Fatma Betül Sayan Kaya hakkında suç duyurusunda bulunduk.
Bir aya yakın süredir ülke gündemini işgal eden, onbinlerce yurttaşımızın mağdur duruma düşmesine sebep olan, kamuoyunda “fon krizi” adlandırması ile anılan büyük bir soygun ve yağma tablosu ile karşı karşıyayız.
Piyasa düzeni büyük bir ahlaksızlık, sömürü ve soygun düzenidir. Yaşanan bu büyük soygunun hesabının sorulması piyasa düzenine ve sermaye egemenliğine karşı mücadelenin yükseltilmesi ile mümkündür. AKP hükümeti bu sömürü ve yağma düzeninin yürütücüsü olarak sorumlu ve suçludur.
Türkiye Komünist Partisi bu sömürü ve yağma düzenine karşı mücadelesini büyütürken onun sonucu olarak ortaya çıkan haksız kazanç ve yolsuzluk suçlarının sorumlularından hesap sorulması için de siyasi ve hukuki olarak mücadele etmektedir. Bu doğrultuda iktidar partisi üyesi ve eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya'nın etkin soruşturulması amacıyla bugün bir suç duyurusunda bulunduk.
Suç duyurusunda da vurguladık:
“Siyasi makamları işgal eden failler, o fonların bu hisseyi satın alacağını, alım talimatlarının kimler tarafından verileceğini ve bu paranın nihayetinde fonlara para yatıran öğretmenin, işçinin, emeklinin cebinden çıkacağını milimetrik olarak biliyorlardı.
Dolayısıyla burada bir 'sezgi' değil, doğrudan 'neticeyi bilme ve bunu hedefleme' söz konusudur. Karşımızda tesadüfi bir zenginleşme değil, adımları milimetrik olarak planlanmış ve nihai sonucu en başından itibaren kasıtlanmış organize bir etkinlik vardır.
…Sistem, siyasi nüfuz sahiplerinin haksız kazançlarını dokunulmaz kılmak ve on binlerce yurttaşın birikimini bu fütursuzlukla transfer etmek üzere kurgulanmıştır.
Dolayısıyla denetleyici kurumlar bu suç düzeninin edilgen birer izleyicisi değil; eylemsizlikleri, sessizlikleri ve iradi körlükleriyle bu organizasyonun önünü açan yapısal ortaklarıdır. TCK m. 158/1-d bağlamında, kamu kurumlarının suçun işlenmesinde araç olarak kullanılması ifadesi tam olarak bu kurumsal felci işaret etmektedir:
Kamusal güç, halkın esenliğini, iradesini, birikimlerini korumak için değil, halkı yoksullaştıran bu soygun mekanizmasının hukuki aracı ve zırhı haline getirilerek suçun merkezine yerleştirilmiştir.”
Bu organize suçun üzerine gidilmeli ve hesap sorulmalıdır.
Parti binasına polis marifetiyle girmeyi göze alacak kadar kendini kaybetmiş biri CHP’yi yönetemeyeceğine göre iktidar bir süre ana muhalefetsiz bir siyasi yapıyla yola devam etmeye karar vermiş demektir. Bu da toplumsal açıdan kendi altındaki halıyı çekmekten başka bir anlam ifade etmez. Bunun sonuçları zaman içinde ve sürprizlerle kendini gösterecektir.
Beri yandan CHP yönetimine “dışarıdan” akıl veren çok. Ancak anlaşılmayan nokta kafalardaki “direniş” hattı için CHP’nin uygun bir zemin sunmadığıdır. Özgür Özel ve arkadaşlarının eli tarihsel, sınıfsal, ideolojik ve de hukuki açıdan bağlıdır. Bu bağın çözülmesi imkansızdır.
İktidarın kadroları ancak bir devrimin elde edebileceği güç, destek ve meşruiyete sahip oldukları yanılsamasıyla hareket ediyor. Kendilerini “tarih yazan” yüce insanlar olarak görüyorlar. Oysa tanık olduğumuz çürüme ve karşı-devrimdir. Hükümsüzdür!
