NATO’nun ve onun bileşeni olan Batılı örgüt ve aktörlerin riyakârlıkla iç içe geçmiş Türkofobik takıntılarını görmek için, diğer bütün örnekleri bir kenara bırakıp yalnızca Kıbrıs’taki gelişmeleri takip etmek dahi yeterlidir.
Türkiye, AKP hükumetinin kısa vadeli heyecanlarından, geçici ittifaklarından ve dönemsel dış politika tercihlerinden bağımsız olarak; siyasi, finansal ve operasyonel bir kuşatma altındadır.
Bugün Türkiye aleyhine doğrudan harekete geçmemelerinin temel nedeni NATO üyeliğimiz ya da 5. Madde’nin sağladığı güvence değildir. Asıl caydırıcı unsur, Türkiye’ye yönelik konvansiyonel bir askerî harekâtı göze alamamaları; böyle bir operasyonun askerî, taktik, siyasi ve mali sonuçlarını taşıyacak güç ve iradeye sahip olmamalarıdır.
Ancak şartların değiştiği, Türkiye’nin içeriden zayıflatıldığı ve caydırıcılığının aşındığı bir gün geldiğinde; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle kendilerine “Düvel-i Muazzama” denilen bu küstah güçler, Türk milletinin kendi vatan toprakları üzerindeki egemenliğini, yüzyıllık husumetlerinin beslediği siyasi ve askerî araçlarla yeniden gasp etmeye teşebbüs etmekten geri durmayacaktır.
Bu nedenle Batı’dan medet ummak, en hafif tabiriyle stratejik bir naifliktir.
Bugün onlara mecbur kalmamızın temel sebebi askerî değil; mali, parasal, teknolojik ve ticari bağımlılıklarımızdır. Bu bağlar artık karşılıklı bağımlılık sınırını aşmış; Türk milletinin egemenliğini, bağımsız karar alma kapasitesini ve gelecek tasavvurunu tehdit eden bir kırılganlık alanına dönüşmüştür.
Statükoyu koruyarak bu cendereden çıkmamız zinhar mümkün değildir.
Yapılması gereken, Batı ile ilişkileri ölçüsüz bir kopuş siyasetiyle değil; bağımlılığı azaltan, seçenekleri çoğaltan ve millî kapasiteyi tahkim eden uzun vadeli bir devlet stratejisiyle yeniden düzenlemektir.
Türkiye; dış finansman bağımlılığını azaltmalı, üretim ve enerji güvenliğini güçlendirmeli, kritik teknolojilerde lisans ve tedarik bağımlılığını kırmalı, savunma sanayisini yalnızca montaja değil özgün teknolojiye dayandırmalı ve dış ticaretini tek bir siyasi merkeze bağımlı olmaktan çıkarmalıdır.
Bunun yanında Merkez Bankası rezervlerinden ödeme sistemlerine, gıda güvenliğinden veri altyapısına, limanlardan haberleşme ağlarına kadar bütün stratejik alanlar millî güvenlik perspektifiyle yeniden ele alınmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir hamaset dalgası değil; mali egemenliği, üretim kapasitesini ve askerî caydırıcılığı aynı stratejik mimari içinde birleştiren kapsamlı bir millî dayanıklılık programıdır.
Çünkü bağımsızlık yalnızca sınırları askerle korumak değildir.
Bağımsızlık; paranız, enerjiniz, teknolojiniz, üretiminiz ve karar alma iradeniz üzerinde başkalarının veto hakkının bulunmamasıdır.
ÇOK ÖNEMLİDİR.
1957 seçimlerinde ne oldu? Söylemezler, yazmazlar. Türkiye'yi askeri müdahaleye götüren o süreci hiç anlatmazlar.
Tarih unutmaz…
68 yıl önceye gidelim…
İktidardaki Demokrat Parti genel seçimi 7 ay önceye çekti. Halk, 27 Ekim 1957'de sandık başına gitti.
Seçim saat 17.00'de bitecekti.
Fakat saat 14.30'da devletin tek radyosu; oy verme işlemleri sürerken DP'nin kazandığı illeri açıklamaya başladı!
Şaka değil gerçek bu…
CHP lideri İsmet İnönü, Devlet Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yu telefonla aradı, “Sizden bu suçun işlenmesine engel olmanızı talep ediyorum” dedi.
