“Kâfir olmaktan korkmuyorum; münkir olmaktan korktuğum kadar!”
Şeriatta küfrün tedavisi kelime-i şehadet getirerek, tekrar dine dönmekle mümkün iken; tasavvufta münkirliğin tedavisi henüz keşfedilemedi.
Bu keskin yargım, fıkıh/zahir ile tasavvuf/batının hakikat arayışındaki metodoloji farkını çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor olması lazım; en doğrusunu Rabbimiz bilir.
Şeriatın beyan esaslı yapısı ile tasavvufun hâl ve tecrübe odaklı yapısı arasındaki bu farkı şöylece temellendirebiliriz: Şeriatın zahir sınırı ve usul kolaylığıyla Fıkıh usulünde hükümler zahire göre verilir. Hz. Peygamber s.a.v.’in Üsame b. Zeyd’e yönelik "Kalbini mi yarıp baktın?" ikazı, şeriatın sınırını çizer.
Bir kimse diliyle Kelime-i Şehadet getirdiğinde, hukuk önünde mü’min vasfını geri kazanır. Kanı, malı ve ırzı dokunulmaz olur; böylece hukukî iyileşme/tedavi mümkün olur. Şeriatta küfür, hukukî statü değişimidir. Bu yüzden tedavisi de sözlü bir beyan/ikrar ile teknik olarak mümkündür. İmkân’dan faydalanır.
Tasavvufta kişinin kafa diliyle ne dediğiyle birlikte kalbinin dilinin ne dediği de önemlidir. Zira tasavvufta zahir ve batın denge eğitimi verilir. Kişinin gönül ve bedeniyle neyi tecrübe ettiği esastır. Münkirliğin henüz tedavisi keşfedilemedi dediğimiz nokta, münkirin kendisini sadece fikren değil, ruhen de ikna etme zorunluluğundan kaynaklanır.
Tasavvuf ehli için münkir, hakikati görmesini engelleyen kesîf bir perde arkasındadır. Kelime-i Şehadet diliyle söylense bile, eğer kalp o nuru müşahede etmiyorsa, tasavvufî anlamda tam olarak tedavi gerçekleşmiş sayılmaz.
Hâl İntikali Sorunu: Tasavvufta bilgi kalden/sözden değil halden geçer. Karşısındakinde o istidat/yetenek yoksa, mürşidin tasarrufu dahi bir noktada düğümlenir. Nitekim meşhur sözdür: "Tatmayan bilmez." Tadı alınmayan bir hakikatin münkiri, o tadı alana kadar aslında hasta kalmaya devam eder. Tasavvuf literatüründe münkirin tedavisi, nasipsizlik kavramıyla da anlatılabilir. Münkirlik kişide haset/kıskançlık/kibir hastalıklarına yenik düşerek, zamanla mîzâç haline dönüşür. Mevlâna k.s. gibi büyüklerin vurguladığı üzere; güneşin ışığı her yere ulaşır ama kör olan ondan faydalanamaz. Burada sorun güneşin eksikliği değil, gözün/basiretin yokluğudur. Gözü olmayana ışığı anlatacak bir dil de henüz keşfedilememiştir.
"Hidayet Allah’tandır" ayetinin tasavvufî yorumu, kulun müdahale alanının bittiği yeri işaret eder. Dolayısıyla münkirlik kalp katılığı olarak görüldüğünde, bu kurumuşluğun dışarıdan gelen bir müdahale ile yani sadece sözle yumuşatılamayacağı vakıadır.
Münkirliğin tedavisi keşfedilemedi tespitimiz, esasen tasavvufun insanın aynı esnada hem biçimine ve hem de biçiminin şeffaf kopyası ruhuna bakışındaki gayeyi yansıtır. Çünkü şeriat dilin ikrarını kabul ederek üzerine düşeni yapar, hesap gününe kadar kişiyi serbest bırakır, dünyadaki dosyasını da son nefesinde kapatır.
Tasavvuf ruhun itminanını aradığı için, münkirlerin gönül dünyalarındaki derin boşluğu dolduracak mekanik bir formülün imkansızlığıyla, Mürşid-i Kâmiller münkirlere emek ve hizmet vermekle uğraşmazlar.
“Kâfir olmaktan korkmuyorum; münkir olmaktan korktuğum kadar!” derlerdi eskiler… Bir kişi dinden bilerek veya bilmeyerek çıkabilir; kâfir sıfatını alabilir, ancak pişman olup, Kelime-i Şehadet getirip, tövbe ettiğinde küfür hukuki statüsünden anında kurtulur. Yani küfür, geri dönüşü olan bir yol ayrımı gibidir. Ama münkirlik öyle değil! Münkir, kalp ile tasdike, içe yatırıma, hakikate sırtını dönen, imanın zahir batın dengesine riayetle tadılan maneviyatı inkâr eden kişidir.
