Kurtarıcımız, Kurucumuz, Değişmez Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün 1283 apolet numarası ile Kara Harp Okulu’na (Harbiye) girişinin yıl dönümünde, “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” diyen milyonlar olarak yine haykırıyoruz:
1283 İÇİMİZDE!
BASINA VE KAMUOYUNA
BİR ONURLU DİRENİŞTİR TIP BAYRAMI
Tıp Bayramı, Askeri Tıbbiye öğrencilerinin emperyalist işgale karşı başlattıkları mücadelenin bayraklaştığı günün anısına her yıl 14 Mart’ta kutlanan ve bu özelliği nedeniyle sadece bize ait olan dünyadaki tek tıp bayramıdır.
14 Mart 1919, 1. Dünya Savaşından ağır bir yenilgi ile çıkmış, fakr u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış, memleketinin her köşesi bilfiil işgal edilmiş, iktidar sahiplerinin gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde olduğu bir milletin çocukları olan tıbbiyelilerin emperyalizme karşı verdikleri mücadelenin ilk adımdır ve Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın da ilk kıvılcımlarındandır.
Emperyalistler, Mondros Mütarekesi’nin ardından, 29 Mayıs 1453’den 465 yıl sonra 13 Kasım 1918’de İstanbul’u fiilen işgal ettiler. Kısa süre sonra İngilizler Askeri Tıbbiye’yi karargâh olarak kullanmaya başladılar. Yatakhaneler ve tuvaletler gece İngiliz askerlerine tahsis edildi. Tıbbiyeliler için yatmak zorunda bırakıldıkları tavan arasına idrar kovaları konuldu. Daha sonra üniforma giymeleri de yasaklanınca sivil kıyafeti olmayanlar gecelik entarileri ve pijamaları ile derslere girmek zorunda kaldılar. Baskılar giderek artınca tıbbiyeliler direniş kararı aldılar. İstanbul’da her türlü toplantı yasaklanmıştı. Bu nedenle okullarının kuruluş günü olan 14 Mart 1827’nin yıldönümünde bir bilimsel toplantı için izin aldılar ve bu toplantıyı bir protesto eylemi, direnişlerini ateşleyecek ve işgal İstanbul’una moral verecek bir bayram kutlaması olarak düzenlemeyi planladılar. Öğrenciler ve hocalarıyla birlikte işgal askerlerinin gözetiminde büyük katılımla yapılan bilimsel (!) toplantı devam ederken 3. sınıf öğrencisi Hikmet ve birkaç arkadaşı okulun iki kulesi arasına geceden gizledikleri, açıldığında tüm cepheyi kaplayarak bütün İstanbul’dan görülecek büyüklükteki Türk Bayrağını öğrencilerin coşkulu alkışları ve İngilizlerin şaşkın bakışları arasında çatıdan aşağıya bıraktılar. İşte Türk hekimlerinin ilk tıp bayramı böyle kutlanmıştır.
Yaklaşık üç ay sonra Samsun’dan yola çıkan Mustafa Kemal Paşa 22 Haziran 1919’da yayınladığı Amasya Genelgesi ile Eylül başında Sivas’ta ulusal bir kongre toplanması için çağrı yaptı. Tıbbiyeliler bu çağrı uyarınca kongreye iki delege seçtiler, ama harçlıklarından toplayabildikleri para ile ancak Hikmet’i gönderebildiler. Kongrede bazı delegelerin ABD ya da İngiltere mandası önermeleri üzerine söz alıp kürsüden Mustafa Kemal’e hitap eden Hikmet, “Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz. Farz-ı muhal, manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz” dedi. Bunun üzerine Mustafa Kemal
“Efendiler, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır” dedikten sonra Hikmet’e döndü ve “Evlat müsterih ol, gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya İstiklâl Ya Ölüm!” diyerek sözlerini tamamladı.
Hikmet (Boran) Bey, İstanbul’da işgalcilerin tepesinden aşağı Türk Bayrağı sallandırırken gösterdiği cesareti Sivas’ta da bazı yılgınların tek kurtuluş umudu olarak gördükleri “Manda” safsatasını tarihe gömerek yinelemiş ve tarihe adını “Tıbbiyeli Hikmet” diye yazdırmış bir yiğit vatan evladıdır.