Bakan Zorlu, “Beyefendi” Adnan Menderes'e gitti, İnönü'nün söylediklerini aktarıp radyo yayınının durdurulmasını istedi. “Beyefendi” sert çıktı; “Radyo sonuçları açıklanmaya devam etsin!”
CHP bu kez Yüksek Seçim Kurulu'na başvurdu.
Radyo yayını durduruldu.
Fakat DP zaten istediğini almıştı; kimi CHP'liler “DP kazandı” diye sandığa gitmedi.
Bu arada radyoevinden yabancı gazetecilere, “İsmet İnönü'nün yazılı açıklaması” diye bir kağıt verildi.
Sözde İnönü, “Seçimi kaybettik; en fazla 120 milletvekili çıkarabiliriz” demişti! BBC'den France Press'e kadar yabancı gazeteciler haberi doğrulatmak için İnönü'nün yanına gidince, şaşıran sadece yabancı gazeteciler değildi; İnönü ülkesi adına utandı.
Devlet, yalan söylemekle kalmıyor, yalan belge düzenliyordu!
Bitmedi…
Bir de 1957 seçimlerinin İsmet İnönü'nün isimlendirmesiyle “kütük marifeti” var!
Seçmen kütükleri hazırlanırken, CHP'li seçmenler “kütük”ten yok ediliverdi!
Yerlerine DP'li seçmenlerin adı hem de birkaç kütükte yer aldı. Yani bir DP'li birkaç sandıkta oy kullandı.
DP kurduğu seyyar ekiplerle bu seçmenlerini sandık sandık taşıdı.
Seçime “iyi organize” olmuşlardı; organize işler konusunda marifetliydiler!
CHP'li kimi seçmenler kütükte isimlerini göremeyince oy kullanamadan evlerine döndü.
Hayır daha bitmedi…
Oy usulsüzlükleri bazı şehirlerde olayların çıkmasına neden oldu. Örneğin Gaziantep'te…
27 Ekim gecesi seçimi CHP'nin 700 oy farkla kazandığı ilan edildi. Hatta DP'nin gazetesi "Zafer" bile bu sonucu yazdı. Fakat, ertesi gün köylerden “sayılmamış, unutulmuş oylar” getirildi ve bin kadar oyla seçimi bu kez DP'nin kazandığı açıklandı.
CHP'liler haklı olarak il seçim kuruluna itiraz etti. İtirazları kabul edildi.
Oylar, tutanaklar, gerekli belgeler adliye binasına götürüldü; pazartesi inceleme başlayacaktı.
O gece adliye binası yandı!
Bütün oylar yok oldu!
DP'nin galibiyeti resmiyet kazandı.
Şehirde gergin bir hava oluştu.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı töreninde Gaziantepliler belediyeye yürüyüp seçimleri protesto etti.
Vali kitlenin üzerine (o zaman TOMA yoktu) itfaiye araçlarıyla su sıktırınca olaylar çıktı.
Belediye tahrip edildi.
Polisin halkı dağıtmak için ateş açmasıyla, DP binasından da kitleye mermiler yağdırıldı. Olaylarda bir komiser muavini ile bir çocuk yaşamını yitirdi; çok sayıda kişi
yaralandı.
Zırhlı askeri birliklerin şehre girmesiyle olaylar yatıştı.
Ardından şehirde
“CHP'li cadı avı” başladı.
Gözaltına alınıp tutuklananlar arasında kimler vardı bilir misiniz:
Mehmet Barlas'ın babası Cemil Sait Barlas.
Zeynep Göğüş'ün babası/Hasan Celal Güzel'in dayısı Ali İhsan Göğüş.
CHP'liler halkı isyana teşvik iddiasıyla Yozgat Cezaevi'nde beş buçuk ay yattı.
Avukatları Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu idi.
Oy rezaleti yüzünden sadece Gaziantep'te olaylar çıkmadı.
Mersin'de seçim cinayeti
Mersin'de de oy hırsızlığı olaylara neden oldu.
DP'nin oy hilekarlığının ortaya çıkması halkın sokağa çıkmasına sebep oldu. Olayları askerler bastırdı.
Bu arada…
CHP'li Mahmut Boytunç, DP'liler tarafından öldürüldü. Resmi makamlar “katil” diye, Zeki Budur ve Murat Sevim adlı DP'lileri tutukladı.