CHP’yi mahkeme kararları ile yönetmeye kalkarken AKP yerel yönetimlere dönük operasyonlar sırasındaki kirli görüntüye güveniyor olabilir. İtiraflar, parti değiştirmeler, servis edilen video ve fotoğraflar kuşkusuz kamuoyunda belli bir etki yaratmıştır. Ancak toplumun geniş bir kesimi bu operasyonların AKP’yi iktidarda tutmak için icat edildiğinden o kadar emindir ki, asıl kirlenmeyi haklı olarak seçme ve seçilme hakkına dönük müdahalenin kendisinde görmektedir.
Bugün CHP’ye yönetim atamak için yapılan hamle de aynı sonucu verecektir. AKP’nin tabanını bile ikna etmekten uzak bu ve benzer hamlelerin iyi düşünülmüş bir stratejinin ürünü olduğunu düşünmek yanlıştır. İktidar, inisiyatifi elinde tutsa bile bütünlüklü, tutarlı bir planlama ile hareket etme yeteneğine sahip değildir.
Kaldı ki, hep söylediğimiz gibi, bu sistem CHP’yi dışarıda tutarak, CHP’nin katkısını almadan işleyebilecek bir sistem değil. AKP içinde bunun farkında olan birçok unsur olduğu biliniyor.
Öte yandan AKP’nin bu tür hamleleri, “halk bunları yutmaz” kolaycılığı ile karşılanmamalı. “Saldırı CHP’ye” denerek CHP’ye endeksli bir “direniş hattı”nın da başarı şansı yok. Bugün toplumda iktidarın meşruiyetini daraltan asıl konu yoksulluk ve bu yoksulluğa neden olan toplumsal adaletsizliklerdir. CHP’ye dönük operasyonların ikna edici olmamasının derindeki nedeni budur. İktidarın çaresizlik içinde attığı bazı adımlara yanıt mutlaka ve mutlaka sınıfsal bir eksende verilmek durumundadır. Diğer türlü, dar anlamıyla “CHP savunusu” üzerine kurulu bir stratejiyi AKP, ne kadar zayıf ve inandırıcılıktan uzak olursa olsun, kısa sürede dağıtır.
Bakanlık her türlü tedbiri alıyor arkadaşlar.
Her dönemin başında valilerle toplantı yapıyor, okulları güvenlik açısından değerlendirmeye tabi tutuyor, tedbirlerini alıyor.
Her fırsatta “bütüncül güvenlik yaklaşımı”nı ortaya koyuyor.
Sonra çıkıp “Tedbir alınan okullarımızda da oluyor bu, alınmayanlarda da olabilir.” diye gayet mantıklı şekilde kamuoyunu bilgilendiriyor.
Her olaydan sonra valilerle video konferans, risk analizi güncellemesi, erken uyarı mekanizmaları…
Sonra öğrenciler ve öğretmenler “tedbir alınan yerlerde de olabiliyor” gerçeğiyle okullara devam ediyor elbette.
Kader...
AKP 23 yıllık hükümet deneyimiyle bu işin kompedanı zaten!
Yusuf Tekin de 2 yıl 10 aydır görevde.
2 yıl 10 ayda okullardaki şiddet olaylarında en az 37 öğretmen ve öğrenci hayatını kaybetti.
2 yıl 10 ayda MESEM öğrenci sayısında patlama oldu. 1 yıl içerisinde MESEM öğrencisi 770 bin küsurdan, 1,3 milyon seviyesine çıktı.
Sorulunca, "Uygulamada sorun var, MESEM kuralları nettir." dedi.
2 yıl 10 ayda O'na emanet edilen onlarca çocuk, iş yerlerinde yaşamını yitirdi.
Okullarda güvenli ortam sağlayamıyor.
Milyonlarca çocuğumuzu ucuz iş gücü olarak patronların insafına terk ediyor.
