Yeni Hesabımdan Yazmaya Devam Ediyorum
✅Erdoğan rejiminin emir eri hâline gelen rejim/saray yargısı, yaklaşık 1.500 takipçisi bulunan hesabımı kapattı.
✅Mücadelemiz de sözümüz de devam edecek. Köpekler istedi diye atlar ölmez…
Yeni Hesap:@BahattinArass
Sn Türkeş AKPM Türk delegasyonu başkanı olarak bugüne kadar Yalçınkaya, Demirtaş, Kavala benzeri kararlarda Türk yargısının tezlerini Avrupalı muhatapların da kabul etmesi için gayret gösteriyordu, haliyle pek de inandırıcı olamıyordu. +++
✅Koskoca yargı teşkilatının getiremediği “adaleti” alo adalet hattı mı getirecek?
✅Olacağı size söyleyim:Alo Adalet hattı parti teşkilatlarını rejim yargısı ile doğrudan iletişim ve talimat noktasına dönecektır.
✅Yani Erdoğan rejiminin geçmişteki medyadaki “Alo Fatih” in yargı versiyonu hayata geçmiş olacak.
Birinin Alevilere yönelik “soykırım ve nefret söylemi” ile diğerinin bir başka dini topluluğa yönelik “soykırım ve nefret söylemi” arasında hiç bir fark yok!
İki zihniyet de kendisi gibi düşünmeyen ya da inanmayanlara yaşam hakkı tanımıyor!
Belgeleriyle Bir Algının İfşası!
1⃣İşleri güçleri algı üretmek ve kamuoyunu manipüle etmek olanların, gerçeği bükmek adına nasıl bir çaba içinde olduklarını ibretle izliyoruz. Devlet Denetleme Kurulu raporu incelendiğinde (s.160), kaza günü pilotun uçuş planındaki saatlerde dahi bariz maddi hatalar bulunduğu, kalkış ve varış saatlerinin tutarsızlık gösterdiği açıkça görülmektedir. Uçuş saatlerinin ve planlamasının bu kadar hatalı ve çelişkili olduğu bir senaryoda, F-4 jetlerinin esrarengiz bir şekilde helikopterin yerini nokta atışı tespit edip onu düşürdüğünü iddia etmek akılla ve mantıkla ve bağdaşmayan bir saçmalıktan ibarettir.
Lütfen Duyuralım!
✅Hükümet, Haziran ayında Yalçınkaya kararına ilişkin Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne sunması gereken Eylem Planı’nı yine geciktirdi. Görseldeki metinden de anlaşılacağı üzere Adalet Bakanlığı, AİHM kararlarının uygulanma sürecini yakından takip etmektedir. Başından beri vurguladığımız gibi; AİHM kararlarına direnilebilmesi mümkün değildir ve bu kararlar eninde sonunda mutlaka uygulanacaktır. Bu nedenle, yeniden yargılanma talepleri geciktirilmeden yapılmalı ve bu süreç ciddiyetle takip edilmelidir.
✅Özellikle AİHM tarafından haklarında ihlal kararı verilen kişilerin yeniden yargılanma taleplerinin reddedilmesi ya da bu kişilere eski cezalarının aynen verilmesi durumunda; söz konusu kararları veren mahkeme heyetlerinin HSK’ya şikayet edilmesi önem taşımaktadır. Ayrıca, AİHM kararının uygulanmadığına dair bildirimin, aşağıda linki verilen twitte yer alan usule uygun şekilde ve belirtilen e-posta adresine yapılması hukuki bir zorunluluktur. Şimdiye kadar 32 kişi bu bildirimde bulunmuş, Bakanlar Komitesi bildirimleri Hükümet'e göndermiş ve bilgi talep etmiştir. Hükümet kısa sürede bu bildirime cevap vermek zorundadır.
✅Bu bildirimler, hükümetin "AİHM kararlarını uyguluyoruz" yönündeki beyanlarının gerçeği yansıtmadığını somut olarak ortaya koymanın en etkili yoludur. Sadece tek bir e-posta göndermek kadar kolay olan bu sürecin mutlaka işletilmesi gerekmektedir. Konuyla ilgili destek ve bilgi almak isteyenler doğrudan mesaj (DM) yoluyla benimle iletişime geçebilirler.
@abdullah_yaman@kenanipek53 Benim vatansız olmadığım kesin ama senin çapsız olduğun kesin… Siyasetin köpeği haline gelmiş bir yargının mensubusun. Bu bir yafta olarak ebeden ve daimen boynunda olacak… Çocukların, torunların seni o yafta ile hatırlayacak…
✅Erdoğan rejiminin Yargıtay üyesi kendi ağzıyla rejimi desteklemeyen meslektaşlarını dişlediğini ikrar etmiş.
