solda zonguldak'taki mevsimlik işçilere saldıran ırkçı vandallar. sağda biçerdöveri yanan yozgatlı çiftçi için para toplayan erganili köylüler. iki kare ile iki ayrı grubun "insanlık" anlayışı.
KÜRDLERİN UMUTLARINI SATAN SAHTE GENERAL
Mazlum Abdi,
Yıllarca Rojava’yı bir “kazanım”, SDG’yi Kürdlerin askerî gücü, Özerk Yönetimi ise geleceğin siyasal modeli olarak anlattın. Kürd gençleri bu söylemler uğruna savaştı, binlercesi toprağa düştü. Şimdi çıkmış, bütün askerî ve güvenlik yapısını, Êzidî Kürd kadınlarını pazarlarda satan Musul Emiri Colani’nin Şam yönetimine teslim ettiğini iftiharla, bir başarı müjdesi gibi ilan ediyorsun. Hem de hiç utanmadan!
Bunun adı entegrasyon değil; bağımsız askerî iradenin tasfiyesi ve Kürdlerin kendilerini savunma gücünün HTŞ’ye, yani Şam’a devredilmesidir.
Üstelik askerî güç dağıtılmış, güvenlik kurumları devredilmiş; “Suriyeli olmayan Kürd savaşçıları da tarafımızca bölgeden çıkardık” diyerek seviniyorsun. Peki, Kürdlerin anayasal statüsünün, anadilde eğitim hakkının ve Özerk Yönetim’in geleceğinin hâlâ yalnızca birer “istek” olarak ortada durduğunu nasıl utanmadan söyleyebiliyorsun?
Soruyoruz:
Kürdlerin hakları anayasal güvenceye alınmadan ordusunu dağıtıp teslim edene ne denir?
Kamışlı’nın kimliğini koruyacak siyasal ve askerî gücü ortadan kaldırdıktan sonra bu kimliği neden HTŞ’nin merhametine bıraktın?
HTŞ ve Şam yönetimi yarın verdiği sözlerden vazgeçerse Kürd halkını hangi güçle ve hangi inançla savunacaksın?
Sahte General, bir halk önce elindeki gücü teslim edip sonra hak dilenmez. Bir halkın generali önce haklarını, statüsünü ve anayasal güvencelerini kazanır; ardından ortak devlet düzeninin koşullarını müzakere eder.
“Entegrasyon tamamlandı, şimdi Kürdlerin haklarını koruyacağız” demek, tapuyu devrettikten sonra evde oturmaya devam etmek istemeye benziyor.
Dün Kürd gençlerine Rojava’yı savunmaları için komutanlık yapanlar, bugün onların kanıyla kurulan askerî gücü HTŞ’ye, yani Şam’a devrederek hâlâ “kazanımları büyütmekten” söz edemezler; utanırlar, hayâ ederler. Üniforma giymek insanı general yapmaz, Mazlum! General, halkının savunma gücünü güvence almadan teslim eden değil; o gücü halkının özgürlüğü ve geleceği için canı pahasına koruyandır.
Mazlum Abdi, artık Kürd halkına hamasi cümleler kurmak yerine açıkça hesap vermelisin:
Ne aldın, ne verdin ve binlerce Kürd gencinin canı karşılığında geriye ne bıraktın?
Çünkü ortada anayasal statüsü tanınmış bir Rojava değil; ordusu dağıtılmış, silahı elinden alınmış ve geleceği yine Şam’ın ve HTŞ zihniyetinin insafına bırakılmış bir Kürd halkı görünmektedir.
Tarih, bir halkın umutlarını “entegrasyon” kelimesiyle Şam’a teslim edenleri general olarak değil; yenilgiyi başarı diye pazarlayan tüccarlar, kurnazlar ve işe yaramaz kimseler olarak yazacaktır.
Maaruf Ataoğlu
21 Ağustos 2026
@AbdullahMervani Ekolojik / qûnekolojik / Herbokolojik / Tarzanolojik/ Erebolojik/ Tirkolojik /Xelaskerolojik/
Lê mixabin û hezar mixabin para me Kurdan jî Rebenolojîk
Evlenme çağında olan gençlerin %70'e yakını evlen(e)miyor; evlenenlerin de 2025 yılı istatistiklerine göre 193 bin 793 kişisi boşandı. Bu rakam, son 25 yılın en üst rakamı.
Peki, ne yapalım?
1- Evlilikleri ekonomik olarak kolaylaştıralım. Geleneksel düğün süreçlerinin getirdiği stres, maddi ve ailevi baskılar gençleri bu karardan uzaklaştırıyor. Unutmayınız ki 10 yıl boyunca borç ödenen bir evde huzur olmayacağından süreç gençleri ümitsizliğe sevk ediyor.
2- Gençler kendi konfor alanlarını bozmak, sorumluluk almak veya kişisel alanlarından vazgeçmek istemiyor. Çocukların sorumluluk duygusu ile yetiştirilmemesi; eşinin ve olacak çocuğun sorumluluğunu almaktan uzaklaştırıyor.
