayriihtiyari) Bismillah dedi. Firavun’un kızı “Babam mı? (onu mu kastediyorsun?)” deyince, kadın: “Hayır! Benim kastettiğim benim de senin de babanın da rabbidir.” diye cevap verdi. Firavun’un kızı: “Bunun babama söylerim.” dedi. Kadın da “Evet, söyleyebilirsin.” dedi.
Kızı bunu haber verince, Firavun kadını çağırdı ve: “Kadın! Benden başka senin bir rabbin mi var?” diye sorunca, kadın: “Evet, benim de senin de Rabbi Allah’tır.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Firavun, inek şeklinde bakırdan yapılmış bir heykelin eritilmesini emretti ve heykel eritildi. Sonra kadın ve çocuklarının oraya (eritilen bakırın içine) atılmasını emretti.
Kadın, Firavun’dan bir ihtiyacı/isteği olduğunu söyledi. Firavun kadının ihtiyacı/isteğinin ne olduğunu sordu. Kadın: “Benimle çocuklarımın kemiklerini aynı örtüye sarıp bizi birlikte defnetmeni istiyorum.” dedi. Firavun: “Bu, senin üzerimizdeki hakkındır/bunu yaparım.” dedi.
Firavun’un emriyle, çocukları bir bir kadının gözleri önünde o ateşte eritilmiş bakır çukuruna atıldılar. Nihayet sıra emzirme çağında olan bebeğe gelince, annesi dayanamadı, oldukça gerildi. Bunu gören bebek (Allah’ın izniyle konuşmaya başladı ve) “Anne korkma, atla! Çünkü dünyanın işkencesi ahiretin işkencesinden daha hafiftir.” dedi ve kadın da atladı.
(Hakim’in rivayetinde: “Bebek: Anneciğim sabret, şüphesiz sen hak yoldasın, dedi. Ve nihayet kadın bu çocuğuyla birlikte oraya atıldılar." şeklindeki ifadeye yer verilmiştir.)
İbn Abbas (bu hadisi anlattıktan sonra), şu bilgiyi de ekledi:
“Dünyada şu dört bebek konuşmuş: Yusuf’un şahidi, Cüreyc’in sahibi, Meryem oğlu İsa ve Firavun’un kızının berberi/tarakçısının oğlu.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/30-31)
bir defasında namazı farkında olmadan sadece aklımdaki işleri yapmayı düşünerek hızlıca kılmıştım,hemen yanımda namaz kılan biri selam verdiğim gibi şunları söyledi; 'onu aceleye getiren kişi hiçbir şeye yetişemez,yetiştim sanır ama asla yetişemez' hala da zihnimde yankılanır..
kôyde doğup büyüdüm hayatım boyunca hiç makyaj kullanmadım,güneş kremini dahi üni iki de umrede gerekli diye hocamın tavsiyesi üzerine aldım,dokunmatik telefonu üni birde kullanmaya başladım yirmi yaşında,okuldan eve dönünce kapatır ailemle vakit geçirmeye ve kendimi+++
Rûm Suresi54. ayet; Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allah'tır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir.
Surah Ar-Rum, Verse 54: It is Allah who created you in a state of weakness, then granted you strength after that weakness, and then—after that strength—brought about weakness and old age. He creates whatever He wills. He is the All-Knowing, the Possessor of supreme power.
Hem anne/baba olmak hem eş olmak hem sosyal insan olmak hem de ilimde yükselmek…
Bunlar uygulanabilir mi? Ya da ne kadar sürdürülebilir? Nefis ister ama asıl olan istikrardır, adım adım ilerlemektir.
Kendimizi başkalarıyla kıyaslıyoruz. Yapamayacağımız ve alanımız olmayan konularda boğuluyoruz.
Neticede uzun vadede yorulmuş; evlatlarına yeterince faydalı olamayan, ilimde de istediği mesafeyi alamayan, her işe yetişmeye çalışan ama hiçbir alanda derinleşemeyen anne/babalar ortaya çıkıyor.
Arzularımız ve gerçekler arasında dengeli bir yol belirlemek gerekiyor:
1. İlk görevimiz Allah’a kulluk ile birlikte annelik/babalık ve eşliktir. Bizi kulluktan, anne/babalıktan ve evden uzaklaştıran işlerden uzak durmalıyız.
Haram işlemeyen, farz ibadetlerini yerine getiren, ahlakıyla evlatlarına iyi bir anne/baba, eşine de iyi bir hanım/bey olmamız, ilim öğrenmek dahil her şeyden önce gelmelidir.