✅Kaç kez fişleme toplantılarına katıldığı toplantı tutanakları ve fişleme belgelerinden ortaya çıkacaktır.
✅Bu kayıtlar ve ikrarlar önemli.
Özellikle @kenanipek53 başkanlığında oluşturulan fişleme komisyonunun ileride hukuk geldiğinde bu tip itiraflarla başı dertte olacak.
✅Abdullah Yaman gibi “fişleme tetikçileri” o gün ne yapacaklar çok merak ediyorum.
✅Hitler’in hakimlerinin dediği gibi onlar da belki “biz ne yaptıksak reis için yaptık ve hepsi KHK’lara uygundu “ diyecekler.
✅Ancak Nürnberg Mahkemelerinde “adalete sadakat” yükümlülüğünü ihlal ettikleri için Hitler’in hakimleri cezalandırıldığı gibi Erdoğan’ın hakimleri de cezalandırılacaktır.
✅Bizler şerefli Türk yargıçları olarak adaleti aramaya devam edeceğiz. Bu tip itirafları AİHM de bekleyen dosyalara taşıyarak rejim yargısını bir kez daha ne kadar rezil olduğunu kayıt altına alacağız.
@TCYargitay@AYMBASKANLIGI@TC_Danistay@HSKKurumsal
@h_ugur23 Azmanlaşan münafık FETÖ çetesine karşı mücadele için düzenlenen ilk bir kaç toplantıda bulunduğumu. Facebook sayfamda yazdım zaten. Romanya Haber isimli fetö bülteni senin iftiralarını paylaşıp duruyor. Doğrusu çok iyi paslaşıyorsunuz müfteri, münafık, alçak şakirt.
Ya elbet adalet gelir. Olmadı ilahi adalet var hani zulümlerinizde hiç hesaba katmadığınız ilahi adalet var. Elbet bu hesap bir yerden çıkar. Allah’ın huzurunda Erdoğan’ın hakimi olduğun için bir ayrıcalığınız olmayacak. Aksine siyasetin köpeği haline getirilen rejim yargısı mensubu olduğun için hesabın zor olacak gibi… Bu kısmı bir düşün istersen…
ADALET SARAY LOKANTASI
ADLİ TIP: "ne vereyim abime"
SAVCILIK: "başka bir arzunuz varmı? efendim"
MAHKEME: "müşteri her zaman haklıdır"
YARGITAY: "hazır aşa su katılmaz"
AYM: "patron kızmasın aman"
SARAY (patron müşteri): “hizmet kusursuz"
✅Terbiyesizlikte zirvesiniz. Geri zekalı kelimesini sahibi olarak size iade ediyorum. ✅Bunlar suç niteliğinde sözler ama arsızlıkta sınır tanımadığınız için iyice zıvanadan çıkmışsınız.
✅Bir hukukçu olarak rejim yargısı bile bana terörist olarak hüküm verememişken bütün çapsızlığınızla “terorist” kavramını kullanıyorsunuz.
✅Zaten bu ayarsızlığınız yüzünden kendi mahallenizde bile tutunamadınız.
Bu nasıl bir ahlaksızlık,seviyesizlik.
Bırakın hukuk devletini, kabileler veya çadır devletlerinde dahi görülmeyecek bir kanunsuzluk.
Birisinin kızı veya oğlu olmanın dahi "suç" sayıldığı ve soybağına bağlı olarak "soykırım" yapıldığının en büyük ikrarlarından bir haber.
Yazık!
✅Çok şükür bir varanım var ancak şu an sizin gibi “emir er”i hukukçular yüzünden yaşanmaz hale geldi.
✅İradenizi ve adaleti Erdoğan’a peşkeş çekmeseydiniz bugün güzel vatanım yaşanır bir halde olacaktı.
✅Züccaciye dükkanına giren fil misali ülkeyi savaş alanına çevirdiniz.
✅Muhalif olan herkes “düşman ve hain” olarak damgaladınız.
✅Gelinen noktada emir eri olduğunuz sistem bile size sahip çıkmadı ve “sap” gibi ortada kaldınız.
✅İnanın sizin gibi “konar göçer” karekterlere sadece acıyorum. Bir makam için binlerce hakim ve savcıyı fişlemeye , onlara hukuksuz cezalar vermeye değermiydi?
✅Ama içi boş “davanız” sizi kör etmiş durumda. Masum birine ceza vererek “hac sevabı” alacağına inan “mankurtlara” döndünüz.
✅Sonra sizin mahallenin mankurtları döndü sizi de yedi. Ne kadar ironik değil mi?