Türk Ulusu’nun bugün de nice Tıbbiyeli Hikmetleri olduğundan kimsenin şüphesi olmamalıdır. O Tıbbiyeli Hikmetler ki, vatandan başka aşk, milletten başka sevgili bilmezler, itibarı gösterişli araç konvoylarında, saray odalarında aramazlar, ülkelerini terk edip hiçbir yere gitmezler.
Atatürkçü Düşünce Derneği olarak; meslek yaşamlarını Tıbbiyeli Hikmet bilinci ile sürdüren değerli hekimlerimizin Tıp Bayramı’nı kutluyor, tüm sağlık çalışanlarımıza değerlerinin bilindiği, haklarının verildiği, geleceklerini yurtdışında aramak zorunda bırakılmadıkları bir çalışma ortamı, Ulusumuza toplumcu, kamucu, ücretsiz ve ulaşılabilir bir sağlık sistemi diliyor, bunun da ancak Yeniden Atatürk Cumhuriyeti’ne ulaşmakla mümkün olduğunu yineliyoruz.
Saygılarımızla.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
GENEL MERKEZİ
1961 Anayasası’nın demokratik kazanımlarını katleden, 12 Eylül’ün öncüsü, Batı Emperyalizmi güdümlü 12 Mart faşist muhtırasını 54. yıl dönümünde de lanetliyor, 3 Fidanımızı ve aramızdan alınan tüm canlarımızı saygıyla anıyoruz. #12Mart1971
İstiklal Marşı'mızın kabulünün 104. yıl dönümünde başta Değişmez Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy olmak üzere tüm Kuvayı Milliye kahramanlarımız ile aziz şehit ve gazilerimizi minnet ve saygıyla anıyoruz. Ruhları ��ad olsun.
“Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.”
#İstiklalMarşı #12Mart
BASINA VE KAMUOYUNA
“Ey kahraman Türk kadını, sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”
Mustafa Kemal Atatürk
8 Mart 1857’de ABD'de 40 bin kadın işçinin ücretlerinin ve çalışma koşullarının düzeltilmesi talebiyle başlattıkları greve yapılan polis saldırısı sırasında çıkan yangında 129 kadının can vermesi üzerine sonraki yıllarda 8 Mart'ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak tanınması önerisi Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg gibi devrimcilerin öncülüğünde dillendirilmiş, 1911 yılında Avusturya, Danimarka ve İsveç'te yüzbinlerce kadın 8 Mart 1857 kurbanlarını anma gösterileri yapmış ve nihayet 1977 yılında Bileşmiş Milletler 8 Mart'ı, “Kadın Haklar İçin Birleşmiş Milletler Günü” ilan etmiştir.
Dünya kadınlarının 48 yıldır böyle özel bir günleri vardır, ama özgür ve eşit birey olma savaşımları hâlâ sürmektedir ve sınırlı sayıdaki gelişmiş ülke dışında hatırı sayılır mesafe alındığını söylemek de yazık ki mümkün değildir.
Kadınlar dünya genelinde bu durumdayken Türk Kadınının hali de hiç iç açıcı değildir.
Kemalist Aydınlanma Devrimleri ve özellikle 1926 Türk Medeni Kanunu ile kadınlarımız ailede, eğitimde, siyasette ve çalışma yaşamında çok değerli, çok önemli kazanımlar elde etmişler, birçok Avrupa ülkesinden yıllar önce seçme seçilme hakkına kavuşmuşlar, eğitimden sağlığa, adaletten dış politikaya her alanda yerlerini almışlardır. Bu bağlamda, “Türkiye Cumhuriyeti aynı zamanda bir Kadın Devrimidir” demek yanlış olmaz.
Ancak kadınlarımız, Büyük Atatürk ve Laik Cumhuriyet sayesinde elde ettikleri, esasen Ulusal Bağımsızlık Savaşı ve sonrasındaki hayranlık verici kahramanlık ve katkıları sonucu kanları, canları ve alın terleriyle hak ederek aldıkları hak ve özgürlükleri, oy kaygısıyla dinci baskılara boyun eğen sağ iktidarların aymazlıkları nedeniyle günümüze yeterince taşıyamamış, daha da acısı artık sokakta güven i��inde yürüyemez, erkek şiddetinden azade ve can korkusu duymadan yaşayamaz hale düşmüşlerdir.
Halbuki tarihin en büyük devrimcisi Atatürk, “Bir toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin! ” diyerek kadının insan olarak eşitliğinin altını çizmiş, “Dünyada hiçbir milletin kadını 'Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu Kadını kadar emek verdim' diyemez.” sözleriyle de haklarını teslim etmişti. Oysa şimdilerde “Kadın erkek eşitliği fıtrata terstir” deniyor. Nereden nereye?