Ama katilin aslında DP Mersin Milletvekili Hüseyin Fırat olduğu yolunda söylentiler çıktı. Cinayetle ilgili haberlere yayın yasağı getirildi!
Sadece Gaziantep ve Mersin'de olaylar çıkmadı. İstanbul, Ankara, Sivas, Giresun, Kütahya, Kayseri, Çanakkale, Samsun gibi birçok şehirde oyların çalındığı iddiası halkı sokağa döktü.
Olayları bastırmak için şehirlerin üzerinden uçaklar alçaktan uçuş yaptı. İsmet Paşa, “Savaşta bile askeri uçakların sivil halk üstüne dalış yapmadığını” söyledi.
Seçimin üzerinden 5 gün geçti. Fakat Türkiye sakinleşmedi.
Bu nedenle…
1 Kasım 1957'de TBMM açılışında Ankara'da olağanüstü güvenlik önlemleri alındı. Başkentin caddelerinde tanklar vardı. Yollar asker kordonu altındaydı. Gençlik Parkı'na, Güven Parkı'na askerler yığıldı.
Aslında tüm bu gerginliğin nedeni Meclis tutanaklarına yansıdı:
1957 seçimlerinde DP bir önceki 1954 seçimlerine göre 9 puanlık büyük oy kaybetti. Bunu bekliyorlardı. Bu nedenle işi sıkı tutmuşlardı. Ne olursa olsun kazanmayı amaçlamışlardı.
Sonuçta…
DP, 1957 seçiminde CHP ile artık başa baştı; CHP'nin yüzde 41'ine karşılık yüzde 47'lik oyu vardı. DP'nin bu oyların ne kadarında kütük marifeti vardı, bilinmiyor.
Bilinen;
Türkiye'nin 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine böyle seçim şaibeleriyle de sürüklendiğidir.
Tv'lere çıkanlar, gazetelerde yazanlar bu konulara hiç değinmiyor.
Yalan üzerine iktidar inşa ediyorlar.
Dün de öyle,
Bugün de öyle....
“Öyle görünüyor ki Ortadoğu’yu ABD-İsrail ekseninde yeniden dizayn etmeye çalışan emperyalist politikalar, Türkiye’deki rejimi de kendi çıkarları için Erdoğan eliyle dizayn etmeyi tercih ettiler. Tercihlerini yine Erdoğan’dan yana kullandılar.
Kılıçdaroğlu’ndan bu uluslararası planda Erdoğan’ın işini kolaylaştıracak bir işlev görmesi bekleniyor. O yüzden mesele sadece bir CHP meselesi değildir.”
Mutlak butlan değil mutlak monarşi arayışı https://t.co/q8twbYcqe4
⚠️ Ecevit, Kılıçdaroğlu’nu partiden dışlamış!
“Böyle kafası karışık, meçhul birini meclise sokmak ülkeye kötülük olur.”
🗣️ Sabahattin Önkibar: “Hikaye şu: Kılıçdaroğlu aslında CHP’ye girmedi.
DSP’de siyaset yapmak istedi. 1999 seçimlerinde DSP’den milletvekili adayı oldu.
Ancak Rahşan Hanım, Kılıçdaroğlu hakkında geniş bir araştırma yaptırdı. O araştırma raporunu da eşi Bülent Ecevit’e sundu.
Rahmetli Ecevit bilgi notlarını okuyunca aynen şu sözü etmiş:
‘Böyle kafası karışık meçhul birini meclise sokmak, ülkeye kötülük etmek olur.’
Evet, Kürt kökenli büyük vatansever Bülent Ecevit’in Kemal Kılıçdaroğlu hakkındaki hükmü böyleydi ve bu sebeple DSP’den dışlandı.”
Prof. Barış Doster:
"DEM Parti devrimci değil gerici bir partidir! Etnik temelli bir partidir. Solcu olmanın belli kıstasları vardır. Emekten yana olmak, eşitlikten yana olmak, aydınlanmadan yana olmak ve en önemlisi emperyalizme karşı olmak. DEM Parti’ye bakıyorsunuz marabaların partisi değil ağaların partisi. Emekçilerin partisi değil toprak ağalarının, feodal beylerin, silah baronlarının partisi"
Tamamını izlemek için:
https://t.co/in5saiX2Fq
@burakhanbsrn
Her şey aleni şekilde yapılıyor ama @csbgovtr umurumda değil. Gerede Çayı katlediliyor ve 286 km boyunca bütün coğrafyayı zehre buluyorlar. Bir ülkenin kurumları su varlıklarını bir avuç patron için nasıl gözden çıkarır? Ondan sonra su yönetimi bilmem ne palavraları.