3- Başta önce İstanbul Sözleşmesi, şimdi 6284 (özellikle beyan ve mesnetsiz uzaklaştırma kararları) ve süresiz nafaka gibi uygulamalar, gençleri evlilikten soğutuyor...
4- Evlenmeye gerek yok anlayışıyla kedi ve köpek bakmak romantikleştiriliyor, yalnızlık sevimli gösteriliyor... Anne ve baba torun isteyince, "Kedimiz, köpeğimiz var." diye cevap veriliyor...
5- Artan boşanma oranları evlilikte güvensizlik oluştururken, evlilikten beklentiler artıyor; aile içi yaşanan şiddeti, nefreti, öfkeyi ve çatışmayı örnek göstererek, "Annemin ve babamın kaderini yaşamak istemiyorum." diyenler çoğalıyor.
6- Eğitim sürecinin çok uzun olmasından kaynaklanan kariyer planlamaları ve değişen yaşam beklentileri, gençleri evlilik kurumundan uzaklaştırıyor. Eğitim süreci 22 yaşı geçmeyecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor.
7- Kadınların ailede tüm sorumlulukları alarak ya da almak zorunda kalarak erilleşmesi, erkeklerin de sorumluluktan kaçarak dişilleşmesi ve oluşan çatışma durumu ile bunun iyi pazarlanması, evliliğin cazibesini kaybettiriyor...
8- Çalışma hayatı ve iş ortamı, "Ben kendime yeterim." duygusunu körüklüyor ve "Bu saatten sonra kimsenin kahrını çekemem." anlayışıyla bireysellik ve bencillik törpüleniyor ve tek başına yaşam başlıyor.
9- Aile ve evliliğe dair söylemler bellekleri işgal ediyor, düşünceleri zehirliyor: "Biz iki iyi ev arkadaşıyız. Bekârlık sultanlıktır. Şimdiki aklım olsa evlenmem. Çocuğum için katlanıyorum. Bu zamanda evlilik deliliktir. Evlilik aşkı öldürür. Kimseye güven olmaz, evlilik yürümez. Önce kariyer, aile sonra gelir. Boşanmak artık normal, denersin olmazsa ayrılırsın. Herkes kendi hayatını yaşamalı."
10- Evliliğe yüklenen kötü anlamlar gençlere geri adım attırıyor: "Boşanmak yok, o evden ölün gelir. Eti sizin, kemiği bizim. Gelinlikle girdin, kefenle çıkarsın. Ben seni bu günler için mi doğurdum? Sakın kahrını çekme, bırak gel. El âlem ne der? Erkek adam ev işine karışmaz. Yuvayı dişi kuş yapar."
11- Sadakatsizliğin ve aldatmaların artması, zinanın serbest olması, evlilikte olmazsa olmaz güven duygusunu yerle yeksan ediyor... "Neden boşanmak istiyorsun?" diye sorulan sorunun 1. maddesi, "Beni aldattı." oluyor ve bu durum gençleri başka arayışlara itiyor...
12- Yediklerimizin ve içtiklerimizin erkek ve kadın olma duygularımızı, yani fıtratımızı bozması, karşı tarafın cazibesini kaybettiriyor...
13- Dijital dünya, sosyal medya, ekranlar, bazı oyunlar, animeler, mangalar, bazı müzik grupları başta olmak üzere pompalanan cinsiyetsizleştirme projeleri ile şekillenen aile ve ahlak yapısını bozma çalışmaları gençleri inanılmaz derecede etkiliyor. Paylaşımların ve algoritmaların kötülüğü desteklemesi de beyni, kalbi ve ruhu öldürüyor...
14- Aşk ve sevgi gibi Allah'ın yarattığı en güzel duyguların kapitalist anlayışa kurban edilmesi, itibarsızlaştırılması, yok sayılması, küçümsenmesi, kolay ulaşılabilir bir hâle getirilerek emek verilmeden tüketilmesi, evlenmeden bitirilmesi ve önemlisi sadece cinsellik olarak algılanması gençleri aile olmaktan koparıyor...
15- Ekonomik yapı ve geçim şartlarının kötüleşmesi, mehir, kız isteme, nişan, düğün masraflarının dudak uçuklatır hâle gelmesi, evliliğe adım atacak gençleri ürkütüyor...
16- Bazı aile danışmanları, psikolog ve psikiyatristlerin evliliği emekle örülen bir kurum olarak görmeden; Anadolu irfanı, toplum yapımız, millet olma özelliklerimiz, inanç sistemimiz düşünülmeden, hemen en küçük bir problemde çözüm değil bitirme anlayışıyla hareket etmeleri gençlerin cesaretlerini kırıyor.
17- Her şey Allah'ın emri, Peygamberin kavli ile başlıyor ama Nemrut'un, Haman'ın, Firavun'un, Ebu Cehil'in adetleriyle devam eden evlilik süreçleri takip ediliyor. Haram ve günah üzerine bina edilen yapının temeli çürük olarak atılıyor...