✅Anlayacağın boş geldin boş gidiyorsun.
✅Erdoğan rejiminin Yargıtay üyesi kendi ağzıyla rejimi desteklemeyen meslektaşlarını dişlediğini ikrar etmiş.
✅Kaç kez fişleme toplantılarına katıldığı toplantı tutanakları ve fişleme belgelerinden ortaya çıkacaktır.
✅Bu kayıtlar ve ikrarlar önemli.
Özellikle @kenanipek53 başkanlığında oluşturulan fişleme komisyonunun ileride hukuk geldiğinde bu tip itiraflarla başı dertte olacak.
✅Abdullah Yaman gibi “fişleme tetikçileri” o gün ne yapacaklar çok merak ediyorum.
✅Hitler’in hakimlerinin dediği gibi onlar da belki “biz ne yaptıksak reis için yaptık ve hepsi KHK’lara uygundu “ diyecekler.
✅Ancak Nürnberg Mahkemelerinde “adalete sadakat” yükümlülüğünü ihlal ettikleri için Hitler’in hakimleri cezalandırıldığı gibi Erdoğan’ın hakimleri de cezalandırılacaktır.
✅Bizler şerefli Türk yargıçları olarak adaleti aramaya devam edeceğiz. Bu tip itirafları AİHM de bekleyen dosyalara taşıyarak rejim yargısını bir kez daha ne kadar rezil olduğunu kayıt altına alacağız.
AİHM’den Anayasayı Tanımayanlara Ders Gibi 90. Madde Hatırlatması!
⚖️AİHM Büyük Dairesi, Kavala/Türkiye kararında Sözleşme mekanizmasının temelinde taraf devletlerin "iyi niyetle hareket etme" yükümlülüğünün yattığını vurgulamıştır. Mahkeme; ihlal kararlarının şeklen değil, kararın "ruhu ve sonuçlarıyla" uyum içerisinde ve iyi niyetle uygulanmasının Sözleşme sisteminin vazgeçilmez unsuru olduğunu hatırlatarak, AİHM kararlarını yerine getirmenin pazarlık konusu edilemeyecek bir yükümlülük olduğunu söylemiştir.
⚖️AİHM, Anayasası’nın 90/5. maddesine ve Yalçınkaya kararına (§ 418) atıf yaparak, Sözleşme’nin 46. maddesinde düzenlenen kararların bağlayıcılığı hükmünün Türk anayasal düzeninin temelinde yer aldığını belirtmiştir. Hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası sözleşmeler ile iç hukukun çatışması halinde Sözleşme hükümlerinin esas alınmasının anayasal bir zorunluluk olduğunu hatırlatan Mahkeme; verdiği kararları uygulamanın yalnızca uluslararası bir yükümlülük değil, Anayasa'nın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesinin kaçınılmaz ve zorunlu bir gereği olduğunu vurgulamıştır (§ 306).
📍AİHM'in bir devlete kendi anayasasını hatırlatma gereği duyması, o ülkede yürütme ve yargı organlarının anayasal sınırları ve hukuk devleti ilkesini açıkça çiğnediğinin bir göstergesidir. @mehmetucum
📽️İzlemek İçin: https://t.co/GSJGdFIt5l
Anayasa Madde 90 ve AİHM Kararlarının Bağlayıcılığı Üzerine
Anayasa’nın 90. maddesinin son cümlesinin yalnızca norm uyuşmazlıklarına ilişkin olduğu, AİHM kararlarının andlaşma hükmü değil yargı kararı sayıldığı ve bu nedenle anılan hükme dayanılarak uyma zorunluluğu ileri sürülemeyeceği yönündeki değerlendirme, bağlayıcılığın gerçek kaynağını gözden kaçırmakta ve hukuki tabloyu eksik bırakmaktadır.
AİHM kararlarının bağlayıcılığı esas olarak Anayasa’nın 90. maddesinin son cümlesinden doğmamaktadır. Asıl kaynak, Türkiye’nin usulüne uygun şekilde taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesidir. Bu madde şöyle denilmektedir; “Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin verdiği kesinleşmiş kararlara uymayı taahhüt ederler.” Türkiye bu metni imzalamış, onaylamış ve yürürlüğe koymuştur. Anayasa’nın 90. maddesinin ilk cümlesi uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Dolayısıyla AİHS’in 46. maddesi de iç hukukta kanun gücündedir. Kesinleşmiş bir karara uymamak, fiilen bu andlaşma hükmünü uygulamamak anlamına gelmektedir.