Murat Ülker aradan geçen 5 yılın ardından kaybettiği 40 dava ve suç duyurusuna rağmen Gıda Dedektifi yayınlarıyla uğraşmayı bırakmıyor. Türkiye’nin en zengin işadamı unvanıyla şeker, glikoz şurubu ve palm yağı ile çeşitli katkı maddeleri ve aroma vericilerle ürettikleri abur cubur ve yüksek doymuş yağ oranına sahip margarin üretiminde lider konumda olan Ülker grubu, milyonları bilinçlendiren ve Türkiye’de etiket okuma farkındalığını yaygınlaştıran hesabımızı susturmak için elinden geleni ardına koymuyor.
Geçtiğimiz yılın Mayıs ayında yetki alanı dışında olmasına rağmen Çağlayan’daki Spor ve Basın Savcılığı’na sundukları dilekçede yer alan uydurma ithamlar ve suçlamalarla hesaplarımızı 9 ay kapatmışlardı! Ardından geçtiğimiz aylarda adalet yerini geç de olsa bulmuş ve hesaplarımız savcılığın yetkisizlik kararı sonrasında açılmıştı.
Fakat gözünü karartan zengin işadamı bir kez daha Gıda Dedektifi hesaplarını kapatmak üzere benzer iftiralar ve seviyesiz ithamlarla harekete geçti. Murat Ülker tarafından İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen uydurma suç ve ithamlarla dolu dilekçe saatler önce Fikri ve Sinai Haklar Soruşturma Bürosu tarafından kabul edildi ve hesaplarımızın tamamının Türkiye’ye kapatılması istemiyle İstanbul Anadolu Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edildi.
Hesabımıza yönelik yapılan suçlamalar arasında “halk arasında korku ve panik yaratmak”, “devletin kurum ve organlarını aşağılamak”, “milli ve yerli markalara karşı halkı örgütlemek” ve “marka ve ürünlere saldırarak para ve itibar kazanmaya çalışmak” gibi uydurma ithamlar yer alıyor.
Takdiri değerli takipçilerimize, yüce Türk milletine ve Türkiye Cumhuriyeti adaletine bırakıyoruz.
@adalet_bakanlik@tcbestepe
Ben bir Türk olarak, aslen Suriye/Kamışlı/Qamıslo doğumlu Ciwan Haco'nun tüm şarkılarını 30 sene önce gençliğimde bağlama ve cura ile çalıp söyleyebiliyordum. Arada açıp dinliyorum. Şimdi de çalar-söylerim.
O zaman çoğu Kürt genci Şiwancı ya da Aram Tigrancı idi. Ciwan Haco'yu, Koma Wetan'ı bilen pek kürd yoktu.
Metin-Kemal Kahraman'lar sayesinde de epey Zaza'ca da öğrenmiştim.
Aradan geçen 30 yılda ne oldu?
Anadolu, Kaskasya, Balkanlar ve ''ortadünya'nın'' tarihini, en küçük kasabalarındaki dahi demografik, kültürel, siyasi ve hatta mimari değişimlerini okudum. Oralara herhangi bir milletin ya da haikat peşindeki herhangi bir insanın gözünden bakmayı öğrendim.
Bu 30 yılda,
1000 yıllık Diyarbekir'in adı, Kürtler'le hiçbir ilişkisi bulunmayan Roma dönemindeki adı ''Amid'' olarak anılmaya başlandı. Bu isimde bir futbol takımı kuruldu. Takımın ''Mansur Çalar'' adlı oyuncusunun maça jiletle çıktığı ve rakip takımdakileri çaktırmadan ufak-ufak jiletle doğradığı anlaşıldı.
30 sene önce Kürtler'in, kendi akrabalarının dahi ''uyuşturucu işi yapıyor diye'' yüz çevirdiği adamlar ya da kadınlar, kendilerini ''Kürtler'in temsilcisi'' ilan ettiler.
