İslam şeriatında hüküm açıktır. Vefat eden kimsenin dünya mükellefiyeti sona ermiştir.
Kalem kalkmış, mürekkep kurumuş, defter dürülmüş, imtihan tamamlanmıştır. Falan ölü bizi yönetiyor, orduları sevk ediyor, ekonomiyi düzeltiyor vs... Bu gibi iddialar İslam akaidi ile bağdaşmaz.
Eğer vefat eden; tercih ediyor, irade gösteriyor ve hayatta olanların fiillerini yönetiyor olsaydı bu onun hâla teklif altında olduğu ve imtihanda olduğu anlamına gelirdi. Yönettiği olaylardan dolayı hesaba çekilmesi gerekirdi. Ama Rabbimiz rahmetiyle perdeyi kapatmış, ölümle beraber kulun dünya vazifesini bitirmiştir.
Bir insanın vefatından sonra yaptığı sadaka-i cariyeler ile sevabı gelir, ilmin bereketi sürer, dua alır ama o artık perdenin arkasındadır.
Güzel kardeşlerim,
Hakaret, iftira ya da buna benzer durumlarda Hz. Ali kerremallahu vechenin hepimize örnek olan davranışını hatırlayalım. O, “Nefsime uymaktan korktum” deyip kılıcını kınına koyduysa biz de nefsimize uyacaksak nasihat kılıcımızı kınına koyalım. Böyle yapalım ki Hz. Ali üzülmesin.
Bizim etrafımızda olan, olmayan; sofi olan, olmayan herkese bu gibi durumlarda tavsiyemiz;
İster bize laf etsinler, kime laf ediyorlarsa etsinler… Sizin onların ağzını kapatmaya gücünüz yetmeyeceği için sadece doğruyu söyleyin, hakikati anlatın. Baktınız hakaretler devam ediyor, nasihat kılıcınızı kınına koyun. Siz de agresif davranıp hakaretler savurmayın. Savurmayın ki Hazreti Ali üzülmesin.
Üç, beş günlük dünya hayatında bizim için övgü ya da yergi değil; sadece Allah-u Zülcelal’in rızası önemlidir.
Resûlullah aleyhisselâm, ölmek üzere olan bir gencin yanına gelerek ona kendini nasıl hissettiğini sormuş,
“Günahlarımdan dolayı korkuyor, Allah’tan affımı umuyorum”
şeklindeki cevabı üzerine,
“Böyle bir durumda kalbinde korku ve ümidin bir araya geldiği hiçbir kul yok ki Allah ona umduğunu verip korktuğundan emin kılmasın”
buyurmuştur.
(Tirmizî, “Cenâiz”, 11.)