“6 aya kapanırsınız” denildi. Muhabiri öldürüldü, kapatma cezaları aldı, çalışanları yargılandı, ekonomik kısıtlamalara maruz kaldı, resmî ilan hakkı elinden alındı. Ama Evrensel susmadı. Evrensel 30 yıla yakın süredir inatla, dirençle işçi sınıfının hikâyesini yazdı. Hak ve barış taleplerinin, mücadelenin gazetesi oldu. Haliyle Evrensel’in tarihi, sadece Evrensel’in tarihi de değildi; Türkiye’nin yaklaşık 30 yılının berrak, sansürsüz tarihiydi. Hakan Güngör’ün yayıma hazırladığı “Anlatılan Senin Hikâyendir: Evrensel’in İnadı ve Direnci”nde, uzun yıllar Evrensel’e emek vermiş 32 yazar, gazetenin tarihini, haberciliğini, deneyimini anlattı.
Evrensel, yazmaya devam ediyor ve edecek…
#EvrenselSusmaz
Provakatörlere dikkat çeken
süreç ve bölge dolayımında ciddi katkısı olabilecek önermeler içeren, son zamanlarda yazılmış en yapıcı yazı Musa Özuğurlu'dan👏
SÜRECİN DİLİ, HATİMOĞULLARI'NIN ROLÜ
Öcalan'a atfedilen "Yavuz-İdris-i Bitlisi ittifakı" referansı büyük tartışmalara yol açtı. Bu tartışmayı sadece “kim ne dedi” polemiği olarak görmek, meselenin asıl önemini kaçırmak olur. Çünkü konuşulan şey, yaşadığımız tarihsel sürecin, dönemecin hangi dille, hangi hafızayla inşa edileceği.
Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki 16. yüzyıldaki işbirliği, kuru bir tarih sayfası değil. Bu işbirliği Anadolu'daki Alevi nüfusa yönelik ağır bir şiddet dönemiyle de anılır – ki Alevilerin coğrafyanın tümünde çeşitli tezahürler ile zulme uğramasının başladığı ve yüzyıllardır müesseseleştiği bir işbirliğidir.
Bugün bu ittifaka olumlu bir atıf yapıldığında, bunu duyan bir Alevi vatandaş için mesele akademik bir tartışma değildir; atalarının hafızasından kendi hafızasına aktarılan bir travmanın yeniden canlanmasıdır.
Bu nedenle, kaynağı ve bağlamı ne olursa olsun, bu tür tarihsel referansları güncel bir siyasi model ya da örnek olarak sunmaktan kaçınmak gerekiyor.
Ama bu referans (kaynağı ne / kim olursa olsun) gündeme geldiğinde bunu tartışan, görüş bildiren, tartışmanın muhatabı olanlara yönelik olarak ifrat ile tefrit arasında gidip gelmekten de kaçınılmalı.
Elli üç Alevi aydının yayınladığı bildirge, "sürece karşı çıkış" değil, meşru kaygılar taşıyan ve süreçte alınacak yol düşünüldüğünde zamanlaması uygun bir uyarıdır.
Ne var ki Alevilerin bu haklı hassasiyetinin, yanlış bir hedefe yönlendirilmesi riski de var (bunu yapmak isteyenler var). İddia konusu tartışmalı tutanakların doğruluğu belirsizken ve DEM Parti bizzat bu yaklaşımı benimsemediğini açıkça ifade etmişken, partiyi ya da yetkililerini bu söylemin sahibi ilan etmek stratejik bir hatadır.
DEM Parti, kuruluşundan bu yana toplumsal çeşitliliğe (Kürt, Alevi, sosyalist, laik kesimlere) dayanan geniş bir tabana yaslanıyor. Bu partiyi "Sünni-Kürt ittifakı"nın taşıyıcısı gibi göstermek, hem gerçeği çarpıtır hem de sürecin en güçlü toplumsal destekçilerinden birini gereksiz yere yıpratır. Eleştiri, isabetli bir şekilde söyleme yönelmeli; kişilere ya da partiye değil.
TÜLAY HATİMOĞULLARI’NA SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Bu noktada özellikle DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’'nın hedef gösterilmesi, hem haksız hem de stratejik açıdan büyük bir hata.
Hatay Samandağ doğumlu bir Arap Alevi olan Hatimoğulları, tartışmalı referansın failiymiş gibi sunulmak yerine, neden meselenin çözümünde en kritik köprülerden biri olarak görülmüyor?
Bu tartışmanın bir başka boyutu da sınırların ötesinde. Suriye'deki dönüşüm sürecinde, kimi kötü niyetlilerce Nusayri ismi ile anılan (Arap) Alevi toplumu ağır bir baskı, belirsizlik ve güvensizlik yaşıyor. Türkiye'deki Alevi toplumunun tarihsel hassasiyetleri ile Suriye'deki Alevilerin bugün yaşadığı somut baskı arasında, görmezden gelinemeyecek bir paralellik var.
Hatimoğulları uzun bir süredir Suriye’deki (Arap) Alevi toplumunun maruz kaldığı saldırılarla ilgili ses yükselten siyasetçilerden biri.
Üstelik bugün Suriye'de kritik bir pencere açık: SDG'’nin feshedilmesinin ardından, Suriye Kürt hareketinin lideri Mazlum Abdi, Şam yönetiminde Ahmed eş-Şara'’nın “Kürt işlerinden sorumlu cumhurbaşkanlığı danışmanı” olarak göreve başladı. Bu, Kürt hareketinin Şam’'daki yönetime sadece Kürtler ile ilgili değil, başka başlıklar ile de ilgili sözünü duyurabileceği bir mekanizmanın var olduğu anlamına geliyor.
