ABD'de 3 olay aynı haftaya denk geldi. Ray Dalio dün bir uyarı yayınladı.
Uyarıyı anlamak için önce o 3 olaya bakmak gerekiyor.
1. 30 yıllık ABD tahvil faizi %5.33 ile 19 yılın zirvesini gördü.
2. Japonya, elindeki ABD tahvillerinin bir bölümünü satıp parayı ülkesine çekti.
3. ABD Hazinesi kendi tahvillerini geri almaya başladı.
Herkes bu 3 haberi ayrı ayrı okudu.
Ray Dalio ise dün yayınladığı makalede 3'ünü tek bir sürecin parçaları olarak anlattı ve yatırımcıları uyardı.
Size o hikayeyi ve uyarının ne olduğunu göstereceğim.
Ray Dalio tarihteki büyük borç krizlerini inceledi.
Ülkelerin nasıl battığını anlatan kitabında bunların 35'ini tek tek gösterdi.
Bu hafta ona sürekli aynı soru soruldu. ABD'de olanlar kitabındaki sürece uyuyor mu?
Cevabı evet oldu.
Kitabın anlattığı süreç 3 adımda ilerliyor.
Önce devletin borç ödemeleri gelirinden daha hızlı büyür ve bütçeyi sıkıştırmaya başlar.
Sonra alacaklılar rahatsız olur. Tahvilini satanlar ve borcu yenilemek istemeyenler çoğalır.
Son adımda devletin önünde 2 yol kalır.
Ya faizin yükselmesine izin verilir, faturayı piyasalar ve ekonomi öder.
Ya da para basılır, faturayı paranın değeri öder.
Dalio'ya göre 2 yolda da kaybeden değişmiyor. Tahvili tutan kaybediyor.
Şimdi bu adımları ABD'nin bugünkü tablosuyla karşılaştıralım.
Rakamların hepsi Dalio'nun makalesinden geliyor.
Devletin geliri 5.5 trilyon dolar, gideri 7.5 trilyon dolar. Aradaki 2 trilyonluk açık borçla kapatılacak.
Yıllık faiz ödemesi 1 trilyon dolar, yani gelirin yaklaşık %20'si.
Üstelik bu yıl vadesi gelen yaklaşık 10 trilyon dolarlık anapara da çevrilmek zorunda.
Faiz ve anapara birlikte 11 trilyon dolar ediyor, yani devletin gelirinin 2 katı.
Borcun hane başına düşen kısmı ise yaklaşık 240 bin dolar.
Şimdi bu haftanın 3 olayına geri dönelim.
Faizin en çok uzun vadede yükselmesi, Dalio'ya göre talebin arza yetmediğinin işareti.
Japonya'nın satışı, en büyük alacaklının masadan kalkmaya başladığının işareti.
Hazine'nin kendi tahvilini alması ise en kritik olanı.
Alıcı azalınca devletin kendisinin alıcı olması, kitapta yolun sonuna doğru ortaya çıkan bir hamle.
Dalio buraya bir not da düşüyor. Hazine'nin bunu yapma kapasitesi sınırlı.
Makalede bir detay daha var.
Yolun bu noktasında devletler borçlanma vadelerini kısaltmaya başlar, çünkü uzun vadeye alıcı bulmak zorlaşır. ABD'nin bu hafta yaptığı tam olarak bu.
Uzun vadeli tahvilleri geri alıp yerine kısa vadeli borç koyuyor.
Dalio bu yolu tarihte 35 kez inceledi.
Rezerv para statüsünü kaybeden her para bu yoldan geçti.
Detaylar ülkeden ülkeye değişti ama sonunda hep aynı şey oldu.
Borç ya yeniden yapılandırıldı ya da paranın değeri düşürülerek eritildi.
Peki ABD için zaman var mı?
Dalio'ya göre var ama daralıyor.
Gidişat değişmezse krizin 3 yıl gibi bir sürede gelebileceğini, bunun 2 yıl erken ya da geç olabileceğini söylüyor.
Çıkışı da yazıyor.
Bütçe açığı milli gelirin %3'üne indirilirse risk ciddi biçimde azalır.
Bunun için harcamaları kısmanın, vergi gelirini artırmanın ve faizin zorlamayla değil kendiliğinden gerilemesinin birlikte gerçekleşmesi gerekiyor.
Yolun sonunda ne olduğunu merak edenler için Dalio bir örnek veriyor.
Japonya.
Japon devleti tahviline yeterli alıcı bulamayınca açığı yıllarca para basarak kapattı ve sonuç kayıtlı.
2013'ten beri Japon tahvili tutanlar dolara karşı %51, altına karşı %76 kaybetti. Japon işçisinin ücreti de aynı dönemde ABD'li işçiye göre %55 geriledi.