Kâfir olmaktan korkmuyorum ifadesindeki cesaret, küfrü hafife almaktan değil; bilakis Yüce Rabbimizin rahmetinin ve tevbenin her türlü küfrü temizleyeceğine olan güçlü imandandır. Münkir olmaktan korkuyorum ifadesindeki dehşet ise kalbin mühürlenmesi durumunda kişinin tevbe edecek bir iç sızı bile duyamayacak hale gelmesinden kaynaklanır; bunu anlatır../..
"Mülkler miras değil; sofilerin, milletin, ümmetin malıdır."
Bu veciz ve hakikatli ifade, Şeyhimiz Seyyid Muhammed Sâkî El-Hüseynî -kuddise sirruhû- Hazretlerinin ümmet bilincine ve emanet şuuruna verdiği eşsiz kıymetin en somut nişanesidir.
İlk gün vicdanlarda tescillenen bu sıdk ve adaletli tavrıyla, üzerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmiştir.
Mesele artık sadece bir mülk meselesi değil, ümmetin hakkının ve hukukunun korunması meselesidir.
Vicdanların sükûnet bulması, adaletin hak ettiği yeri bulması ve emanetlerin asıl sahiplerine yani inşa eden çoğunluğa teslim edilmesi noktasında şimdi en büyük görev ve sıra, kudretli devletimize düşmektedir ki mülkler yapılış amacına uygun olarak kıyamete kadar necip milletimizin evlatlarına hizmet mekânları olsun.
Girişe: "Müntesip ve üye olmayan giremez" levhaları asılmasın!
Yüce Mevlâ'mız;
Hak ve adalet peşinde koşanları kudretiyle, desteğiyle, esirgemesiyle kuşatsın!
Muvaffak, muhafaza ve muzaffer eylesin!
Bir tarafta pusuya yatmış, Kürdüz diyen Ermeni dönmeleri, siyonist uşakları;
Bir tarafta milliyetçi görünen batı uşakları;
Bir tarafta ulusalcı görünen ingliz uşakları;
Bir tarafta ahlaksızlığı özgürlük sayan Lillitin uşakları;
Bir tarafta Gerçek İslamı savunduğunı iddia ederek kafaları bulandıran oryantalist tetikçileri, nefislerinin ve şeytanın uşakları;
Bir tarafta dini afyon sayan, kurtuluşu dinsizlikte arayan Lenin'in, Mao'nun uşakları,
Bütün bu olup bitenlerin içinde heder olup giden talihsiz bir gençlik,
Çevresi ateş çemberi olmuş bir ülke ,
Böyle bir ortamda sözde muhafazakar, sözde mütedeyyin geçinen insanlar, Nemrutun ateşine odun taşımışlar, aç sırtlanlar gibi avlarına çökmüşler.
Fon vurgunu, bu çürümenin boyutunu, bu kokuşmuşluğun vehametini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.
Akıl, izan sahipleri, bu çürümenin zehrini, temiz insanların zihinlerini daha da bulandırmadan, yapanlar kim olursa olsun, kime uzanıyorsa uzansın, gereğini bir an önce yapmazsa, veya yapıyoruz, ediyoruz diyerek haramzadeleri korumaya alırlarsa- ki maalesef öyle olacak gibi gözüküyor- sonuç çok daha vahim olur. Bütün emekler boşa gider.
İşte o zaman, Allah muhafaza eylesin felaket kapıya dayanır, ülke bu yükü kaldıramaz.
Vatandaşın çok büyük tepkisi var. Çok yakın arkadaşlarımıza bile söz anlatamıyoruz. "Yeter artık, her seçim dönemi yok istiklal, yok istikbal, yok bayrak, yok millet diyerek karşımıza çıkıyorlar. Böyle mi bizim istikbal ve istiklallimiz için mücadele edecekler. Yaptıkları ortada, bunlar ortaya çıkanlar, kimbilir bizim bilmediğimiz daha neler var" diyorlar, hatta daha ağır sözler söylüyorlar.
Konunun; ülkesini seven, samimi dürüst siyasilere anlatılması, bu gün bir mukaddes görevdir.
Hayırla kalın ! Sağlıcakla kalın!
#AnonimBirKalemden
#alıntıdır
Bu topraklar bin yıldır şeyhler, dervişler, müritler, sofiler, alperenler memleketidir.