Hatimoğulları'nın bir siyasetçi ve bir partinin eş genel başkanı olmasının yanısıra yaşadığımız bu kritik süreçte kritik rol almış isim olarak hem Türkiye'deki Kürt hareketi hem de mensubu olduğu Arap Alevi camiasıyla kurduğu bağ, tam da bu eşikte bir Kürt-Alevi diyaloğunu başlatabilecek bir fırsat sunuyor.
Kürt hareketi, Abdi'nin danışmanlık koltuğunu da kullanarak Şam’'da Alevilerin güvenliği ve temsili konusunda ağırlık koyabilir, koymalıdır da.
DEM Parti’nin bu yönde çaba göstermek için zemin arayışı içinde olduğu da tahmin edilebilir.
Bu nedenle bu tartışmada Hatimoğulları'nı (Abdülkadir Selvi gibi) hedefe koyan kötü niyet sahiplerinin özellikle yapmak istediği şekilde bir zafiyet noktası gibi sunmaya çalışanlara karşı yapılması gereken şey onu savunmakla sınırlı kalmamalı.
Onun bu çok yönlü konumundan (hem Türkiye'de hem Suriye'’de) Kürt-Alevi diyaloğunu güçlendirmek için fiilen yararlanılabilir.
Burada tekrar etmekte fayda var: bu tartışma, barış sürecinin olup olmaması gerektiği üzerine bir tartışma değil sürecin hangi anlatı ve anlayış ile inşa edileceğine dair bir eleştiri / uyarı üzerine başlayan tartışmadır ve olması gereken de budur. Bu nedenle bildiri sürece "hayır" bildirisi olarak değil "doğru zeminde ilerlenmesi gerekir" uyarısı olarak okunmalı.
Bu bildiri ve daha sonra bu bildiriye destek amaçlı imzalanan bildirilerde dile getirilen kaygıları devletinden Kürt hareketine kadar sürecin siyasi aktörlerinin ciddiye alıp kapsayıcı bir dile geçme sorumluluğu var.
Kapsayıcı bir barış dili ise; yani Kürt’ü de, Türk’ü de, Alevileri de dışarıda bırakmayan bir dil ancak farklı toplulukların tarihsel hafızasına saygı göstererek kurulabilir.
Kısaca Türkiye'’de yürütülen barış sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi, yalnızca ülke içindekileri değil, bölgedeki Alevi nüfusun geleceğini de ilgilendiriyor.
Bu nedenle, hem Türkiye'’deki Alevi örgütleri ile hem de Suriye'deki Alevi toplumu ile doğrudan, saygıya dayalı bir diyalog hattının kurulması, sürecin bölgesel meşruiyeti açısından da önem taşıyor.
Tülay Hatimoğulları gibi isimlerin önemi burada daha da belirginleşiyor.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, ne bu tartışmayı büyütmek ne de görmezden gelerek geçiştirmek. İhtiyaç duyulan, geçmişin yaralarını unutmadan geleceğe dair umudu büyüten bir olgunluk. Barış, ancak bu olgunlukla kalıcı olabilir.
#Yazı | Münafık değiliz, celâliyiz!
– Başaran Aksu
"Bu kavga, ülkedeki bu ezilmişlikler içinde olan bütün halkın ortak kavgasıdır."
https://t.co/QaqWaL0UtZ
Bazıları mesafeyi kapatılması gereken bir aralık, iki kişinin arasındaki derin boşluk, yabancılık olarak görür. İlişkileri dostça ihlal ya da düşmanca istismar etmekte mahzur görmezler. Halbuki insanın varlığını sınırları belirler. Hudutu aşan yakınlığın ötesi biraz da istiladır
Diri diri insan yakan, kafa kesen nusracı colaniyi yalamaktan demin gelmiş halk düşmanı tetikçiler; barbarlarla el ele vermiş, bugün hala Suriyede devam eden kadın/çocuk kaçırma, mülklere el koyma, göçe zorlama uygulamalarını ve alevi katliamını aklıyor.
“Penceresiz hayatlar”da gün ışığı yok… Sadece bir yatak var… Eğer televizyon da eklenirse fiyat artıyor… Bunun yanında başka bir pansiyonda, 17 kişilik odalar bile var… Tek mahrem alanları, yatağın etrafını çevreleyen perdeleri.👇
28 Mart 1976
Avrupa işçi sendikaları konfederasyonları yayınladıkları ortak bildiriyle, Aleksandr Soljenitzin’in İspanya’yı ziyaretinde yaptığı TV konuşmasında Franco rejimini övüp demokrasiye geçiş sürecinin dizginlenmesini önermesi”kendi davasına ihanet”olarak nitelenip kınandı
BİR ÖMÜR ÇALIŞMANIN BEDELİ: PENCERESİZ ODALAR ❗️
Ucuz oteller ve pansiyonlar kiminin evi oldu. Buralar öğrenciler, düşük gelirli çalışanlar ve emekliler için aylarca, hatta yıllarca yaşanan adreslerden biri. Hikâyelerini yazdım.
📌Dolapdere’de bir pansiyonda kalanlar 8, 12, bazen 16 kişilik odaları paylaşıyor.
📌Pansiyonlarda “camlı ve camsız” olarak ayrılan odalarda kalan emekliler, gökyüzünü görmek için ekstra bin lira ücret ödüyor.
📌Bir emekli şöyle diyor: “Aylık 14 bin lira verip camlı odada kalıyorum. En azından güvercini, gökyüzünü, kumruyu görüyorum.”
https://t.co/KY03gDZcGj