AİHM kararının andlaşma metni olmadığı yönündeki tespit teknik açıdan doğru olsa da, varılan sonucu tamamen yanlış bir zemine oturtmaktadır. Bir yargı kararı elbette bir anayasa ya da yasa maddesi gibi soyut bir norm metni değildir. Bununla birlikte AİHS, kendi yorum ve uygulama merciini bizzat ihdas etmiştir. Sözleşme’nin 19. maddesi, taraf devletlerin taahhütlerinin gözetilmesini sağlamak üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurmuştur. 32. madde ise Mahkeme’nin yetkisinin Sözleşme’nin yorumu ve uygulanmasına ilişkin tüm meseleleri kapsadığını belirtmektedir. Bir devlet Sözleşme’yi kabul ederken, aynı zamanda bu metnin resmi yorumcusunu da kabul etmiştir. Sözleşmeyi benimseyip onu yorumlayan organı reddetmek, sözleşmenin lafzını sevmek fakat işleyen kısmını yok saymaktır!
AİHM’in ulusal mahkemelerin üzerinde bir temyiz mercii olmaması ile kararlara uyma yükümlülüğü arasında kurulan ilişki de son derece yanıltıcıdır. AİHM gerçekten de bir Yargıtay gibi ulusal mahkeme hükmünü bozup yerine kendi kararını yazamaz. Bu anlamda bağlayıcılık, hiyerarşik bir bozmama yetkisi değildir. Bağlayıcılık; taraf devletin kesinleşmiş ihlal kararının sonuçlarını giderme yükümlülüğüdür. Devlet, ihlali nasıl gidereceğini büyük ölçüde kendi iç hukukunda belirler; ancak “ben bu ihlali gidermiyorum” diyemez. Bu, uluslararası andlaşmalar hukukunun en temel ilkesidir: Andlaşmalar iyi niyetle uygulanır ve hiçbir iç hukuk kuralı uluslararası yükümlülükten kaçınmanın mazereti olarak ileri sürülemez.
Yeniden yargılama kurallarının varlığı da durumu değiştirmez. CMK ve HMK'daki yargılamanın yenilenmesi hükümleri, AİHM’in ihlal kararını yerel mahkemenin takdirine bırakılmış isteğe bağlı bir tavsiyeye dönüştürmez. Bu yollar, ihlalin bizzat iç hukuk eliyle giderilmesi için açılmış usuli kanallardır. Yerel mahkeme dosyayı usulen yeniden ele alabilir; fakat aynı ihlali ve hukuksuzluğu sürdürürse, devlet AİHS’in 46. maddesi kapsamındaki bağlayıcı yükümlülüğünü yerine getirmemiş olur. İhlali fiilen ortadan kaldırmayan usuli bir işlem, salt bir formaliteden ibarettir. Nitekim Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin denetim süreci ve gerektiğinde işletilen ihlal prosedürü de tam olarak bu noktayı denetlemektedir
Anayasa’nın 90. maddesinin son cümlesi bu çerçevede ikincil ama anlamlı bir role sahiptir. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunlar arasında aynı konuda farklılık çıktığında andlaşma hükümlerinin esas alınacağını söylemektedir. AİHS’nin 46. maddesi temel haklara ilişkin bir andlaşma hükmüdür. Yeniden yargılama veya benzeri usul kurallarının fiilen “karara uyma” yükümlülüğünü etkisiz kıldığı durumlarda, ortada tam da bu hükmün öngördüğü türden bir uyuşmazlık doğar. Mahkeme kararının kendisinin andlaşma metni olmaması, andlaşmanın emrettiği sonucu yok sayma serbestisi tanımaz.
Karşılaştırmalı hukuk argümanı da durumu değiştirmemektedir. Birkaç Avrupa ülkesinin anayasasında benzer bir cümle bulunmaması, o ülkelerin AİHM kararlarını tavsiye niteliğinde gördüğü anlamına gelmez. Bağlayıcılığın asıl temeli andlaşmanın 46. maddesidir; anayasal destek cümlesi ek bir güvencedir, zorunlu bir şart değildir. Başka ülkelerin anayasa metinlerindeki farklılıklara bakarak kendi andlaşma taahhüdünü zayıflatmak, hukuki değil siyasal bir tercihtir.
Sonuç olarak AİHM kararlarına uyma zorunluluğu, kararın bizzat bir andlaşma metni sayılmasından değil, kesintisiz bir hukuki norm zincirinden doğmaktadır. Zira Türkiye AİHS’i usulüne uygun yürürlüğe koymuş; AİHS, AİHM’i kurarak ona nihai yorum yetkisi vermiş; Sözleşme’nin 46. maddesi kesinleşmiş kararların bağlayıcılığını ve icrasını emretmiş; Anayasa’nın 90/5. maddesi ise bu andlaşmayı kanun üstü bir değere kavuşturup temel haklara ilişkin uyuşmazlıklarda Sözleşme hükümlerinin esas alınmasını zorunlu kılmıştır.