Dalio makaleyi yatırımcılara bir tavsiyeyle bitiriyor.
Borç varlıklarının ağırlığını azaltmayı, altına yer açmayı ve bir miktar Bitcoin bulundurmayı öneriyor.
Son sözü Dalio'nun makalesindeki cümleye bırakıyorum.
Para ve borç, serveti koruyabildiği sürece ayakta kalır.
Koruyamadığı gün önce değer kaybeder, sonra terk edilir.
Dalio çıkışın hâlâ mümkün olduğunu da yazıyor.
Önümüzdeki dönem hangi yolun seçildiğini gösterecek.
Herkes ABD'nin borcunu konuşuyor. Asıl hikaye 13 yıldır Japonya'da yaşanıyor.
Dünyanın en borçlu gelişmiş ülkesi ABD değil.
Japonya'nın borcu milli gelirinin %215'i.
Herkes 30 yıldır bu ülkenin batmasını bekliyor.
Batmadı.
Ama bunun bir bedeli vardı ve o bedel hiç konuşulmadı.
Nasıl batmadığını anlarsanız, ABD'nin bu hafta girdiği yolun sonunu da görürsünüz.
Size o hikayeyi göstereceğim.
Bu batış beklentisine yıllardır pozisyon açılıyor ve pozisyonun bir adı bile var.
Japon devlet tahvilini açığa satmak, yani Japonya'nın batışına oynamak, piyasada dul bırakan işlem olarak anılıyor.
Çünkü bu pozisyonu açanlar arasında dünyanın en zeki fon yöneticileri de vardı ve hepsi kaybetti.
Peki Japonya neden bir türlü batmıyor?
Çünkü hepsi yanlış felaketi bekledi.
Japonya'nın tahviline yeterli alıcı kalmayınca devreye merkez bankası girdi ve yıllar içinde devlet tahvillerinin yarısından fazlası onun kasasına geçti.
2016'da ise iş resmileşti ve faize tavan kondu. Merkez bankası, 10 yıllık faizin belli bir çizginin üzerine çıkmasına izin vermedi.
Bu araç da Japonya'nın icadı değil.
1942'de ABD kendi faizine %2.5 tavan koymuş ve savaş borcunu o yolla eritmişti.
74 yıl sonra aynı araç bu kez Japonya'da kullanıldı ve sonuç değişmedi. Beklenen kriz hiç gelmedi. Bedel ise 13 yıl boyunca taksit taksit ödendi.
O taksitlerin kaydını Ray Dalio yeni makalesinde yayımladı.
2013'ten beri Japon tahvili tutanlar dolara karşı %51, altına karşı %76 kaybetti. Japon işçisinin ücreti aynı dönemde ABD'li işçiye göre %55 geriledi.
Yen 40 yılın en düşük seviyesini gördü.
Japonya batmadı. Japonlar sessizce fakirleşti.
Dul bırakan işlemin sırrı da bu.
Batışa oynayanlar kaybetti, çünkü bu yolun sonunda çöküş yok, halkın adım adım fakirleşmesi var.
Şimdi ABD'ye dönelim, çünkü aynı hikaye bu kez orada başlıyor.
ABD'nin borcu 40 trilyon doları aşmış durumda ve uzun vadeli tahvile alıcı azalıyor.
Yalnız bir fark var.
Japonya'da faizi bastıran el merkez bankasıydı. ABD'de bu işi Hazine üstlendi.
Hazine bu hafta uzun vadeli tahvilleri geri alma kararını açıkladı ve 30 yıllık faiz aynı gün %5.33'ten %5.19'a indi.
Ortada bir Fed kararı bile yoktu, hamle tamamen Hazine'nindi.
Üstelik bu seferki yöntem daha sessiz.
Geri alım parası kısa vadeli borçla bulunuyor, yani borç uzun vadeden kısa vadeye kayıyor.
O kısa vadeli tahvillerin en hızlı büyüyen alıcısı ise stablecoin şirketleri.
Yasa gereği topladıkları her doları bu tahvillere yatırmak zorundalar.
Sistem kendi kendini besliyor.
Uzun vadeli faiz düştükçe para riskli varlıklara yöneliyor ve kripto yükseliyor.
Bu haftaki yükselişin zemininde de bu var.
Kripto büyüdükçe stablecoin arzı artıyor ve toplanan dolarlar yeniden kısa vadeli tahvile akıyor.
Uzun vade kısaya, kısa vade kriptoya, kripto yeniden kısaya akıyor.
Japonya'nın tahvilini merkez bankası almıştı.
ABD'nin tahvilini ise telefonunda stablecoin tutan sıradan insanlar alıyor.