Nusaybin'den Şafi Kürtler'den kaçan Hristiyan Arap, Suryani, Keldani, Yezidi ve Ermeniler'in büyük çoğunluğunu oluşturduğu Ciwan Haco'nun doğduğu Kamışlı kasabasında Hristiyan kalmadı.
Youtube'da roportajında ''Dilimiz unutuluyor'' diyen Metin Kahraman'ın anasına avradına söven ''Zazaca diye bir dil yok, Zazaca Kürtçedir'' diyen Kürt faşistlerinin yazdıklarını hayretle okudum.
Rojava denilen şey bir devrim değildi. En aklı başında Kürtler'in dahi, İsrail Filistin ve Lübnan Arapları'nı soykırımdan geçirirken, İsrail ve ABD ile işbirliğinden memnun olduklarını, DEM'in Türkiye'yi ''Gazze'ye çevirme'' tehditlerini sineye çektiklerini gördüm.
Kürtler ya da Türkler ya da Araplar diye bir ''toplam yok.'' Tarih boyunca olmadı ve sonsuza kadar da olmayacak.
Çünkü ''Kürtler'' dendiğinde Baltık Ülkeleri'nde yaşayan Ciwan Haco'nun bile ''Çar Parçe Kurdistan'' ve tüm dil-lehçe, kültür ve sınıfsal bir toplamı kastettiğini görebiliyoruz.
Ama biz ''Türkler'' dendiğinde dünyada geniş bir coğrafyada 300-400 milyon civarındaki bir toplamı düşünmüyoruz. Bunların silahlanıp Rusya'ya, Çin'e, Hindistan'a, Yunanistan'a, İran'a, Bulgaristan'a, Gürcistan'a vb karşı savaşıp mümkün olmayan bir ''tekillik'' peşinde ölmeleri ve öldürmelerini anlamıyoruz. Bunu istemiyoruz.
Biz ''Türkler'' dediğimizde, Yunan işgalci-yayılmacı faşistlerini denize döktükten sonra, İzmir'de valilik binasının balkonuna İzmir'li bir kadının elinde diktiği Türk Bayrağını çeken, Kırım Tatar Türkü Yüzbaşı Şerafettin ve Diyarbekirli Kürt Reşo'yu, Kürt-Türk-Zaza ailelerinin evliliklerinden, akrabalıklarından olan milyonlarca insanı anlıyoruz.
Büyük oranda Türkiye'nin ''maddi-manevi'' destekleriyle kurulmuş, ama bir Kürdistan'dan daha çok Barzani Aşireti'nin dükalığı ve Barzanistan olarak devam eden ve uluslararası güç dengeleri ile dans etmeyi becebildiği oranda varolabilen ya da varolabilecek yer de dahil olmak üzere, Kürtler'in bir devleti yok ve olamayacak.
Bunu anlamak için Metin Kahraman'ın anasına bacısına sövenlere ve Civan Haco'nun doğduğu İngiliz-Fransız emperyalizmi ile Nusaybin'in kenar mahallesi KAMIŞLI'ya ve 1000 yıllık Diyarbekir'de, Kürtler de denilen ''toplamın'' şizofrenik boyuta ulaşmış durumda bulunan ''erk arayışı'' ve kendi hakikatine karşı miyopluğunda görmek gerekir.
Kürtler'in hakikati Türk Halkı ile birlikte, eşit ve onurlu bir biçimde, uyum içinde yaşamaları ''zorunluluğudur''.
Çünkü ''Kürtler'' denilen toplamın %80'i emperyalizme karşı dövüşerek kazanılmış Türkiye topraklarında yaşıyor. Bunların da en az yarısı Türkiye'nin batı şehirlerinde ikamet ediyor. Buradaki refahtan paylarını alıyor. Bu hakikattir.
Bu nedenle Kürtler denilen toplamın refahı ve huzuru, Türkler denilen toplamın sefaletine rağmen olamaz. Bu Kürtler denilen toplamın sefaleti demektir.
Emperyalizm tarafından tasmalanmış Apo'lar ve Apocu'lar, Barzani ve Barzaniciler ve bunların ahmak köleleri, Kürtler'i delirtiyor ve çürütüyor.