Bu zinciri "burada norm uyuşmazlığı yoktur" gibi sığ gerekçelerle koparmaya çalışmak, kanunun lafzına sığınıp Sözleşme sisteminin amacını ve işleyen mekanizmasını tamamen yok saymaktır. Sözleşmeyi imzalayan bir devlet, o sözleşmenin mahkemesini; mahkemenin yetkisini tanıyan ise onun kesinleşmiş kararlarının bağlayıcı sonuçlarını peşinen kabul etmiş sayılır. Kesinleşmiş bir AİHM kararını uygulamamak, fiilen Sözleşme’yi ve Anayasa’nın 90. maddesini ihlal etmek anlamına gelir. Pozitif hukukun çizdiği net çerçeve tam olarak budur.
Terörsüz Türkiye Kanunu Anayasa’ya Uygun mu?
7595 sayılı Kanun’un Meclis’teki sayısal tablo dikkate alındığında soyut norm denetimiyle AYM taşınmasının ve AYM önüne gelse bile Mahkeme’nin bu düzenlemeyi iptal etmesinin zor olduğunu ben de düşünüyorum. Ancak, Kanunun iptal edilmeyeceğini düşünmemin sebebi, Mehmet Uçum’un iddia ettiği gibi "AYM’nin geçmiş içtihadına bakıldığında Kanun’da Anayasa’ya aykırılık oluşturacak bir hüküm bulunmaması" değildir. Bunun nedeni AYM’nin içtihat geçmişi değil AYM’nin bugünkü oluşumu ve üye profilidir. Yani, ortada anayasaya uygun bir metin değil, anayasaya aykırılığı tespit edip iptal kararı verebilecek bir AYM’nin olmamasıdır.
📌Gelelim kanunun Anayasaya aykırılık meselesine: Peki gerçekten Uçum’un iddia ettiği gibi midir? Yasada Anayasaya aykırılık söz konusu değil midir ve eşitlik ilkesi açısından bir sorun yok mudur?
Uçum; "kanun önünde eşitlik mutlak değildir, kanun koyucunun suç ve infaz politikasında takdir yetkisi geniştir, üstün yarar gereği farklı örgütlere farklı kurallar uygulanabilir" diyerek, ceza ve anayasa hukuku ilkelerini bütünüyle çarpıtmaktadır. AYM içtihatlarının hoş gördüğü takdir yetkisi; suçun türü, cezanın ağırlığı veya işlendiği tarih gibi failden bağımsız, nesnel, soyut ve önceden bilinebilir kriterlere dayanır. Ceza politikasında bir suç tipini niteliği gereği erteleme kapsamı dışında tutmak, fiilin haksızlık içeriğini ve korunan hukuki değeri esas alan objektif bir tercihtir. Buna karşılık belirli bir örgütün adını anarak o yapının mensuplarına erteleme imkânı tanımak, normun kapsamını eylemden koparıp doğrudan failin aidiyetine ve kimliğine bağlamaktır. Nitekim Türk ceza hukuku geleneğinde bugüne kadar yürürlüğe konulan hiçbir infaz, af veya dava ertelemesi düzenlemesinde kanunun uygulama alanı belirli bir örgütün adı açıkça zikredilerek sınırlandırılmamıştır.
Anayasa’nın 10. maddesinin üçüncü fıkrasında "Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz" denilmiştir. Bu madde, grubun kendisinin kanunda ismen yazılarak ayrıcalıklı bir hukuki statüye kavuşturulmasını yasaklar. 7595 sayılı Kanun tam da bunu yaparak ad hoc ve zümreye özel bir imtiyaz rejimi kurmaktadır. TCK’nın 314. maddesinden yargılanan veya hüküm giyen iki kişi düşünelim; biri silahlı çatışmalara katılmış, adam öldürmüş veya yaralamış ancak kanunda adı geçen örgütle irtibatlandırıldığı için cezaevine dahi girmeden 5-10 yıl erteleme sonunda tamamen cezasız kalacak, cezası infaz edilmiş sayılarak tüm haklarını geri alacaktır. Diğer yanda ise eline asla silah almamış, şiddetin kıyısından geçmemiş kişiler ise kapsam dışı bırakılarak cezalarını çekmeye devam edecektir.