Trump'ın Bitcoin'i neden bu kadar istediği de bu tabloda netleşiyor.
ABD, Bitcoin için devlet rezervi kurdu ve Trump yeni alımlar yapmak istediklerini söylüyor.
Sebebi hayranlık değil, çift taraflı bir hesap.
Hesabın bir tarafı borç.
Kriptoya giren para stablecoin üzerinden ABD'ye borç olarak dönüyor.
Öbür tarafı ise Japonya'dan tanıdık.
Para eridiğinde değer ortadan kalkmıyor, adres değiştiriyor.
Yeni adres de hep arzı artırılamayan varlıklar oluyor. Çin bu yüzden yıllardır altın topluyor.
ABD ise aynı korumayı Bitcoin'le kuruyor.
Yani ABD masaya iki taraftan oturuyor.
Bir eliyle borcunu eritecek düzeni işletiyor, öbür eliyle de paranın kaçacağı varlığı şimdiden topluyor.
Peki bu yol ABD'yi nereye götürüyor?
Bugün iki ülke aynı yolda ters yönde yürüyor.
Japonya 13 yıl sonra çıkışı arıyor.
10 yıllık faizi bu ay %2.9 ile 1996'dan beri en yüksek seviyeyi gördü. Merkez bankasının eylülde yeni bir artışa gitmesi konuşuluyor.
ABD ise yolun daha girişinde.
Elbette ABD'nin sonu Japonya'yla aynı olmak zorunda değil.
Ama Japonya'nın 13 yılı geriye tek ders bıraktı.
Bu hikayede izlenecek şey çöküş değil, erimedir. Erimenin faturası önce paraya, sonunda da o parayı tutan herkese kesilir.
Son sözü bir asır öncesinin ünlü iktisatçısına bırakıyorum.
Keynes 1919'da, devletlerin enflasyon yoluyla vatandaşlarının servetinin önemli bir bölümüne el koyabileceğini yazmıştı.
Japonya'nın 13 yılı, bu cümlenin en taze kanıtı.
Bu benim kişisel analizim.
Gelişmeleri izliyorum. Sizi bilgilendireceğim.
Sınıf sınıf inceledim: Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi bu yıl 128 mezun verdi. Bu 128 öğrenciden 21’i üniversite sınavında ilk 100’e girdi. Bu durum, hayatın olağan akışına aykırı görünmektedir. Konunun açıklığa kavuşturulması amacıyla mutlaka adli ve idari soruşturma başlatılmalıdır.
BÜYÜK OPERASYON!
Olan biteni, tüm bu operasyonları size özetleyeyim...
Yeni bir kurucu liderlik geliyor. Yeni bir Türkiye...
Bunun için;
Öcalan'ın da ABD'nin de istediği gibi
"Milletin adı Türkiye" olmalı.
Ama eğitim müfredatında Orta Asya'nın da "Türkistan" olarak tanıtılması gerek.
"Ne güzel. Ne var bunda?" diyebilirsiniz. Turancılar çok sevinebilir. Ben de bu bölgeyi sürekli Türkistan olarak tanımlıyorum. Doğru.
Fakat neden şimdi?
Neden Milli Eğitim müfredatı Türklere uzak diyarda bir Türkistan verdi, Orta Asya demekten vaz geçti?
Çünkü kanaatim o ki Kürtlere de bir Kürdistan verecek.
Bunu önce eğitim müfredatında Türklere bir Türkistan yurdu biçerek, ama Anadolu'dan uzak bir ata yurdu göstererek yapıyor.
Eşitlik olacak.
Türklerin bir Türkistan'ı olacaksa,
Kürtlerin de bir Kürdistan'ı olacak.
"Madem müfredatta Türkistan var, yarın eşitlik gereği Kürdistan da olmalı..." denildiğini şimdiden duyar gibiyim.
Türkiyeli olunacaksa, birilerine"Yallah Türkistan'a" denilebilmeli ama "Yallah Kürdistan'a" da denilebilecek.
Türkiye Türk yurdu olmayacak, Türkiyeli yurdu olacak. Zira Türk yurdu uzaktaki Türkistan!
Ama Kürt yurdu da olmayacak...
Lakin yakında bir Kürdistan da var edilecek.
"Yallah Kürdistana!" diyenleri de duyar gibiyim.
O halde tüm operasyonların bununla ilgisi ne?
İşte yeni devlet kurulurken, bu yeni devletin önünde muhalefet olabilecek, tüm etkili isimler gözünüzde güven kaybetmeli.
Bu isimlerin yolsuzluk yapıp yapmadığı ayrı bir tartışma konusu.
Bu isimler her şeyden önce bulundukları konum ve sahip oldukları
Sosyal medya gücüyle siyasete etki etme gücüne sahipler.
