Lucescu’yla ilgili birkaç satır yazıp ona veda etmek lazım.
Yeni kuşak bilmez belki ama izlediğimiz en iyi birkaç Beşiktaş’tan biriydi. Üstelik bunu diğer iki rakibinin yarı bütçesiyle yapmıştı.
O sene erteleme maçında mağlup olmasak tarihimizin ikinci namağlup şampiyonluğunu alacaktık. UEFA Kupası’nda çeyrek final gördük. Ertesi sene, 2003-2004 sezonuna fırtına gibi girdik, ligin ilk yarısını namağlup kapatıp 11 puanda farkla lider bitirmiştik. ŞL’de (her Beşiktaşlının travmasıdır) sağ altta küçük ekranda, uzatmalarda Sparta Prag’ın Lazio’ya orta sahadan attığı gol ile gruplardan çıkamamıştık; Beşiktaş için dönüm noktalarından biridir.
Sonra ne oldu?
Hani yapı diye meşhur bir şey çıktı ya, işte o yapının geçmişine inelim:
Yayıncı kuruluşta bağırıyorlardı “Beşiktaş böyle giderse biz kime dekoder satacağız?”
İşte iki takımlı lig planı o zaman başladı.
Ligin 2. yarısı başladı, Samsunspor maçı 6 oyuncumuz kırmızı kart gördü ve o maçla beraber düğmeye basıldı.
Mesele, geri kalan 4 kırmızı kart değildi; öyle bir takımdık ki 10 kişi ile beraberliği yakalamıştık 9 kişi kaldık; o halde bile çata çat gidiyordu oyun. Ama mesele sinirlerle oynamaktı, hiçbir takımın sahasında olamayacak olaylar oldu o gün; var mı örneği bilmiyorum: modern zamanlarda şampiyonluğa giden bir takımın kendi sahasında 6 kırmızı kart gördüğü örnek?
O sezon bir de Ankaragücü maçı var aklımda, inanılmaz bir operasyon dönüyordu. Sonrasında ne yönetim kaldı ne hoca. O sezonu, şimdilerde “yapı” kelimesinin mucidi olan camia şampiyon kapattı; gördüğüm en şaibeli sezon o sezondur.
Lucescu çok önemli bir şey söylemişti:
“Çavuşesku döneminin Rumen ligi, Türk liginden daha temizdi!”
Sonra hoca Shaktar’a gitti; bir efsane yarattı. Avrupa kupası aldı, milyonlarca dolarlık satışlar yapan, sürekli ŞL oynayan bir ekol kuruldu orada.
Bu ekol Türkiye’de olacaktı; müsaade edilmedi. Üstelik bu ekol, tek başına Beşiktaş’ı değil FB ve GS’yi de yukarı çekecekti. Olmadı, futbol kapitale, günlük siyasete alet oldu. O gün kime ne havuç verildiyse sonra geri alındı.
Bu sistem bugün de devam ediyor ve hala futbolumuzda bir Shaktar yok.
Lucescu sıradan bir adam değildi, bir dönemeçte şarampole yuvarlanan Türk futbolunu en ön koltukta izlerken bizi uyaran bir futbol dehasıydı.
Elveda Luce ⚫️⚪️
Eski teknik direktörümüz, 100. yılımızdaki şampiyonluğumuzun mimarı Mircea Lucescu’nun hayatını kaybettiğini büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.
Seni hiçbir zaman unutmayacağız Lucescu, huzur içinde uyu.
Elveda Luce. 🖤🤍
Tarih: 5 Şubat 1979
Abdi İpekçi için kupa maçlarının oynandığı stadlarda saygı duruşu yapıldı
İnönü Stadı'ndaki basın tribününde O'nun her zaman oturduğu koltuğa beyaz karanfillerden yapılmış siyah bandlı bir çelenk konuldu... Beşiktaşlı futbolcular ise kollarına siyah matem bandı koyarak sahaya çıktılar.