İki kişi arasındaki tek fark "ilişkilendirildikleri yapının adı"dır. Uçum, farklı örgütler bakımından somut bir tasfiye süreci bulunmadığını ileri sürerek müzakere ve pazarlığı "haklı neden" saymaya çalışmaktadır. Oysa hukuk böyle işlemez ve devlet bir örgütle temas kurdu diye o örgütün mensuplarına imtiyaz tanıyamaz. Üstelik TCK m. 221'deki genel etkin pişmanlık hükümleri örgütten ayrılma ve çözülmeye katkı için düzeneleme getirmişken, aynı sonucun tek bir yapıya çok daha geniş biçimde tanınması farklı muamelenin zorunlu olmadığını, bilakis keyfi olduğunu gösterir. Ayrıca yasa, yararlanma şartını örgütün silah teslimine bağlayarak hayatında eline hiç silah almamış kişilerin yararlanmasını imkansız kılmakta ve görünüşte nötr ancak sonuçları itibarıyla ayrımcı bir mekanizma doğurmaktadır. "Toplumsal barış" söylemi, eşitlik ilkesi ve imtiyaz yasağının çiğnenmesine kılıf olamaz.
📌Gelelim diğer Anayasaya aykırı hususlara. Zira, Kanun sadece eşitlik ilkesine değil, daha bir çok Anayasa maddesine aykırıdır.
Belirlilik İlkesinin ve Anayasa'nın 2. Maddesindeki Hukuk Devleti İlkesinin İhlali
Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesinin vazgeçilmez unsurları "hukuki güvenlik" ve "belirlilik" ilkeleridir. Belirlilik ilkesi, normların hem bireyler hem de uygulayıcılar açısından hiçbir tereddüde yer bırakmayacak açıklıkta, net ve öngörülebilir olmasını gerektirir. 7595 sayılı Kanun ise baştan sona muğlak, çelişkili ve keyfiyete açık hükümlerle doludur.
Kanunun 1. maddesi kapsamı "bağlantılı her türlü oluşum" şeklinde tanımlarken, 2. maddesi "bağlı bütün oluşumlar" ifadesini kullanmakta ve bu iki kavram arasındaki sınır gösterilmemektedir. 1. maddede geniş bir suç kataloğuna yer verilmişken, 3. ve 6. maddelerde bu kapsam hiçbir gerekçe olmaksızın daraltılmış ve kapsama girdiği halde ertelemeden yararlanamayanların durumu belirsiz bırakılmıştır. Öte yandan sınır ötesi ve kırk yılı aşan bir yapının "kayıt dışı hiçbir mühimmat stokunun kalmadığı" gibi tespiti fiilen imkansız ve siyasi değerlendirmeye açık muğlak bir koşulun ceza sorumluluğunun kaderini belirleyen şart yapılması, hukuk devleti ve belirlilik ilkesine açıkça aykırıdır.
Belirlilik ilkesi açısından en sıkıntılı husus, ertelemenin geri alınmasını düzenleyen 5. maddedeki "terör suçlarından birinin işlenmesi" ibaresidir. TMK’daki mutlak ve nispi terör suçları ayrımına dair hiçbir atıf yapılmamıştır. Kanun örgütün fiilen bittiğini varsaydığı için örgüt üyeliği veya yöneticiliği suçları kavramsal olarak işlenemez hale gelecek ve geriye yalnızca propaganda ve basın açıklaması gibi ifade ve toplanma özgürlüğü kapsamındaki eylemler kalacaktır. Basit bir sosyal medya paylaşımının dahi 10 yıllık ertelemeyi düşürüp düşürmeyeceği, bu iptal için kesinleşmiş bir mahkumiyet mi yoksa bir soruşturma açılmasının mı yeterli sayılacağı belirsizdir. Kesinleşmemiş bir isnatla ertelemenin kaldırılarak eski cezaların canlandırılması riski, Anayasa'nın 38. maddesindeki masumiyet karinesine aykırı olduğu gibi, muhatapları üzerinde temel hakları donduran ağır bir oto-sansür rejimi kurmaktadır.
Kanunların Genelliği ve Soyutluğu İlkesinin İhlali
Kanunlar soyut ve genel olmak, yani tanımlanan şartları taşıyan herkese ve gelecekte doğabilecek tüm olaylara uygulanmak zorundadır. Uçum’un 23 Ağustos tarihli bir önceki yazısında "belirsiz sayıda eylemi kapsadığı için tekil olay yasağına uygundur" savunması da temelsizdir. Zira sorun tek bir kişiye özel yasa yapılması değil, belirli bir zümreye özel istisnai cezasızlık rejimi kurulmasıdır. Belirsiz sayıda dosyayı kapsama almak imtiyazı ortadan kaldırmamakta, sadece imtiyazdan yararlanan zümrenin muhatap sayısını artırmaktadır. Kapsamın doğrudan örgüt ismiyle çizilmesi, genel yasa normu niteliğini ve Anayasa'nın 2. maddesindeki kanun koyucunun genel düzenleme yapma yükümlülüğünü ihlal etmektedir.