Uzun zamandır genç muhalif seçmen üzarinde etkisi muazzam olan sanatçılara, fenomenlere yapılan uyuşturucu operasyonlarıyla birlikte düşündüğümüzde farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
Özellikle toplumun büyük bir kesiminde büyük bir güvene sahip olan bu isimler üzerinden güven erozyonu oluşturmak," kimseye inanmama" psikolojisini tetiklemek, keskinleşen Atatürkçülüğü törpülemek yeni anayasa yolunda önemli bir adım olur.
Oğuzhan Uğur'un "devletin resmi kurumları dışında hareket etmemenin önemini gördük" açıklaması tam da bu psikolojik zemini gösteriyor.
Ancak bu açıklama, devletin resmi kurumları içerisine çöreklenebilecek rüşvet, yolsuzluk ve liyakatsızlığın normalleşmesi ve devletin sorgulanamamasını da beraberinde getiriyor.
Çin tipi bir sitem!
Kemal Kılıçdaroğlu'nun danışmanlığını da yapmış olan Bülent Kuşoğlu'nun " "Devlet aklı devrede" açıklaması da bu minvalde hayli manidar.
Nedir bu devlet aklı?
AKP bu aklın neresi?
NATO bundan bağımsız mı?
Öcalan açılımı hangi akıl?
Sorgulamayacağız.
Ve daha da kötüsü devlet ile AKP arasındaki bağ yok sayılıyor.
Aynı devlet aklı AKP ile ilgili suskun. Yolsuzluk AKP'ye 23 yıl boyunca hiç uğramamış gibi yapan bir devlet aklı mı bu?
Siz parsel parsel verin cevabını.
Bundan sonra Oğuzhan Uğur'un Babala'ya çıkardıklarına da dikkat etmek gerekecek.
Çünkü amaç muhalif seçmeni
sandığa gitmeden psikolojik olarak yenmek.
Dikkatinizi çekmek istediğim bir husus da şu: Tüm bu para hareketleri neden şimdi sorun oldu? Neden beklendi?
Yeni anayasa sürecinde, her kesimden ama daha çok açılıma destek olan cenahtan farklı simaları programlarında görebiliriz.
Lakin Küresel projeleri deşifre eden bizlere bir fırsat verilecek mi?
Neyse,
Kendi ülkemizde "Türk" kelimesini anayasal tartışmaya açarken, haritada binlerce kilometre ötede "Türkistan" kuruyoruz.
İçeride kimlik tartışması, dışarıda Turan reklamı.
Vatandaşa destan, masada başka plân.
AKP, Paris davasını kaybetti!
Gizlenen dava sonucuna ulaştık.
Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nin;
AKP’nin, Irak-Türkiye ham petrol boru hattında yaptığı usulsüzlükler nedeniyle;
Türkiye aleyhine hükmettiği 1 Milyar 471 Milyon Dolarlık ceza kararını iptal etmek için başvurduğu Paris İstinaf Mahkemesi’ndeki davanın kaybedildiğini belgeledik.
Artık 1 Milyar 471 Milyon Dolarlık tahkim cezasının ödenmesi için geri sayım başladı!
Peki süreç nasıl gelişti?
13 Şubat 2023’de Uluslararası Tahkim Mahkemesi aldığı kararla;
AKP’nin, 21 Mayıs 2014 – 30 Eylül 2018 tarihleri arasında, Irak-Türkiye ham petrol boru hattında;
Irak Merkezi Hükümetinin izni olmaksızın⬇️
1.) Irak’a ait petrolü usulsüz olarak taşıdığı,
2.) Ceyhan Limanı’nda yüklemesini yaptığı,
3.) Irak devletinin satış fiyatının altında bu petrolün satılmasına neden olduğu gerekçesiyle,
Türkiye’nin Irak’a net 1 Milyar 471 Milyon Dolar tazminat ödemesine hükmetmişti.
277 sayfalık Nihai Tahkim Kararını ilk kez kamuoyuna belgeleriyle biz açıklamıştık.
AKP ise verdiği yanıtta;
Bu cezayı içeren tahkim kararının iptali için Paris’te dava açtıklarını açıklamıştı.
Yaptığımız araştırma neticesinde;
AKP’nin, uluslararası tahkim kararına karşı Paris İstinaf Mahkemesinde açtığı ‘Kararın İptali Davasını’ kaybettiğini tespit ettik.
Sonuç⬇️
1 Milyar 471 Milyon Dolar tutarındaki ceza ödemesi için geri sayım başladı!
Bu devasa ceza tutarı, mutlaka Tayyip Erdoğan’ın ve ilgili AKP’li yöneticilerin mal varlıklarından tahsil edilmelidir!