Genel Yayın Müdürümüz Abdi İpekçi dün İnönü Stadı'nda da bir kez daha anıldı. Siyah bantlarla sahaya çıkan Beşiktaşlı futbolcuların yanında, Adana Demirsporlu futbolcular da maç başlamadan önce hakem Nihat Özbirgül'ün üç dakikalık saygı duruşunda dimdik ama başları eğik eski bir spor yazarını, değerli bir gazeteciyi saygıyla selâmladılar. Tüm seyirciler de bu ihtirama büyük bir huşu içinde katıldılar. Spor tribünün de ise O'nun her zaman oturduğu yerde beyaz karanfillerden yapılmış bir çelenk vardı.
Beşiktaş, Ad.D.Spor'dan Paunoviç'in iki golü ile sıyrıldı
Yarışlarda 3 birinciliği bulunan 4 yaşındaki İngiliz atı Smart Latch'in, sakatlandıktan sonra kesilerek belediyeye dana eti diye satıldığı ortaya çıktı. Atın çipi, Mersin Büyükşehir Belediyesi'nin aşevinde verilen kavurmayı yiyen bir vatandaşın ağzına geldi. Şikayet üzerine çipin izi sürüldü ve şampiyon atın kimliğine ulaşıldı. Skandalın tüm ayrıntılarına Gıda Bülteni ulaştı...
https://t.co/NofNIVu3s2
#yarışatı #kavurma #smartlatch #sondakika #tarımveormanbakanlığı #mersinbelediyesi #aşevi #çip
Tarih düz bir çizgi halinde ilerlemez. Bazı dönemlerde kırılmalar, yüzyıllar sonra benzer biçimlerde yeniden karşımıza çıkar. 1848 Avrupa Devrimleri ile 2026’nın küresel konjonktürü arasındaki paralellik tam da böyle bir tarihsel yankıyı işaret ediyor.
Bu yazımda, 19. yüzyılın ortasında imparatorluk düzenini sarsan “ulus, anayasa ve ekmek” talepleri ile bugün “yaşam maliyeti, aratan otokratik baskılar, adil bölüşüm ve egemenlik” ekseninde yükselen toplumsal huzursuzluk arasındaki yapısal benzerlikleri inceledim.
1815'te Napolyon sonrası kurulan Metternich Sistemi’nin baskı üzerine oturan istikrarı nasıl çöktüyse, Soğuk Savaş sonrası ABD baskısına dayanan tek kutuplu neoliberal düzen de benzer bir meşruiyet krizine sürüklenmiş durumda.
1848’de kömür ve demir güç hiyerarşisini yeniden kurmuştu. Bugün nadir metaller, yarı iletkenler ve enerji dönüşümü aynı rolü üstleniyor.
O dönemde “Aç 40’lar” toplumsal patlamayı tetiklemişti; bugün ise “Borçlu 20’ler” finansallaşmanın yarattığı görünmez baskıyla sistemin zeminini aşındırıyor. Finans kapitalin yükselişi, hem 19. yüzyılda hem de bugün siyasal temsil ile ekonomik gerçeklik arasındaki makası açıyor. Bugün batı demokrasileri parasal güce dayanan oligarşik yapılara dönüşüyor.
Bu analiz, yalnızca tarihsel bir karşılaştırma değil; aynı zamanda 21. yüzyılın güç mücadelesini, jeoekonomik bloklaşmayı ve finansal düzen krizini anlamaya yönelik bir çerçeve sunuyor. 1848 nasıl 1871’e giden yolu açtıysa, 2026 da yeni bir güç ve üretim dengesinin eşiği olabilir.
https://t.co/XugkY9rIRD
BURHAN FELEK / Has ahırın akıbeti
İnönü Stadı - Dolmabahçe
SENE 1938 mi, 39 mu, daha mı evvel? Pek kestiremiyorum. İşte o senelerde, İstanbul'da yapılacak bir stadyumun yerini tayin için bir komisyon teşkil edilmişti. Komisyonu herhalde hükümetin veya Vilayet'in teşkil etmiş olması ihtimali kuvvetliydi. Herhalde bu hadisenin sporun Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğü'ne devrinden sonra olması gerekir. Çünkü ondan evvelki spor teşkilatı -ki, İdman Cemiyetleri İttifakı'nın adı değişmeksizin ve merkezin Ankara'ya gitmesinden ibaret olan- Türk Spor Kurumu idi. Onun böyle stadyum yapacak mali kudreti yoktu.