Yasama Yetkisinin Devredilmezliği ve Yürütmenin Kanunu Askıya Alma Yetkisi
Kanunun uygulanması, güvenlik kurumlarının tespitine ve bu tespiti teyit eden MGK kararının Resmi Gazete'de yayımlanmasına bağlanmıştır. Anayasa'nın 7. maddesine göre yasama yetkisi TBMM'ye aittir ve devredilemez. Bir kanunun hukuki sonuç doğurup doğurmayacağını idari bir karara bağlamak yasama yetkisinin açıkça yürütmeye devridir. Ayrıca Anayasa'nın 118. maddesine göre yalnızca tavsiye niteliğinde danışma organı olan MGK’ya, bireylerin ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran kurucu bir hukuki şart yetkisi verilemez.
Yargı Bağımsızlığına Müdahale ve Mahkemelere Talimat Yasağının Çiğnenmesi
Kanunun 4. maddesi, istinaf veya temyiz incelemesindeki derdest dosyalar hakkında yüksek mahkemelere doğrudan "bozma kararı verilir" şeklinde emredici bir hüküm getirmiştir. Anayasa'nın 138. maddesi hiçbir organ veya makamın mahkemelere yargı yetkisinin kullanımında emir ve talimat veremeyeceğini, görülmekte olan bir dava hakkında Meclis'te görüşme dahi yapılamayacağını hükme bağlar. Kanun koyucunun esastan incelemeyi ve beraat ihtimalini engelleyerek zorunlu bozma dikte etmesi kuvvetler ayrılığına bir müdahaledir. Ayrıca 3. maddenin üçüncü fıkrasıyla yeni soruşturma açılmasının bir idari Kurulun iznine bağlanması, CMK m. 160'ta düzenlenen savcıların resen soruşturma açma mecburiyetini yürütmenin onayına tabi kılmakta ve yargı yetkisini yürütme vesayetine sokmaktadır.
Anayasa'nın 76. Maddesine Aykırı Biçimde Seçilme Yeterliliği ve Hak İadesi Tanınması
Kanunun 7. maddesi, infazına başlanmamış ve müebbet hapse mahkum edilmiş kişilerin ertelemeden 2-3 yıl sonra TCK m. 53 kapsamındaki hak yoksunluklarından tamamen kurtulmasını öngörmektedir. Oysa Anayasa'nın 76. maddesinin ikinci fıkrası, terör eylemlerine katılma suçlarından mahkum olanların "affa uğramış olsalar bile" ömür boyu milletvekili seçilemeyeceklerini hükme bağlamıştır. Anayasal düzeyde genel affın dahi kaldıramayacağı bir hak yoksunluğunun, adi bir kanunla "bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılması" normlar hiyerarşisine (Anayasa m. 11) açıkça aykırıdır. Ayrıca hakkında yalnızca soruşturma yürütülen kişi bakımından "hak yoksunluğunun kaldırılması" usulünün düzenlenmesi vahim bir kaleme alma hatasıdır. Çünkü TCK 53 uyarınca hak yoksunluğu sadece kesin hükümle doğar. Bu durum ya hükmün hukuken işlevsiz olduğunu ya da mahkumiyeti olmayan kişilerin fiilen hak yoksunu sayılarak masumiyet karinesinin çiğnendiğini göstermektedir. Bunun yanında, hak iadesi talebinin bireyden alınıp Adalet Bakanı ve MİT Başkanının da yer aldığı siyasi bir Kurulun inisiyatifine bırakılması, anayasal bir hakkı idari bir lütfa dönüştürmektedir.
Lehe Kanunun Resen Uygulanması İlkesinin Çiğnenmesi
TCK’nın 7. maddesi uyarınca lehe olan ceza normları kesinleşmiş hükümler bakımından dahi resen uygulanmak zorundayken, kanundan yararlanmanın 6 aylık yazılı başvuru şartına bağlanması hastalık, tutukluluk veya başka bir sebepten kaynaklı keyfi statü farklarına neden olabilir. Daha da ağırı, kişinin "kanundan yararlanmak istiyorum" diye yazılı başvuruda bulunması, zımnen isnat edilen suçu işlediğinin ikrarı anlamına gelebilir. Ertelemenin bozulması halinde bu beyanın aleyhe delil olarak kullanılması riski, Anayasa'nın 38. maddesinin beşinci fıkrasında güvenceye alınan "kimsenin kendisini suçlayan beyanda bulunmaya zorlanamayacağı" ilkesini ve susma hakkını işlevsiz hale getirmektedir.