İşte resmi belgeler⬇️
Kaynak: 10 Mart 2026 tarihli Paris İstinaf Mahkemesi Kararı (Fransızca Orijinali, Türkçe Çevirisi)
— BU EKİBE İYİ BAKIN —
Bu ekibi Ermenistan Kabinesi sanmayın.
Bu ekip; 33 senelik Abdulhamid devrinin ekibi
Devlet batınca “Vay Efendim Türkçülük başlamış da devlet çökmüşmüş..”
Peki bu ekonomik iflas tablosunda Türkler nerede ?
Halife-i Müslümin 2.Abdülhamit’in Nazırlarına (Bakanlarına) ve bürokratlarına buyrun bakalım:
Hariciye Nazırları;
* Aleksandros Karateodori Paşa (1878-1879)
* Gabriel Pasha ve Sava Paşa (1879-1880)
Hazine-i Hassa Nazırları:
* Agop Ohanes Kazazyan (1876-1891),
* Mikail Portakalyan Efendi (1891-1897),
* Ohanes Sakız Efendi (1897-1908)
Maliye Nazırı:
• Agop Ohanes Kazasyan Paşa (28-30 Ağustos 1885), (Aralık 1886 - Mart 1887) (1888-1891)
Nafia Nazırları:
* Ohanes Çamiç Efendi (1877-1878),
* Aleksandr Karateodori Paşa (1878)
* Sava Paşa (1878-1879)
Orman ve Maadin Nazırları;
* Mavrokordato Efendi (1908-1909),
* Aristidi Paşa ( 1909)
Ticaret ve Ziraat Nazırları:
* Bedros Kuyumcuyan Efendi (1880)
* Gabriel Noradonkyan Efendi (1908-1909)
Ayan Üyeleri(1876);
* Antopolos Efendi Aristarki Bey,
* Daviçon Karmona Efendi,
* Musurus Paşa,
* Serviçen Efendi,
* Stoyanoviç Efendi,
* Dr. De Kastro Bey,
* Mavroyeni Paşa,
* Karatodri Paşa,
* Abraham Karakahya Paşa
Ayan Üyeleri(1908)
* Azaryan Efendi,
* Basarya Efendi,
* Bohor Efendi,
* Fethi Franko Bey,
* Gabriyel Noradonkyan Efendi,
* Mavrokordato Efendi,
* Mavroyeni Bey,
* Oksanti Efendi,
* Yorgiyadis Efendi,
* Aram Efendi,
* Popoviç Temko Efendi,
Babıali Hukuk Müşaviri Gabriel Efendi; Abdülhamit zamanında sürekli el üstünde tutulan bu Gabriel Efendi 2. Dünya savaşı sonrası düzenlenen Paris Konferansında Ermeniler için toprak talep etmiş, Lozan Konferansına da Ermeniler adına katılmıştır…
Elçilere göz attığımızda;
* Y. Fotiades Bey ve Gobdan Efendi’nin Atina,
* Azaryan Efendi’nin Belgrad,
* E. Karatodri Efendi’nin Brüksel,
* Blak Bey’in Bükreş,
* Yanko Karaca, Misak Efendi ve Aritraki Efendi’nin Lahey
* K. Musurus Paşa, Alfred Rüstem Paşa ve Antopulo Paşa’nın Londra,
* Naum Paşa’nın Paris,
* S. Musurus Bey ve Y. Fotiades Bey’in Roma,
* Nikola Gobdan Efendi’nin Sofya,
* A. Vogorides Paşa’nın Viyana,
* L. Aristarki Bey ve A. Mavroyeni Bey’in Washington’da Büyükelçi-Elçi olarak görev yaptıklarını görüyoruz.
Konsolos ve kâtipliklerde de Türk unsurundan ziyade Ermeni ve bilhassa Rum memurlar kullanılmakta idi.
Valilik koltuklarının çoğunda da gayrimüslimler oturuyordu.
Mesela Şarkî Rumeli Valileri;
* Sava Paşa,
* Aleko Vogorides Paşa,
* Gavril Paşa Hristoiç,
* Alexandre de Battenberg,
* Ferdinand de Saxe-Cobourg et Gotha,
Sisam Beyleri;
* Mişel Gregoriyadis Bey,
* Aleksander Mavroyeni Bey,
* Yanko Vitinos Bey,
* Kostaki Karateodori Paşa,
* Yorgi Yorgiadis Efendi,
* Andrea Kopasis Efendi,
Cebelilübnan Sancağı Mutasarrıfları;
* Vasa Paşa,
* Naum Paşa,
* Yusuf Franko Paşa
Maliyesini, Hariciyesini, Tarımını, Madenlerini ve de Mülkiyesini gayrimüslimlere bırakmış devletin başında bir İslam Halifesi (!) vardır…
ŞİMDİ ANLADINIMIZ MI ATATÜRK’ÜN KİMİN TEKERİNE ÇOMAK SOKTUĞUNU ?