Bu komisyonda başka kimler vardı, veya var mıydı? Bilmiyorum, ama o zaman faal olan üç üyesi hatırımdadır. Birisi Doktor Tevfik Selim Paşa, ikincisi merhum Ali Sami Bey, üçüncüsü ben naçiziniz.
Bize muhtelif yerler gösterildi. Nereleri gösterdiler? Galiba Ihlamur Kasrı, Kadırga ve daha bazı yer ve bunların içinde Dolmabahçe saat kulesinin karşısındaki yamaçta kâin eski İstabl-i Amire, yani has ahır, yani sarayın at ve araba koyduğu ahırların bulunduğu bina ve arsa. O zaman biz stadyum yeri seçerken rüzgârlara maruz olmaması cihetine ve çabuk dolup boşalma noktasına bakıyorduk. Doğrusunu isterseniz, hiç birimiz de bir şehir stadyumunun nerede olması ve ne gibi şartlara cevap vermesi lazım geleceğini bilmiyorduk. Yani bu konuyu emsaline ve kitaplara bakarak etüd etmemiştik.
Gezip gördüğümüz yerlerin içinde bize en münasibi Dolmabahçe'deki has ahırın yeri geldi. Burası küçücük bir arsaydı. Gerçi stadyum çıkıyordu. Ama yanı başında bir gazhane vardı. Buradan çıkacak dumanlar stadyumu dolduranların ciğerlerini kirletecekti. Üstelik bir de gazometre vardı ki, İstanbul'un âdeta içine girecek kadar yakındı. Ama biz bütün bu mahzurlara rağmen burayı münasip gördük ve raporumuzu öyle verdik. İşte şimdi Mithatpaşa Stadyumu, bu arsa üzerine yapılmış şehir stadyumudur.
Stadyumun planını hipodrom mimarı Sinyor Vietti Violi yapmıştı. Ankara 19 Mayıs Stadı'nın da planlarını o yapmıştı. İsmet Paşa merhum, İtalyan mimarın Ankara'da yaptığı Şehir Hipodromu'nu pek beğenmişti. Onun için kendisine Ankara Stadı'nı da yaptırmıştı. İstanbul Stadı'nın da planlarını o yaptı. Mösyö Vietti Violi girgin, sempatik bir hipodrom mimarıydı. Fakat ömründe hiç stadyum yapmamıştı. Ama mademki, istenmişlerdi, Ankara Stadyumu'nu yapmış, İstanbul Stadyumu'nu da yapmaya girişmişti. İtalyan hipodrom mimarı Ankara Hipodromu'nu iyi yapmış mıydı, doğrusu bir şey diyemem; çünkü hipodrom ile hiç alakam yoktur. Ama 19 Mayıs Stadyumu'nda büyük hatalar vardı. Ben o zamanlar Atletizm Federasyonu Reisiydim. Stadyumun planlarını görmek istedim. Ankara'daki arkadaşlar buna müsaade etmediler. Bilhassa merhum Recep Bey, benim bu planları görmemi istememiş. Sebebini bilmiyorum. Bir stadyumun planının Atletizm Federasyonu Reisi'nden gizlenmesini henüz aklımın kırıntılarıyla anlayamamıştım. Ama ben zaten Terbiye-i Umum Müdürlüğü'ne istişare azası olduktan sonra Ankara'ya gidip stadı gördüm. Stad, yayvan ve küçüktü. Koşu pisti yalnız 100 metrelik kısmında 6 kulvardı. Diğer kısımlar 4 kulvardı. Bu, dünya ve beynelmilel pist ölçülerine aykırı idi. Bu statta bir beynelmilel yarış yapılamazdı. Şeref tribünü o kadar ileri çıkmıştı ki, yanlarındaki tribünlerden bir kısmı bu çıkıntı sebebiyle 100 metrelik pistin uç kısımlarını göremiyordu.
Mösyö Violi'yi bir gün Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğü'nde yakaladım ve kendisine 19 Mayıs Stadı'ndaki hatalarını söyledim güldü: — Mösyö! dedi. Ben planı çizdim. Devlet adamları beğendiler.
— Ama siz mimarsınız, bu hataları nasıl yaptınız? — Bizde bir darbımesel vardır. Eşeği sahibinin istediği yere bağla! derler. Ben de Ankara ricalinin istediğini yaptım. — Mösyö Violi. Bir stadyum yapmak, bir eşek bağlamak değildir, değil mi? dedim.