Çalışma koşullarını denetleyeceğim, iş güvenliği eğitimi vereceğim diyor. İş güvenliği eğitimi verilecekmiş çocuklara!
94 çocuk çalışırken öldü 1 yılda. Bakanlığı sırasında.
Münferit olaylar işte...
Kader!
Ankara’da toplanan binler kaybettiğimiz çocuklarımızın acısının yanında bu düzenden hesap sorma kararlılığını da meydanlara taşıyor. Günbatımında Ankara sokaklarını kaplayan öfkenin rengi ise kızıl.
JMKDD Başkanı Nahide Özkan ve Küba Büyükelçiliği İkinci Misyon Şefi Oscar Redondo Ramos katılımıyla, Küba halkının yıllardır ABD’nin soykırım politikalarına karşı direncini ve mücadele etmenin onurunu konuştuk. İnsanlığa olanca inancımızla haykırıyoruz: Dayanışma sınır tanımaz!
Natocular, Türkiye ve bölgemiz bir dönüm noktasındayken tekrar uyandı.
Yeni-Osmanlıcısı, sosyal demokratı, liberali, ülkücüsü...
Ancak şunu bilsinler: Bu ülkede ABD kayığına binenlerin değil, o kayığı devirenlerin adları yaşar.
Natoculuk utançtır.
Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite, son toplantısının ardından aşağıdaki siyasi değerlendirmeyi kamuoyuyla paylaşmaktadır.
Türkiye’nin Meseleleri Komisyona Havale Edilemez
TEHLİKE GİDEREK BÜYÜYOR
1. İktidarın ısrarla “Terörsüz Türkiye” başlığında ele aldığı, ancak sürecin muhatapları başta olmak üzere, herkesin farklı adlandırdığı “yeni çözüm süreci”nin iktidarın bütün unsurlarının uzlaştığı bir planlama ve hedef dahilinde yürümediği, bu anlamda bir devlet aklından söz edilemeyeceği ortaya çıkmıştır. Süreç, Suriye’de ve bütün bölgede yaşananlarla birlikte İngiltere, İsrail, ABD, Fransa gibi uluslararası güçlerin müdahale ve inisiyatiflerine açık bir biçimde gelişmektedir. PKK, DEM, İmralı, SDG/PYD açısından da bütünlüklü bir yaklaşım olmadığı görülmektedir.
2. İçerik ve doğrultusundan bağımsız olarak, sürekli olarak yeni çatışma dinamiklerinin belirginleştiği bir bölgede, Türkiye büyüklüğünde bir ülkeyi yöneten iradenin büyük laflarla ilan ettiği bir açılımdaki plansızlık ve kafa karışıklığı ülkemiz ve halkımız için büyük bir tehlikedir. Partimiz bu kafa karışıklığının en belirgin örneğinin “Suriye’nin toprak bütünlüğü” hedefi ile son 15 yıldır uygulanmakta olan Suriye politikaları arasındaki açık çelişki olduğunu yıllardır söylemektedir. Ancak bu kafa karışıklığı, Suriye’nin toprak bütünlüğünün herkesin Şara’nın liderliğini yaptığı cihatçı örgüte boyun eğerek sağlanabileceği iddiası ile bir çılgınlığa dönüşmüştür. Şara İsrail, İngiltere ve ABD’nin adamıdır. Neyle yıkansa, nasıl cilalansa bir suçlu olduğu gerçeği değişmediği gibi, bu suçlara yenileri eklenmektedir. İktidar Şara’ya kefil olmakta ve aslında “Bizim de adamımız” demektedir.