İzmir’den ürken, Bursa’da sıtmaya tutulan güruhun evlatları da YARIN BİZİM SOFİ KARDEŞLERİMİZ OLACAK.
Atalarından dindar nesiller bizi bekliyor
Double Standard:
Aynı veya benzer durumlarda bulunan farklı kişilere, gruplara ya da durumlara adil olmayan bir şekilde farklı kuralların, ölçütlerin veya ilkelerin uygulanması durumu.
Güç dengeleri meselesi...
Şeyhimiz Sultan Seyyid Muhammed Sâkî ElHüseynî k.s.a. Hz.lerinin "Hayat Dengemiz" adlı meşhûr eserinde "Gerçek Adalet İslâm’dadır" bölümünde, günümüzde yaşanan bazı hak hukuk tanımaz insanları ikaz ederken, aynı zamanda çıkış yolu göstermek adına şöyle söyler:
"İslam'ın ön gördüğü adalet, kanun ve yönetmeliklerden önce, ferdin kendi iç dünyasında başlar. Yaratıcısıyla devamlı irtibat halinde bulunan mümin, manevi melekelerinin gelişmesiyle kendi iç dengesini ve dışa yansıyan yönüyle de üstün ahlaka kavuşur. Yani insan ruhunun başlıca özellikleri olan düşünce, öfke ve arzu gücü üç temel fazilete dönüşür. Hikmet şecaat ve iffet… İşte ferdin adaleti bu üç temel faziletin sonucu olarak ortaya çıkar ve onların hepsini kapsar.
Adil olma sıfatını kazanmış müminlerin oluşturduğu toplumlarda hukuk önünde herkes eşittir. Hükümler, sevgi ve nefretlere göre verilmez. Kültür, bilgi ve mevki farklılıkları kesinlikle bir ayrıcalık sebebi değildir. Bu sebeple Müslümanlar İlahî emir ve tavsiyelere bağlı kaldığı dönemlerde yeryüzü adaletle dolup taşmıştır. Bütün dünyaya adaleti öğreten ve örnekleyen zirve şahsiyetler, emir ve yasakların aydınlığında yetişmiştir. "Adalet mülkün temelidir" sözüyle ve halifeliği dönemindeki uygulamalarıyla insanlığa adalet dersi veren Hz. Ömer r.a’ı adil yapan hak dindir.
Yeryüzünde başka hiçbir sistemin düşmanlara ve nefret edilen insanlara karşı İslam'ın ön gördüğü mutlak adaleti garanti edebilmesine imkân yoktur. Buna hem tarihte ve hem günümüzde birçok batılı düşünür şahitlik eder. Eğer gerçekten inananlardan isek; İslâm, hüküm verirken sadece Allah azze ve celle için hareket etmemizi, münasebetlerimizi O’nun rızasına uygun şekilde tanzim etmemizi ve yine Allah Teala için doğru şahitler olmamızı şu ayeti kerimelerle emrediyor:
"Allah size insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adalet ve hükmetmenizi emreder" (Nisa, 58);
"O, zalimleri sevmez!" (Âl-i İmrân, 57).
Bizzat varlığıyla âlemlere bir denge olan, hayatı ile gerçek adaleti öğreten O büyük Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ne güzel teşvik ediyorlar:
"Yönetimi ve velayeti altındakilere adil davrananlar, Allah katından nurdan minberler üzerinde olacaklardır."
.
Allah azze ve celle nefislerimizi ve nesillerimizi hak, hukuk, adalet ve insaf ölçülerinden ayırmasın; yoluna ve dostlarına münkir ve nankör etmesin!
Âmîn!
Menzil Hatırası!
Seyda Muhammed Raşid r.aleyh Hz.leri zamanında cereyan etmiş. Bunu bana anlatan kardeşim o vakitler Diyarbakır'da muvazzaf bir askerdi. Malûm; o zamanlar gönüllü korumalık hizmeti yapılırdı. Hafta sonlarında veya mesai dışı vakitlerde Menzil'e gelirler, izin alır, Hane ile Camii arasında koruma güvenlik hizmeti sunarlardı. Vakıa şöyle:
"Çay ocağında otururken, arabası olan var mı?" diye anons yaptılar. Ben hemen fırladım. Meğer Şeyhimiz S. Sâkî Hz.lerinin amcalarından bir Seyyidimizin (hangi amcası ve yeğeni olduğunu da belirtti ama, üzerinden uzun yıllar geçtiği için şimdilerde hatırlayamıyorum) erkek evladının geçirdiği bir travma neticesinden ayak bileği çıkıyor.