Güldü, bir şaklaban adamdı. Ben beğenmemiştim. Ama maalesef İstanbul Stadyumu'nun da planını ona yaptırdılar. Ne var ki, biz planı görmüş ve Ankara'daki hataların tekerrür etmemesine çalışmıştık.
O zaman bu inşaatta, İstanbul Belediyesi'nde müşavir olarak çalışan meşhur Profesör Prost kontrol ediyordu. Aslında bu iyi bir şeydi. Çünkü Sinyor Violi'nin stadyum ve şehir mimarisiyle pek de alakası yoktu. Stadyumun inşaatını parça parça ve ayrı ayrı müteahhitlere vermişlerdi. Planı Mösyö Prost'la arasını münakaşa ederdim. Mösyö Prost, planın iki-üç yerine müdahale etti. Birisi, stadyum tribünlerinin denize bakan kapısı üstündeki kısmını diğerlerine nazaran daha alçak yaptırdı. Güya karşı tribünlerde oturan seyirciler buradan Boğaz'ı ve denizi göreceklerdi. Onun için büyük kapının üstü dökülmüş diş gibi gedik gösterdi. İkinci nokta, Mösyö Prost dış kapı önündeki meydanı genişletmek için planı toprak üstünde kara tarafına doğru kaydırdı. Ve bu yüzden havagazı gazometresi pistin içine girdi, diğer kulvar battal oldu. Böylece, İstanbul Stadyumu'nun pisti de nizami vasfını kaybetmiş oldu. Üçüncü noktaya benim de katkım olmuştu. Şöyle ki:
Karşılıklı orta tribünlerin üstlerinin kapanması... Ben bunun için çok uğraştım. Ankara Stadyumu açıktı. Hipodrom da açıktı. İstanbul'da öyle yapılıyordu. Ben kapalı tribünlerde ısrar ettim. Violi, hatta Prost, bunun mimari bakımdan çirkin olacağını ve saçakları tutacak direklerin tribünlerde birçok kimsenin görmesine mani olacağını ileri sürdüler. Ben İstanbul'da güneşin ve yağmurun birçok seyirciyi kaçıracağını ve zaten küçük stadın bir işe yaramayacağını anlattım. Nihayet bugünkü şeklinde muvafakat ettiler.
Stadyum fena olmadı, ama arsanın küçüklüğü... Önce her statta mevcut olan dış sahaların yapılmasına imkân bırakmadığı gibi, pistin tribünlere kadar yapışmasına ve tribünlerden piste ve dışarıya giriş-çıkışı zorlaştıracak kadar tıkız bir yapı yapılmasına sebep oldu. Fakat 35 bin kişiyi barındıracak küçük ve zarif bir stad oldu. Dolmabahçe Stadı'nın en büyük meziyeti gerçekten mahfuz bir yerde inşa edilmiş olması ve bulunduğu yer itibariyle yarım saatte boşalıverip, çıkanların şehir trafiği için de büyük bir tıkanıklığa sebep olmamasıydı.
Kabul etmek lazımdır ki, stadın yerini iyi seçmiş olsak da arsanın küçüklüğü İstanbul'a layık bir stadyum inşasına imkân bırakmadı. Sonradan Gazhane'nin Hasköy'e nakliyle boşalan gazometrenin kalkması, pistin düzeltilmesini ve orada gedik vermiş olan tribün açığının da doldurulmasını mümkün kılmıştı. Ama hâlâ 40 bin kişiyi zor alan stad, bilhassa sahanın seyircilerin işgalinden uzak tutulmasına olanak vermiyordu. Fakat yerin kolaylığı, İstanbul maçlarının hep burada yapılmasına yol açtı. Bugün burası Türkiye'nin en çok girilen ve bu yüzden üstünde en çok oynanan birinci stadıdır. Gene de bu küçük ve eksik bir stattır.