3. Açıkça söyleyelim: Suriye’de yaşayan kimse kendi geleceğini Şara’ya teslim etmez. Bugün Şam’ı ele geçirmiş HTŞ, ister Sünni ister Alevi ister Kürt ister Dürzi olsun, kimseye bir gelecek sunamaz. Ayrıca Şara ve örgütünün Suriye’yi yönetecek bir gücü bulunmamaktadır. İktidarın İsrail’in Suriye’ye yerleşmek için mazeret olarak kullandığı Şara’nın çeteleriyle birlikte Suriyelileri hizaya getirmeye dönük adımlar atması, son süreçle birlikte kimi çevrelerin Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini sorgulama arayışına yardımcı olmaktan başka bir şeye yaramaz. Hele hele son günlerde marifet gibi dillendirilmeye başlanan ABD’yle birlikte hareket ederek İsrail planlarını boşa çıkarmak gibi fantastik düşünceler halkımızı ateşe atmaktan başka bir anlam ifade etmez.
4. AKP yıllardır kendisinden önceki hükümetleri ve muhalefetteki CHP’yi korkak bir dış politika anlayışını savunmakla eleştirmektedir. TKP eski hükümetlerin ve CHP’nin dış politika çizgisini savunacak değildir. Ancak bugün “cesur” ve “interaktif” diye pazarlanan dış politika, başından beri karşısında durduğumuz içeriğinden bağımsız olarak tutarsızdır, yamalı bohça görüntüsü vermektedir. O kadar ki, İsrail ile Suriye’de bilek güreşine hazırlanan iktidar, artık yok olma eşiğine gelmiş Gazze’yi lafta dahi unutmuştur.
5. İç politikadan bağımsız, ayrı bir dış politika olamaz. AKP’nin dış politika tutarsızlıkları iç politika tercihlerinden kaynaklanmaktadır. Bu anlamda “çözüm süreci”nin iç politika hedefleri de belirsizdir. Ek olarak, yönetim krizi bu meselede de karşımıza çıkmakta ve daha da derinleşmektedir. Türkiye’de diğer konulardan ayrı, bağımsız bir “Kürt sorunu” ya da “terör sorunu” yoktur. Ülkemizi yok oluşun eşiğine getirip halkımızın yaşama arzusunu elinden alan kapitalist sömürü düzeninin, tarikatların egemenliğini ilan ettiği ve Cumhuriyet ile laikliğin sistematik saldırılarla karşılaştığı bir siyasal yapının ve emperyalist sistem içinde kanlı işbirlikleri ve kirli pazarlık ve rekabete dayalı bir uluslararası konumlanışın herhangi bir sorunu çözme şansı yoktur. Halkımız bu saydığımız temel meselelerden bir tanesini dahi kenara itmeyen bir program etrafında kenetlenmelidir. Piyasacı ama demokrat, laik ama NATO’cu, Amerikancı ama özgürlükçü olunmaz, olunamaz!
6. Bu nedenle, “Çözümden yana mısın değil misin”, “Barış istiyor musun istemiyor musun” sorularını reddediyoruz. Her sorunu çözmek istiyoruz, elbette barış istiyoruz. Ama önümüze çıkarılan NATO’cu çözümleri, Lozan’ı ve Cumhuriyet'i sorgulama niyetlerini, yeni-Osmanlı projesini, etnik kimlikler üzerine kurulu bir siyasal sistemi, ümmet fikrinin pazarlanmasını kabul etmeye niyetimiz yok. Her şeye itiraz etmiyoruz. Ülkemizi ve halkımızı felakete sürükleyen bir düzene, onun siyasetçilerine ve politikalarına itiraz ediyoruz.