Öncelikle Kahta'taki meşhur bir kırıkçıya geliyorlar. Oradaki tedavisi ikmâl olunca, Hastaneye röntgen çektirmeye gidiyorlar.
Kırıkçının evine gelene kadar Seyyidimiz hoş sohbetler ediyor. Vaktaki kırıkçının evine geldiklerinde, haremlik selamlığa riayet edilmiyormuş. Kadınların arasından geçerek Kırıkçının tedavi odasına geçiyorlar. Temmuz sıcağı, çok terledik, su istedim, evin gelini ya da kızı artık hangisisiyse, su getirdi. Anadolu’da yerleşik bir gelenektir; maalesef misafirlere varsa evin genç kızı, gelini yahut evin hanımı hizmet eder. Hanımefendi buz gibi su dolu sürahi ile geldi, ben istediğim için önce bana sundu bardağı. Ben de aldım Seyyidime ikram ettim. Seyyidim "Allah razı olsun, içmeyeceğim" buyurdu. Halbuki zahiren Seyyidimizin de o sıcak havada ve yoluculuktan sonra soğuk suya ihtiyacı varken, sabretmeyi tercih etmişti. Ben birkaç bardak suyu kana kana içtim. O arada temyîz yaşlarındaki Seyyidimizin tedavisi tamamlandı. Kırıkçının evinden çıktık. Hastaneye geldik. Röntgen ve doktor kontrolünden sonra Menzil’e doğru dönüş yolculuğuna başladık. Ama Seyyidim gelirken olduğu gibi muhabbet etmiyor, ağzını bıçak açmıyordu. Ne zaman Menzil göründü, Seyyidim döndü, Menzil’e baktı, tebessüm etti, keyfi geldi ve bana döndü dedi ki:
"Sofi! Ellah Teâlâ’nın dininin, Rasûlullah a.s. Efendimizin Şeriatinin ve âdâpların yaşanmadığı bir evde içilecek bir damla suyun dahi seyr-i sülûke ters etkisi olur, sofiye zarar ettirir, geriye döndürür!" buyurdu.
Bu vakıadan anlamamız gereken açıkta durup dururken, sözü daha fazla uzatmaya gerek duymuyorum.
Bi'l-vesîle;
Ahirete irtihâlinin seneyi devriyesinde Seydâ Muhammad Râşîd r.aleyh Hazretleriyle dünyadayken başlayan beraberliğimizin ebediyen devam etmesini bütün sofileri için ümît ve niyâz ediyorum!
el-Fâtiha ilâ rûhi!
Soruyorum:
@Semerkandvakfi
Sofileri geçtim; ailemizden, iş arkadaşlarımızdan, sosyal bünyemizden bize güvenerek mâlî ibadetini, infakını/emanetini bize teslim eden mü'minlere verecek bir fetvanız var mıdır?
Soruyoruz:
Hepimiz buradan çıkarken koyduğumuz tuğlayı alsak elinizde ne kalacak?
@RTErdogan@mustafaciftcitr@abakingurlek
Sosyal mecralarda kendi yiğitliğine rakip tanımayan nicelerini gördük!
Ancak sıra gerçek bir mücadeleye gelince dört duvar arasına ev hanımı gibi sinip kalırlar!
Yalanla beslenen, cesaretten dem vururken ağız köpürten sarhoşlara benzerler; hesaplaşma günü geldiğinde ise köpük gibi çabucak sıvışıp kaçarlar!
Yalan ve usulsüzlükle elde edilen dünyalık kamuya, devlete veya ortak bir mala aitse, ahiretteki rüsvaylık çok daha açık bir şekilde gerçekleşir:
"Hiçbir peygamber savaşanların hakkını zimmetine geçirmez. Kim böyle bir haksızlık yaparsa kıyamet günü, zimmetine geçirdiğini yüklenmiş olarak gelir; sonra herkese kazanmış olduğunun karşılığı, kimse haksızlığa uğratılmaksızın tastamam ödenir."
(Âl-i İmrân, 161).
Gulûl: Kamu malında yolsuzluk, suistimal.
Hz. Âişe r.anhâ annemizden rivayet:
"Tehlike bile görensiz doğruluktan ayrılmayın. Zira kurtuluş doğruluktadır. Kurtuluş dahi görseniz yalandan kaçının. Zira asıl tehlike yalandadır."
Yeni düzen dedikleri şey neyse bilmiyorum ama bütün düzenleri bozmakla başladılar,insanlarda sanki bu düzene katkı sağlamak için kendilerini bozuyorlar. görünen o ki alışkanlıklarımızı tekrar gözden geçirmeli ve bu çağın hastalıklarından bir türlü korunmalıyız