2. Evlatlarımız ve eşimiz üzerindeki tecrübemiz, bizi uzun vadede iyi bir eğitimci haline getirecektir. Yaşadıklarımız, imtihanlarımız, sonuçta bizim öğretmen kimliğimiz haline gelecektir. Zaten iyi gözlemci bir anne/baba, aynı zamanda bir psikolog gibidir.
3. Çok bilen bir anne/baba olmak; sabreden, evlatlarına ve eşine merhamet eden anne/baba olmak anlamına gelmiyor. İlimle ne kadar meşgul olursak olalım, imanımız ahlakımız oranında olacaktır.
Mükemmel bir siyer bilgisi bizi çocuklarına bağırmayan anne/baba yapacak mı? Ya da başımıza gelen imtihanlara karşı bize yardım edecek sabrı fıkıh öğrendikçe mi kazanacağız?
Evet, temel düzeyde iman, ibadet ve ahlak bilgisi tabi ki öğrenmeliyiz. Ancak ilim meclislerinde koşturan bir anne/baba olmamız gerekmiyor. Hatta bu, bazen daha öncelikli işlerimizin unutturulduğu bir şeytan tuzağı bile olabiliyor.
4. Haftalık düzenli olarak katıldığımız bir ders halkası varsa onu sürdürelim. Ayet ve hadislerle günlük hayatımıza, Müslüman kimliğimize fayda sağlayacak sohbet gruplarından birine katılmamız ilim için yeterli olur Allah'ın izniyle.
5. Arapça öğrenmek gibi uzun süreli emek isteyen araç ilimlere gücümüz ve imkânımız elvermiyorsa kendimizi zorlamak yerine, Kur’an okumamızı geliştirebilir, temel dinî bilgilerimizi sağlamlaştırabiliriz.
6. Bilgilerimizi amele dökmeye odaklanalım. İrademizi terbiye edecek muhasebeler yapalım. Ahlakıyla ahlaklanmak istediğimiz insanlarla birlikte olmaya gayret edelim. Yalnız kalmayalım.
7. Az da olsa süreklilik prensibiyle hareket edelim. Zaman ilerledikçe göreceğiz ki hem anne/babalığımız hem bilgimiz hem karakterimiz hem de kulluğumuz olgunlaşacak Allah'ın izniyle. O günler için çok dua edelim.
Merhum M. Akif İnan, şeyhini ziyaret ediyor. Şeyh efendi şöyle diyor: "Akif bey, bu dergaha aykırı bir durum görür de yine gelmeye devam ederseniz yevm-i kıyamette sizden dâvâcı olurum. Çünkü benim de yanlışa devam etmeme sebep olursunuz".
* * *
Hazret-i Ebubekir ra vazifeye böyle başladı. Hazret-i Ömer ra vazfeye başladığında camide, hutbede beni nasıl duzeltirsiniz dediğinde ayağa kalkıp "Seni kılıçlarımızla doğrulturuz" diyen baldırı çıplak bedevi karşısında hamd etti, "Yanlışlarımızı bize söylemezseniz sizde hayır yoktur. Yanlışlarımızı söylediğinizde sizi dinlemezsek bizde hayır yoktur" dedi..
Bugün stk yapılarında 'seçkin' abi oligarşisinin yanlışlarında fazilet ve hikmet arama eğitimi veriliyor. Kullar ve köleler Allah cc tarafından 'özel' seçilip tavzif edilmiş (!) muhteremlerin hatalarına itaat, yanlışlarını ölümüne savunma üzerine birbirini boğazlıyor, afaroz meydan muharebelerine taze kan taşıyor..
Fe eyne tezhebûn?!
Nereye gidiyorsunuz?!
Biraz Türk babalarını konuşmak şart. Benim babam üniversite mezunu bir memur. Onurlu ve gururlu bir adamdır, iyi bir babadır lakin hayattan zevk almayı bilmez. Türk babalarının büyük çoğunluğu böyledir. Tamamen çocukları için yaşarlar. Esasında övgü ve takdir ihtiyaçları vardır ama asla belli etmezler. Annem kardeşim ve ben çok sık tatile gittik ama babam ya gelmezdi ya da geldiyse buradaki gibi uzakta, daha az zevk alan kişi olarak görünmek isterdi. Zevk ve hazzı çocukları için reddetme duygusu muhtemelen babalara yeten bir duygusal avuntu. 66 doğumlu babam. Bir de Bolu'nun ücra bir köyünden çıkıp liseyi yatılı falan okuduğu için hayatı mutlak bir mücadele, nefessiz bir yarış olarak görüyor. Bu hiç değişmeyecek.
Bu arada kötü haberi vereyim babalar hiç değişmez. Eğer babanızı sevmek istiyorsanız onu nasıl sevmeniz gerektiğini kendiniz keşfetmelisiniz...