Mülkiyet Hakkının İhlali, Veri Güvenliği ve Görevlilere Cezasızlık Zırhı
Kanunun 3. maddesi uyarınca erteleme kararıyla birlikte malvarlığı değerlerinin suç sübut bulmadan derhal tasfiye edilerek Hazineye aktarılması, kesinleşmiş mahkumiyet olmaksızın mülkiyet hakkına (Anayasa m. 35) el koymaktır ve üstelik ertelemenin bozulması halinde bu malvarlığının akıbeti meçhuldür. Erteleme kararlarının kaydedileceği özel kayıt sisteminde verilerin saklanma süresi, silinme şartları ve itiraz yollarının gösterilmemesi Anayasa'nın 20. maddesindeki kişisel verilerin korunması güvencesine aykırıdır. Öte yandan 10. maddede süreçte görev alan kişilere tanınan mutlak cezai, idari ve hukuki sorumsuzluk zırhı; Anayasa'nın 125. maddesindeki idarenin her türlü eylemine karşı yargı yolunun açık olması kuralını ve 137. maddesindeki "konusu suç olan emrin hiçbir surette yerine getirilemeyeceği, getirenin sorumluluktan kurtulamayacağı" hükümlerine açıkça aykırıdır.
Devletin Yaşam Hakkını Koruma ve Etkili Soruşturma Yükümlülüğünün İhlali
Kanun kasten öldürmeyi hariç tutsa da işkence, hürriyeti tahdit, yağma, çocukların örgütçe kullanılması ve finansman gibi ağır suçları erteleme ve düşme kapsamına almaktadır. Anayasa'nın 17. maddesi ile AİHS'in 2. ve 3. maddeleri, devlete ağır insan hakları ihlallerinde etkili soruşturma yürütme ve failleri cezalandırma pozitif yükümlülüğü yükler. Süre bitiminde düşme kararı verilmesi, mağdur açısından hakikatin ortaya çıkarılması imkanını tamamen yok edecektir. Kanun metnin de mağdurun görüşüne, katılımına veya zararının tazminine dair hiçbir mekanizma yoktur ve fail merkezli ve mağdursuz bu yapı cezasızlık yasağının açık bir ihlalidir.
🖊️Kanunla İlgili Değerlendirmeleri Okumak İçin: https://t.co/wjCN5kuPxg
📽️Kanunla İlgili Değerlendirmeleri İzlemek İçin: https://t.co/Bc5zyJYwls
Yargıdaki Çürümenin Tescili!
⚖️AİHM Büyük Dairesi, Kavala dosyasında görev alan mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığının objektif bir gözlemci nezdinde inandırıcılığını yitirdiğini net bir şekilde ortaya koymuştur. Mahkeme; Şubat 2020'de verilen beraat kararının hemen ertesi günü karara imza atan üç hakim hakkında HSK tarafından disiplin soruşturması başlatılmasının, yargılamanın devamında görev alan tüm hakimler üzerinde caydırıcı bir baskı oluşturduğunu belirtmiştir. Hükümetin "bu soruşturmanın davaya etkisi olmadı" savunmasını reddeden AİHM, beraate karar veren hakimin cezalandırıldığı bir ortamda hiçbir mahkemenin tarafsız ve bağımsız kalamayacağını vurguladı (§ 208).
⚖️Türkiye'de yargıya yönelik baskı ortamını değerlendiren Mahkeme; dosyanın heyetler arasında dolaştırılması, iktidar partisiyle geçmişi olan bir hakimin heyete dahil edilmesi ve beraat verenlere yönelik idari sopa gibi birbirini takip eden hususların "basit usuli eksiklikler" olarak görülemeyeceğini ifade etmiştir. Bu tablonun, Türkiye'de yargının içine sürüklendiği çürümeyi ve bozulmayı yansıttığını belirten AİHM; yargılamanın bir bütün olarak adil yargılanma hakkının özünü yok ettiğini ve Sözleşme'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğini söylemiştir (§ 211).
📽️ İzlemek İçin: https://t.co/GSJGdFHVfN
@abdullah_yaman@h_ugur23@elifcakirr Abdullah Yaman’ı https://t.co/kUOuCsIUxU günlerinden hatırlıyorum. O günden bugüne dair kanaatim şu: adına “dava” dedikleri ideolojik bağnazlığı nedeniyle
sürekli savrulmalar yaşayan bir karekter. Fişlemeleride “dava” motivasyonlu yapmıştır.