Stada başlanır başlanmaz adını buldular. Zaten Türkiye'de maalesef yağcılığın en yaygın ve kolay örneği, stadyumlara ve salonlara büyüklerin adını vermektir. Nitekim Taksim Gezisi'ne de İnönü Gezisi adı verildi. Hatta merhum paşanın sağlığında heykeli dikilmek istendi. Ve bunun için piyedestal, temel kısmı da yapıldı. Üstüne kitabeler bile yazıldı. Fakat İsmet Paşa sağlığında bunun yapılmasını istemediği için bu modaya uyularak ve kendi muvafakati alınmadan stadyuma İnönü adı verildi. 1950 tarihine kadar Dolmabahçe Stadı'nın adı, İnönü Stadı idi. Derken 1950 seçimleri yapıldı. Halk Partisi, Demokrat Parti seçimi önünde 50 sandalyelik bir küçük grupla azınlığa düştü. İnönü de Cumhurreisliğini kaybetti. Demokrat Parti iktidarı ve gayretçilerinin ilk işleri, İnönü'nün adını-sanını Türkiye'den silmek oldu. İnönü resimli pulların suratına, kalın bir ay vurarak sürşarj yaptılar. Çirkin bir şeydi bu! Ama bu cereyanın önünde duramadılar. Günün birinde de İstanbul Şehir Meclisi Demokrat azasından eski gazeteci merhum Ferid arkadaşımız: — İnönü Stadı'nın adını değiştirelim! dedi.
Etrafındakiler: — Hay hay, ne koyalım? Düşündü: — Mithatpaşa koyalım! dedi, hemen kabul edildi.
Ne zavallı İnönü'nün haberi, ne merhum Mithat Paşa'nın ilmi vardı. Böylece has ahırdan muaddel Dolmabahçe Stadı'nın adı önce İnönü oldu, bir-iki sene böyle gitti, sonra Mithatpaşa oldu.
Bildiğim kadarıyla bu isim hâlâ değişmemiştir. Ne var ki, artık herkes stadları adıyla değil, semtiyle tesmiye ettikleri müddetçe, sabık İnönü, lâhik Mithatpaşa Stadı'na da: — Dolmabahçe Stadı! dediler ve bence isabet ediyorlar.
İşte bugün pek çoğunuzun senede 5-10 defa gittiği stadyumun hayat hikâyesi budur ve onun yeri itibariyle serüveni henüz bitmemiştir. Şöyle ki, günün birinde ya kalkacak yahut genişleyecektir. Bu ikinci ihtimal daha kuvvetlidir. Bugün bunun gerçekleşmesine ise İstanbul Belediyesi mani olmuştur. Halbuki stadın civarı hep miri arsalardır. Ve buralarının stadyuma ilavesiyle onun daha geniş bir sahaya yayılması, şehrin nefes alması ve yeşil saha kısımlarının büyümesine ve mesken inşaatına imkân kalmamasına sebep olur ki, bu da bugünkü teneffüs ettiğimiz hava bakımından büyük bir nimet olacaktır.
Metinde geçen bazı eski terimler için küçük notlar:
İstabl-i Amire: Osmanlı'da saraya ait ahırlar.
Münhasır: Ayrılmış, özgülenmiş.
Battal: İşlemez, geçersiz, bozulmuş.
Lâhik: Sonradan gelen, eklenen.
Tesmiye: Adlandırma.
Son 600'de 6 boy son 400'de 5 boy öndeki grubun gerisindesin mesafe 1400 yarış bitmiş kadrajda yoksun bunlar yetmezmiş gibi en dış bariyerlere açılıp son 50 metrede ok gibi gelip kazanıyorsun kim ne derse desin tarihin en iyi sprintlerinden birisidir.
Ole’nin kendi üzerinden verdiği örnek çok önemli. İleriyi görmek ve herkesin kendini bütünün bir parçası olarak hissetmesini sağlamak ve kıymetinin bilindiğini bilmesi çok değerli! Herkesin şansı ve fırsatı gelecek!
Bunu kendine şiar edindiğini bilmek de çok güzel. Yıllardır aradığımız Menajer hocayı sonunda bulduk! Mesele çalıştırmaktan fazlası. Mesele takımın mental gücünü yönetmek. Antrene etme işi zaten Moe hocada. Ole Ferguson gibi tepede son karar merci.
Kadroyu da Başkan toparlarsa, Ole bizi potaya sokacaktır! #BesiktasbizimHocabizim