Zekeriya EFİLOĞLU
Eğitimci-Yazar
Basına ve Kamuoyuna
Bilindiği üzere büyük İslam âlimi ve Kürt milletinin öncü şahsiyetlerinden biri olan Bediüzzaman Said-i Kürdi, 23 Mart 1960 tarihinde Urfa’da vefat etmiş ve ertesi gün Halil-ür Rahman Dergâhı Camii avlusuna defnedilmiştir. Ancak defnedilmesinden 111 gün sonra, 27 Mayıs darbecileri tarafından 12 Temmuz 1960’ta mezarı parçalanarak naaşı bilinmeyen bir yere kaçırılmıştır.
Olayın arka planında, darbe yönetiminin Said-i Kürdi’nin Urfa’ya defnine büyük bir tepki gösterdiği görülmektedir.Nitekim 20 Haziran 1960 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısında Başbakan Yardımcısı sıfatıyla Fahri Özdilek’in konuyu gündeme getirmesi üzerine Milli Birlik Komitesi Başkanı ve daha sonra Devlet Başkanı olan Cemal Gürsel, “Niçin oraya gömdünüz?” diye sormuş ve “Orası yarın Kürtlüğün merkezi haline gelecek. Siz büyük günah yaptınız” diyerek itirazını dile getirmiştir. Gürsel, daha sonra “Ben sizin yerinizde olsam, bir rüyada bu adam kendisinin Isparta’ya naklini istemiş der ve oraya naklederim. Bu yapılmış bir hatadır. İşlerimiz rahatladıktan sonra bunu düşüneceğiz” şeklinde ifadelerde bulunmuştur. Tutanakta açıkça belirtildiği üzere Said-i Kürdi’nin naaşının kaçırılmasına gerekçe olarak Kürt kimliği ve Urfa’nın Kürtlüğün merkezi olacağı endişesi gösterilmiştir.
Darbeciler, daha sonra sahte rüya senaryosundan vazgeçerek kardeşi Abdülmecid Nursi'ye zorla imzalattıkları dilekçe üzerine, resmi olarak düzenlenen belgede Said-i Kürdi’nin Isparta’ya defnedildiğini kayda geçirmişlerdir.
Urfa Barosu olarak 2017 yılından beri Merhum Said-i Kürdi’nin kayıp naaşı ile ilgili olarak adli ve idari açıdan hukuki girişimlerde bulunduk. İç hukuk yollarının tükenmesi üzerine iki defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gittik.
Bugün, vefatının 66. yıl dönümünde bir kez daha kamuoyuyla paylaşıyoruz ki; Merhum Said-i Kürdi’nin mezarının darbeciler tarafından açılarak naaşının gasp edilmesi, açık bir insanlık suçu ve mezar dokunulmazlığının da ağır ihlalidir.
Bu nedenle kayıp naaş her nerede ise getirilerek buradaki mezarına iadesini talep ediyoruz.
Urfa Barosu olarak, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu gereğince hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak görevimiz çerçevesinde, bu talebimizin vicdani, hukuki ve insani bir sorumluluk olduğunu vurgulamaya devam edeceğiz. Konunun takipçisi olmaya, gerek ulusal, gerekse uluslararası platformlarda gerekli adımları atmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz.
Merhum Bediüzzaman Said-i Kürdi’yi mezarının parçalanarak naaşının kaçırılışının 66. yıl dönümünde, bir kez daha rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyor, mezarını parçalayarak naaşını kaçıranları ve faşist zihniyetlerini tel’in ediyoruz.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Dewletê di zanîngehan de beşa zimanê Kurdî vekiriye lê kesên mezûn dibin tayîn nake.
Bi vî awayî vî tiştî bêqîmet dike. Dibe sedem ku ciwan bibêjin, min ji bo çi di zanîngehê de mamostetiya Kurdî xwend; min çi beş xwend, çi karî dikim?
Divê dewlet wan kesên mezûn, weke mamoste tayîn bike.
Di dibistanan de jî zimanê Kurdî derseke hilbijarî ye.
Ev jî tiştekî sosret e. Divê kesên Tirk, Ereb an jî gelên din zimanê Kurdî hilbijêrin, ne zarokên Kurd.
📑 Çeşitli araştırma, yazı ve arşivlere erişebilmek için *"Risale Portal"* sitemizi ziyaret edebilirsiniz. Araştırmalarımızın altındaki yorum kutucuğu sizlerin yorum ve görüşlerinizi bekliyor...
https://t.co/8hsqulmS4K
Belê merivekî ku eqlê wî xerab nebû be, di encama lêkolînên xwe yên hûr û kûr de, tê dighê ku: Mesela, bes ew Xaliqê ku xulqa her tiştî kiriye, tenê ew e ku mêşhingivê kiriye fîhrîste, ji gellek tiştan re û piraniya mijarên kitêba kaînatê,