Türk Dil Kurumuna bir Ermeni dil bilgisi uzmanını, o da sadece Genel Sekreter olarak atadı diye-ki adam Osmanlı memuru zaten, 100 senedir Atatürk'e demediğini bırakmayanlara soralım, insafınız var mı ?
Kaynak Kitap: Sinan Kuneralp, Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839-1922) Prosopografik Rehber, İstanbul: ISIS PRESS, 1999.
(alıntıdır)
@ThePenguinBTC Burada bankacılıkta bulunanın 148 katı olduğu yazıyor, bence gelecekte fiziki altın ile bankacılık sistemindeki altın aynı fiyatta olmayacak ve belki de devletler fiziki altınlarımızı elimizden uygun fiyatla alacak, tıpkı 1930’lı yıllarda Amerika’nın yaptığı gibi…
Herkes dolara bakıyor. Çin'in asıl hamlesi başka yerde.
Size çok az kişinin bildiği bir şey göstereceğim.
Dünyada altın alıp satan herkes, aynı kapıdan geçmek zorunda.
Bir merkez bankası altın alacaksa, o kapıdan geçiyor. Koca bir ülke rezervini büyütecekse, o kapıdan geçiyor. Altının fiyatı bile o kapının arkasında belirleniyor.
Neresi mi?
Londra.
Yüz yıldır dünyanın bütün altını buradan geçiyor. O kapının anahtarı da hep Batı'nın elinde oldu.
Bu hafta Çin ilk kez o kapıya hiç uğramayan bir yol açtı.
Hong Kong'da, büyük bankalarla birlikte, altının Londra'ya değmeden alınıp satılabildiği bir sistem kurdu.
Haber teknik göründü. Kimse üstünde durmadı.
Oysa bu, altının düzenindeki ilk çatlak.
Ama bu çatlağın neden bu kadar büyük olduğunu anlamak için, Çin'in daha önce yaptığı başka bir şeye bakmak gerekiyor.
Çünkü Londra'nın altın üzerindeki gücü sadece kontrol değil.
Manipülasyon.
Şöyle düşün.
Bir kuyumcu var.
Kasasında belli bir miktar altın duruyor. Ama müşterilerine sattığı makbuz, kasasındaki altından kat kat fazla.
Herkes elindeki makbuza bakıp "benim altınım var" diye rahat. Kimse gidip metali istemediği sürece bu düzen sorunsuz yürür.
Dünyanın altın piyasası tam olarak böyle işliyor. Ortada, var olan gerçek altının kat kat üstünde kağıt altın dönüyor.
Peki bunun sonucu ne?
Altın olduğundan bol görünüyor. Bol görünen şeyin fiyatı da düşük kalıyor.
Yani kağıt altın, gerçek altının fiyatını yapay olarak aşağıda tutuyor.
Bugün ekranda gördüğün altın fiyatı, altının gerçek fiyatı değil.
Çin bunu gördü. Batı'nın bu oyununa karşı kendi tedbirini almaya başladı.
İki adım attı.
Önce kendi halkını oyundan çekti.
ICBC, Postal Savings, Ping An, Guangfa. Çin'in en büyük bankaları peş peşe vatandaşına kağıt altını kapattı. Metali olmayan, sadece bir ekranda yazan altını.
Sonra ikinci adımı attı. Bu hafta gördüğümüz adım.
Gerçek altının Londra'ya değmeden alınıp satıldığı kendi sistemini kurdu.
Bir yandan da kendisi durmadan gerçek altını topluyor.
Yani Çin aynı anda iki şey yapıyor. Halkını sahte sistemden çıkarıyor, kendi kasasını gerçek metalle dolduruyor.
Bu da tek bir hamle değil.
Çin yıllardır Batı'nın sistemine karşı kendi sistemini kuruyor.
Bir tarafta BRICS.
Dolar sistemine karşı. Çin bu bloğu büyütüyor, ülkeler arası ticareti yavaş yavaş dolardan çıkarıyor.
Öbür tarafta bu altın hamlesi. Batı'nın altın düzenine karşı.
İkisi de aynı planın parçası. Biri paranın bağımsızlığı, öbürü altının.
Herkes düşük fiyata bakıp altından umut keserken, Çin tam o fiyattan gerçek metali sessizce topluyor.
Çünkü Çin şunu biliyor. Kağıdın hükmü, herkes gerçeğini isteyene kadar sürer.
O gün geldiğinde, elinde makbuz olan değil, metal olan kazanır.
Bu benim şahsi analizim. Gelişmeleri takip ediyorum, sizi bilgilendireceğim.