Bunu siz de 30, 60, 90, 120 ve hatta 1200 yıla bakarak belki anlayabilirsiniz. Anlarsanız evvela sizin için iyidir.
Bu yazıyı bilhassa da Kürt arkadaşlarımın okuması ve biraz üzerinde düşünmesi için yazdım.
Spas ji bo xwendinê. (Kurmanc)
سوپاس بۆ خوێندنەوەتان.
Swpas bo xwêndnewetan. (Sorani)
Wendê şima şukran. (Zazaki/Dımili)
Amerikalı dün neden “yemişim Ortadoğu’da demokrasiyi, insan hakkını, hukuk devletini. Buraya güçlü monarşiler, otokratlar yani diktatörler lazım” dedi biliyor musunuz?
Bizi Washington’dan yok Meclis onayıymış, yok Anayasa Mahkemesiymiş, yok kuvvetler ayrımıymış uğraştırmayın kardeşim.
Bize, tak diye emredince, şak diye yapacak, söz dinleyen adamlar lazım.
Bak Sisi’ye
“Gazze katliamında Refah kapısını açma, yardım geçmeyecek” diyoruz.
Açmıyor!!
El Şara’ya “haydi yallah, istikamet Halep, Şam, devir Esad’ı” diyoruz.
“Emrin olur” diyor.
Kral Hüseyin’e “hava sahanı bize, İsrail’e aç” diyoruz.
Sıkıysa itiraz etsin!!
Bak Kral Selman’a..
“Biz olmasak o koltukta 2 hafta ömrün kalır” dedik.
Bastı imzayı Abraham Antlaşmasına. Şimdi Trump “kıçımı da öpeceksin” diyor.
Adamdan tık yok!!!
Onun için yemişim Ortadoğu’da demokrasiyi!!
Ne demişti Bush?
“Boğayı hayalarından kavrarsan, beyniyle kalbi de seninle hareket eder.”
@ajansmuhbir1923 Bu farkedememezlik de sizin gibi vekillerin yetersizliğini ve bence samimiyetsizliğinin göstergesi,yarattığınız bu vahim durumun bedelini milyonlarca vatandaş ödededi siz hala millet vekili olarak dolaşın,samimi değilsiniz olsanız çoktan istifa eder siyaset yapmayı bırakırdınız.
Ermeni Belgeleriyle Ermeni Soykırımı Yalanına en büyük delil, Ermenistan’ın Birinci Dünya Savaşı sonundaki ilk Başbakanı Hovhannes Kacaznuni’nin 1923 yılında yazdığı “Taşnaksutyun’un Artık Yapacağı Bir Şey Yok” başlıklı raporudur. Raporda en çarpıcı cümleler şunlardı: “Sevr antlaşması gözümüzü kör etmişti…Türkler’in düşmanı olan itilaf kampındaydık,denizden denize Ermenistan” talep etmekteydik…Aralıksız olarak Türkler’le savaştık, öldük ve öldürdük.” Devam ediyor: “Biz, kayıtsız şartsız Rusya’ya yönelmiş durumdaydık. Herhangi bir gerekçe yokken, zafer havasına kapılmıştık. Sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında, çar hükümetinin Ermenistan’ın bağımsızlığını bize armağan edeceğinden emindik…1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tabi tutuldu. Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır…Askerî operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık...Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Türklerin millî mücadelesi haklıydı. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. ..İsyanımızın temelinde İtilaf devletlerinin bize vadettiği büyük Ermenistan hayali vardı. Ama biz hiçbir zaman devlet olamadık. Türkiye Ermenistan’ı diye bir devletin hayalden öte olmadığı gerçeğini göremedik…
Sanki uzak görüşlü olmamamız bir kahramanlıktı çünkü isteyen herkes, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Gürcüler, Bolşevikler tek kelimeyle bütün dünya bizi kolayca aldattı, atlattı ve ihanet etti, oysa bizler safça bu savaşın Ermeniler için yapıldığına inandırılmıştık… Artık, Türkler’e ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?”
Emekli Amiral Cem Gürdeniz:
"Çin'in 1 yılda ürettiği gemiyi, ABD 7 yılda üretebiliyor sayı olarak.
Türkiye'deki batıcılık eroinmanlık düzeyinde. Amerika onlar için tanrıdır, Amerika hata yapmaz."
https://t.co/R5kqMHbqJE