7. Çözüm süreci ve bağlantılı olarak Yeni Anayasa ile ilgili komisyonların kuruluşu, başta iktidar olmak üzere tarafların konuya ilişkin ne dediği belli değilken iyice tuhaf hâle gelmektedir. TKP bu iktidarın anayasa yapma meşruluğunun olmadığını defalarca vurgulamıştır. Öte yandan, Türkiye’de bütün konuların halkın önünde tartışılmasını savunuyoruz. Ancak, “Gelin, tartışalım”la olmaz. Taraflar gizli kapılar ardında ya da yuvarlak veya çelişkili ifadelerle değil, açık bir biçimde önerilerini dile getirmeden hiçbir tartışma gerçek değildir. Bu bir tuzaktır. Bu anlamda komisyon tuzağına düşülmemelidir. Bütün partiler, ülkenin temel konularına ilişkin ve elbette “çözüm süreci”ne ilişkin düşüncelerini halkımıza anlatmalı, somut bir biçimde göstermelidir. “Bu konuları tartışmak lazım” halkı aldatmaktan başka bir anlam ifade etmez. Halktan kaçamazsınız. Geçtiğimiz ay Türkiye’nin önemli meselelerinden biri olan NATO’ya üyelik konusunda siyasi partilere basit sorular yönelttik. Yanıt olarak sadece sessizlik var. Çünkü halkın karşısına çıkıp, “Biz NATO’dan vazgeçemeyiz” diyemiyorlar. Tercihlerinden utanıyorlar. İktidarından muhalefetine, Türkiye’de düzen siyaseti ilkesiz, korkak, tutarsızdır. Bu yüzden her şeyi komisyona havale etmektedirler. TKP bu komisyon siyasetini mahkûm etmekte, ülkemizin geleceğini holdinglerin, tarikatların, NATO ve emperyalist ülkelerin çıkar ve insafına terk eden akılsızlığa karşı halkımızı tavır almaya çağırmaktadır.
“GENİŞLETİLMİŞ CUMHUR İTTİFAKI”NA İLİŞKİN İLK DEĞERLENDİRME
1. Bugün gelinen noktada “silahların susması”nın iyi bir gelişme olduğunu söyleyeceğiz, söylemeye devam edeceğiz. Ancak hep söylediğimiz gibi, önemli olan siyasi doğrultu ve içeriktir. Sanıldığının tersine, çatışma ile çatışmasızlık, savaş ve barış birbirinin zıddı değildir; çoğu durumda birbirini tamamlar. Çatışmanın olduğu gibi, barışın da içeriği önemlidir. Şimdi, devlet ile PKK arasında tarihsel uzlaşma ilan edildiğine göre, artık hiçbir kısıtlama olmaksızın siyasi içerik ve doğrultu konuşulmalıdır.
2. Devlet kurumlarının “terör örgütü” ve “bebek katili” kodlamasından “kurucu önderlik” ve “örgüt”e, hatta “sayın”lı ifadelere geçmesi sadece birkaç ay aldı. Bir sorunu “terör” başlığına sıkıştıran ve yurttaşlar arasında düşmanlık üreten bir dil ortadan kalktı kalkmasına ama şimdi karşımıza çıkan, inandırıcılıktan, samimiyetten ve ciddiyetten uzak, içeriksiz başka bir söylemdir. Fethullahçılık konusunda da iktidar aynı yöntemi izledi. Yıllarca “cemaat”lerine sahip çıktılar, bu ve diğer cemaatlerin gerçek yüzünü teşhir edenleri soruşturdular, devlet kurumlarında “Hocaefendi”ye yan gözle bakan herkes tasfiye edildi, gazeteciler içeri tıkıldı, binlerce hakaret davası açıldı. Sonra, “FETÖ” dememek suç oldu. Bu keskin dönüşlerde samimiyet olmadığı gibi, içerik de olmaz. Nitekim FETÖ ile mücadele, dokuz yılın sonunda, tam anlamıyla bir muammaya dönüştürülerek anlamsızlaştırılmıştır.
3. Bugün en yetkili ağızdan ilan edilen genişletilmiş Cumhur İttifakı’nın hangi projeyi önümüze koyacağı sır değil. Bileşenlerini iyi tanıyoruz. Uzlaştıkları, sömürme ve talan özgürlüğüdür; yani piyasa ekonomisidir. Uzlaştıkları, NATO’dur. Uzlaştıkları, kutsallıkların istismarı ve tarikatlar düzenidir. Uzlaştıkları, Yeni-Osmanlıcı hayallerdir. Türkiye “terörle mücadele” döneminde nasıl holdingler, tarikatlar ve emperyalistler tarafından bir çıkmaza sürüklendiyse şimdi de “terörsüz Türkiye” adı altında yeni bir çıkmaza ve yıkıma sürüklenmektedir.