Altın neden düşüyor? Cevap Japonya'da.
Savaş çıktı.
Herkes aynı şeyi söyledi. "Altın uçar. Belirsizlik varsa altın kazanır."
Sonra altın düştü.
Tek başına da düşmedi.
Borsa da düştü, gümüş de, Bitcoin de. Hepsi aynı anda, aynı yöne.
Herkes sebebi Amerika'da arıyor.
Fed faizi indirmiyormuş, veriler güçlü gelmiş, Trump şöyle demiş.
Hepsi doğru. Ama hepsi yüzeyde.
Çünkü altını, borsayı, gümüşü aynı gün aşağı çeken şey Amerika'da çıkan bir haber değil.
Yıllardır sessizce işleyen bir mekanizma. O mekanizmanın düğmesi de Amerika'da değil, Japonya'da.
Oraya gelmeden önce çok basit bir kural var. Bunu bir kere anlarsan altının neden düştüğünü bir daha kimseye sormazsın.
Altının fiyatı aslında bir kesirdir.
Üstte altın, altta dolar. Sen "altın şu kadar dolar" derken aslında iki şeyi birden ölçüyorsun. Hem altını, hem doları.
Bu kesir düşüyorsa iki ihtimal var.
Ya altın değer kaybetti. Ya da onu ölçtüğün dolar değer kazandı.
Şu an olan ikincisi.
Altın zayıflamadı. Dolar kıtlaştı.
Peki dünyada dolar neden birden bu kadar değerli hale geldi? Hikâye burada başlıyor. İki koldan.
Birinci kol, Hürmüz Boğazı'nda.
Şunu hatırlamak gerekiyor. Dünyada petrol 1974'ten beri sadece dolarla alınıp satılıyor. Japonya da, Almanya da, Hindistan da petrol alacaksa önce dolar bulmak zorunda.
Son aylarda İran gerginliği Hürmüz'ü kilitledi. Petrol fiyatı hızla 100 doların üstüne çıktı.
Şimdi düşün. Petrol pahalandı ama hâlâ dolarla satılıyor. Yani her ülke, aynı miktar petrolü almak için eskisinden çok daha fazla dolar bulmak zorunda kaldı.
Dünya bir anda dolara hücum etti.
Bazı ülkelerin elindeki dolar rezervleri bu yüzden erimeye başladı.
Peki cebinde yeterince dolar olmayan ülke ne yapar? Dolar bulmak için elindeki en değerli şeyi satar. Altını.
Petrolü ödeyecek doları bulmak için bazı ülkeler kasalarındaki altını sattı. Altının düşüşü işte burada başladı.
Sonra haber geldi. Hürmüz yeniden açılıyor.
Petrol fiyatı düşmeye başladı. Normalde bu rahatlama demek.
Ama tam tersi oldu.
Çünkü petrol ucuzlayınca, rezervi erimiş bütün ülkeler aynı anda şunu düşündü. "Fiyat düşmüşken kasamı doldurayım."
Ucuz petrolü kaçırmamak için hepsi birden alıma geçti. Almak için yine dolar lazımdı.
Yani petrol pahalanınca da dolara koşuldu, ucuzlayınca da. İki yönde de aynı kapı çalındı. Dolar.
Dünyanın dolara olan susuzluğu iki kez üst üste arttı. Dolar değerlendi. Dolar değerlenince, onunla ölçülen altın kâğıt üstünde düştü.
Birinci kol bu.
İkinci kol çok daha derin. Asıl büyük olan da bu.
Japonya'da faiz yıllardır neredeyse sıfır.
Bunun anlamı şu. Japonya'dan para bulmak dünyanın en ucuz işi.
Akıllı oyuncular yıllarca şunu yaptı. Japonya'dan bedavaya yakın yen borçlandılar. O parayı bozup dünyanın dört bir yanına yatırdılar. Amerikan hisselerine, altına, gümüşe, Bitcoin'e.
Mantık basitti. Ucuza borçlan, kazançlı yere yatır, aradaki farkı cebine at.
Yani bugün gördüğün altının fiyatının içinde bile, bir yerlerde borçlanılmış Japon yeni vardı.
Şimdi o ucuz para devri kapanmak üzere.
Yen aylardır değer kaybediyor. Sebebi faiz farkı. Amerika'da faiz yüksek, Japonya'da neredeyse sıfır. Para hep daha çok kazandığı yere akıyor. Yen'i bırakıp dolara koşuyor. Yen düştükçe düşüyor.
Japonya bunu durdurmak için elindeki doları satıp yen aldı. İşe yaramadı. Yen birkaç gün durdu, sonra yine düştü.
Neden başarılı olmuyor?
Şöyle düşün.
Su alan bir teknen var. Kovayla suyu dışarı atıyorsun. Ama teknedeki deliği kapatmıyorsun. Ne kadar boşaltsan da delik açık kaldıkça su geri doluyor.
Japonya'nın yaptığı tam bu. Dolar satıp yen alıyor, suyu bir anlığına boşaltıyor. Ama deliği, yani faiz farkını kapatmıyor. O yüzden yen birkaç günde geri düşüyor.
Deliği kapatmanın tek yolu var. Faizi artırmak.
Kritik nokta burası.
Japonya faizi artırdığı gün, otuz yıllık ucuz para devri biter.
Japonya'dan bedavaya borçlanıp dünyaya yatıran bütün büyük fonlar aynı anda kapıya yönelir. Yen borcunu kapatmak için ellerindeki her şeyi satarlar.
En önemli kısım şu. Bu fonlar önce neyi satar?
Zarardaki varlığı değil. Kârdaki varlığı.
Çünkü paraya çevirmen gereken anda, elindeki en çok kazandıran, en kolay satılan şeyi satarsın. Zarardakini satarsan zararı kesinleştirirsin. Kârdakini satarsan nakit yaratırsın.
Peki son yılların en çok kazandıran varlığı neydi?
Altın ve gümüş.
Altının asıl sırrı burada.
Altın kötü olduğu için satılmadı. Tam tersine, en iyi olduğu için satıldı. Zarar başka yerdeydi. Ama parayı en sağlam varlık ödedi.
Herkes "altın güvenli liman değil miydi" diye sordu. Cevap şu. Panik anında kimse istediğini satmaz. Satabildiğini satar. En kolay satılan şey de altındı.
Şimdi iki kolu birleştir.
Bir yandan Hürmüz yüzünden dünya iki kez dolara hücum etti. Dolar değerlendi.
Öbür yandan Japonya'nın faiz kapısı aralandı. Fonlar nakde koştu, ellerindeki altını sattı.
Bunların hiçbiri altının değerini bozmadı. İkisi de geçici. Biri bir boğazın açılıp kapanmasıyla ilgili. Öbürü bir merkez bankasının kararıyla.
Peki önümüzdeki dönem?
İki kol da geçiciyse, geriye tek bir soru kalıyor. Altını kalıcı olarak yukarı itecek ne var?
Cevap, altını bu düşüşte satan elin ta kendisinde saklı.
Çünkü o el, aslında aylardır altını en çok toplayan eldi.
Merkez bankaları aylardır sessizce altın alıyordu. Yavaş yavaş dolardan çıkıp altına geçiyorlardı.
Sonra petrol geldi. Dolara mecbur kaldılar. O biriktirdikleri altını satmak zorunda kaldılar.
Yani şu an satıyor olmaları altına güvenmedikleri için değil. Dolar sıkıştırdığı için.
Bu bir tercih değil, mecburiyet. Mecburiyet geçince ne yaparlar? Kaldıkları yerden devam ederler. Yeniden alıcı olurlar.
Bir de şunu ekle.
Japonya kendini kurtarmak için harcadığı doları havadan bulmadı. Elindeki Amerikan tahvillerini satarak buldu.
Dünyada Amerika'ya en çok borç veren ülke, o borcu yavaşça geri çekiyor.
Bir yanda altını satan merkez bankaları, ilk fırsatta geri dönecek. Öbür yanda dolara en çok güvenen el çekiliyor.
Bu yüzden bugünkü düşüş altının sonu değil. En çok isteyenin, en sıkıştığı anda satmak zorunda kaldığı bir varlığın geçici düşüşü.
Deliğin kapandığı gün, herkesin sattığı gün değil, satışın bittiği gündür.
Herkes düşüşe bakıp Amerika'yı konuşuyor.
Oysa altını bugün aşağı çeken el Amerika'da değil.
Faizini yıllardır sıfırda tutmuş, şimdi o düğmeye basmak zorunda kalan Japonya'nın elinde.
Bu benim şahsi analizim. Gelişmeleri takip ediyorum, sizi bilgilendireceğim.
@Druars +uzatmadan, sonuç olarak dünya devletlerinin satmadığı ve hala alım yaptığı bir süreçte bu düşünceniz bence çok yanlış. Neden üstüne basa basa fiziki altın dendiğini 3-5 seneye kalmaz anlayacağız derim.
@Druars +değil) esas sıkıntı buradan başlıyor. 2023 yılı nisan ayında dünyanın en güvenilir bankacılık sistemine sahip İsviçre’nin 2. en büyük bankası Credit Suisse yi üstü örtülü batışını belkide duymamış olabilirsiniz bankacılık sisteminde ufak bir sarsıntı fena etkiler, fazla