4. TKP, “Süreçten yana mısın, karşıt mısın?” sorusunun kendisine itiraz etmektedir. Bu soru bir kez kabul edildiği durumda, hangi yanıt verilirse verilsin, yanlışa düşülür.
5. Bilinmelidir ki, çok geniş bir bölgede İsrail’i içine alan bir “sermaye barışı” arzulanıyor. Bu nedenle, istihbarat örgütlerinin beslemesi Şara, Suriye’nin başına kondu; bu nedenle, İran’a diz çöktürülmek isteniyor; bu nedenle, Filistin halkının en direngen unsurları yok ediliyor. ABD, İngiltere, Fransa, İsrail, gerici Arap iktidarları, hem birbirleriyle rekabet ediyor hem de Irak, Suriye, Filistin ve Lübnan’ı yağmalayacak, bölgenin savaşlar ve göçlerle çaresizleşmiş yoksullarının emeğini tepe tepe kullanacak bir “Ortadoğu rejimi” için çalışıyor. Bu rejim bölüp parçalayarak da kurulur, teslim alarak da. Önemli olan çok uluslu tekellerin kârları ve emperyalizmin hegemonyasının sürmesi için koşulların yaratılmasıdır.
6. AKP, arkasına holdingler ve tarikatlar düzenini alarak, Türkiye’yi de bu karmaşaya Yeni-Osmanlıcı bir perspektifle sokmaktadır. Hükümet bu oyuna, İsrail barışına itiraz etmediği, NATO ve ABD ile uyum sorunlarını azalttığı için dahil edilmiştir. Bölgede Türkiye’ye değil, Yeni-Osmanlı projesine, fırsatçı sermaye sınıfımıza ve gericiliğe alan açılacaktır. Bu alanda yalnızca derin sömürü, yalnızca devasa şirket kârları, yalnızca kuralsız yağma ve talan olmayacak; aynı zamanda keskinleşen bir rekabet ve yeni savaşlar da yaşanacaktır. Genişletilmiş Cumhur İttifakı, “bölgesel iddia” adı altında sonu ve sonucu belirsiz bu savaşlara hazırlanmaktadır. “Barış” dedikleri budur. 1923 ile hesaplaşmayı kafasına koyan bir “uzlaşma,” bir “ittifak”ın bu rekabette ülkemizi ve halkımızı savunmasız bırakacağı açıktır.
7. 1923 ile hesaplaşmayı stratejik bir mesele olarak görenlerin uzlaşmasından, Türkiye Cumhuriyeti’ni ayağa kaldıracak bir demokrasi ve birlik projesi çıkabileceğini düşünenler de yanılıyor. Ancak, bu ülkede kapitalizmle hesaplaşmadan, açık bir biçimde kapitalist düzeni yıkmayı hedeflemeden, emperyalizme karşı kararlı ve tutarlı bir mücadele içine girmeden bu gidişatın durdurulabileceğini düşünenler de yanılıyor.
8. Cumhuriyetçilerin tutarlı ve ikna edici bir program etrafında ayağa kalkması gerekir. TKP, bu programın holdingler ve tarikatlar düzeninden tamamen kopması gerektiğini söylemektedir. Başka bir çıkış yoktur. Laiklik, bağımsızlık ve Cumhuriyet mücadelesi, eşitlik mücadelesi ile birlikte ele alınmalıdır.
9. “Genişletilmiş Cumhur İttifakı” Türk, Kürt, Arap kardeşliğinden söz etmektedir. O kardeşlik sermaye kardeşliğidir, tarikat kardeşliğidir. Türkiye’nin Cumhuriyetçi birikimi, kendi içindeki Kürt ve Arap düşmanlığı ile hesaplaşmadan bu sözde kardeşliğin yaratacağı yıkımı durduramaz. Türkiye Cumhuriyeti kardeşçe, birlik içinde yaşanacak bir düzene kavuşacaksa, bu ülkeye sistematik bir biçimde yayılan kimlikçi zehre etkili bir panzehir üreteceksek, bunun yolu, bu ülkede yaşayan bütün yurttaşlarımıza, “Türkiye Cumhuriyeti benim de vatanımdır” dedirtecek bir ortak mücadele, ortak çıkış yolu ve dili ortaya koymaktan geçmektedir.
10. Bu karanlık mutlak aşılacak ve halkımız ayağa kalkacaktır.
Parti Meclisi üyelerimiz Ahmet Dincel ve Arda Hacıyusufoğlu ile İstanbul ve Adana’da beş partili arkadaşımız bu sabah gözaltına altına alındı. Arkadaşlarımız genel oy hakkını savunurken protesto haklarını kullandıkları için gözaltındalar. Derhal serbest bırakılmalılar.
OYUNU HALK BOZAR
Bir süredir ısrarla vurguladığımız gibi Türkiye’de yönetim krizi giderek derinleşiyor. İktidarın seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldırmaya kalkacak kadar çaresizleştiği ve dağıldığı bir an yaşıyoruz.
Hükümete ve yandaş medyaya göre dış güçler Türkiye’ye operasyon çekiyor.
Açlığa terk edilmiş emeklinin, geleceği çalınmış öğrencinin, oy hakkı elinden alınmış yurttaşlarımızın dış güçlerle işi olmaz. Anadolu insanını kimse satın alamaz, ülkesine ihanet ettiremez.
Ama doğru söylüyorlar, Türkiye’ye dış güçler her zaman olduğu gibi operasyon çekmek istiyor.
Bilinsin ki Türkiye’yi o operasyonlara kendileri açık hale getirdi.
Özelleştirmeler, ülkenin tamamının çokuluslu tekellere ve TÜSİAD’a teslimiydi.
Büyük Ortadoğu Projesi, Türkiye’yi emperyalist planların içine yuvarladı.
Fethullahçılarla kol kola yaptıkları uydurma operasyonlar, bütün kurumları kökünden sarstı, toplumu teslim aldı.
Tarikatlara tanınan imtiyazlar, Cumhuriyet’in kazanımlarından geriye kalanları aldı götürdü.
Suriye’ye bulaştılar, ülke İngiliz ajanlarının eline geçti, buna “zafer” dediler.
Ülkenin çok büyük bölümü yoksul ve çaresiz. Bir avuç zengin bütün zenginliklere el koymuş.
Bütün bunları yaparken “ama millet bizi seçiyor” diyorlardı. Şimdi artık millete seçtirmeye de gerek kalmadığına karar verdikleri anlaşılıyor.
Yok artık!
İktidara söylüyoruz: Ekonomisi ülkesini değil kendini düşünen küçük bir azınlığın elinde, NATO üyesi, tarikat ve holdinglere tutsak edilmiş bir ülkede sakın bu halkın üzerine “dış güçler” edebiyatıyla gelmeyin.
Dış güçlerin operasyonunu bu sömürücü düzenle püskürtemezsiniz.
Halk püskürtür.
Bağımsızlık, Cumhuriyet, Laiklik, Eşitlik diyen işçisi, emeklisi, öğrencisi, aydını, yoksul köylüsü her tür oyunu bozar.
📌Geçtiğimiz gün yayınlanan Komünist Bakış'ta TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan:
"Bu olguların hiçbirinin hukukla alakası yok, tamamı siyasi. Ümit Özdağ'a dönük kişisel fikrimiz ne olursa olsun bu hamleler tamamen siyaset alanının daraltılmasına dönük."
https://t.co/zzykK1k7aw
@fatih_yasli Kesinlikle öyle. Ayrıca din gibi uyuşturur, gericidir. Öyle kadercidir ki insanı olduğu yere hapsederek yok eder. Ne çözüm ne umut barındırır. Tiksinirim🤮