Laik ve uygar yaşam karşıtı Siyasal İslamcılar Türk Kadınını, Cumhuriyetin özgür ve saygın yurttaşları değil, çalışma yaşamından uzaklaştırılıp eve kapatılarak erkeğe ve iktidara mahkûm ve mecbur bırakılmış, kaderci, suskun, hak bilincinden yoksun bir yığın, adeta birer köle, birer cariye konumunda görmek istiyorlar. O kadar ki, milletvekiline dilediğinde e��ini ve kızını dövemediğinden yakınan yaratıklar dolaşıyor ortalıkta.
Atatürk ilke ve devrimlerinden uzaklaşmanın, Cumhuriyetimizin kuruluş ayarlarını terk etmenin, devletimizin hamurundaki namus mayasını eksiltmenin, akıl ve bilim yolunu reddetmenin bedelini başta kadınlarımız, milletçe çok ağır ödedik, ödüyoruz.
Ama bu çağ, akıl ve bilim dışı çabalar elbette hüsrana uğramaya mahkumdur. Çünkü ve dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok güçlü bir kadın dayanışması vardır ve “Dünya üzerinde gördüğünüz her şey kadının eseridir!”
Atatürkçü Düşünce Derneği olarak, 2025 yılının kadınlarımızın tacize uğramadığı, katledilmediği, saygı gördükleri bir yıl olmasını diliyor, çarenin Yeniden Atatürk Cumhuriyeti olduğunu yineliyor, 8 Mart 1857 kurbanlarını anıyor, kadın yurttaşlarımızın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyoruz.
Saygılarımızla.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
GENEL MERKEZİ
Emperyal güçler ve işbirlikçilerince katledilen Basın Şehidimiz Gazeteci Yazar Çetin Emeç’i ve aynı suikastte yaşamını yitiren şoförü Sinan Ercan'ı saygıyla anıyoruz. #ÇetinEmeç
Emperyalizmin Türkiye’yi bölme planının taşeronu hain terör örgütü PKK'nın müebbet hapse mahkûm elebaşının siyasi iktidar tarafından muhatap alınması hakkındaki basın açıklamamız, bugün Cumhuriyet gazetesinde arka kapak tam sayfa olarak yayınlanmıştır.
İDARE-İ MASLAHATÇILAR ESASLI İNKILAP YAPAMAZLAR!
Mustafa Kemal Atatürk, devrimlerin başarılı olması için aksaklıkların düzeltilmesi ve değişikliklerin süratle uygulamaya konulması gerektiğini belirtmiş ve bu değişimlerin uygulamalarının uzun vadeye yayılması halinde asıl gayeden uzaklaşılmış olunacağına dikkat çekerek “İdare-i maslahatçılar (işleri olması gerektiği gibi yapmayıp okuruna bırakanlar) esaslı inkılap (devrim) yapamazlar” demiş ve gerçek bir devrimci olarak bütün devrimleri bu temel görüşle hayata geçirmiştir.
Bu bakışla, Cumhuriyet’in ilanından sadece 4 ay sonra, 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen 3 Devrim Yasası, Cumhuriyetimiz ’in laik demokratik hukuk devleti niteliğinin ve Kemalist Aydınlanma hamlesinin ilk adımı olmuştur.
Bu 3 devrim yasası şunlardır;
1.Şer’iye ve Evkaf Vekâletleri (din ve vakıf işleri ile ilgili bakanlıklar) ile Erkanı Harbiye Vekaletinin kaldırılıp yerlerine Başbakanlığa bağlı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Genel Kurmay Başkanlığı’nın kurulmasını sağlayan 429 sayılı Yasa.
2.Eğitim birliğini sağlayan 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Yasası.
3.Halifeliği kaldıran 431 sayılı yasa.
Her ne kadar, anayasamızın 174. maddesi ile koruma altında iseler de, günümüzde bu 3 yasa AKP iktidarının 23 yıllık uygulamaları sonucunda adeta yok hükmüne düşürülmüştür.
Şöyle ki;
Eğitim Birliği yasası yürürlükte ve anayasa güvencesindedir, ama AKP’li Milli Eğitim Bakanları eğitimi alabildiğine dinselleştirmiş, ucube projelerle okullarımıza imamları sokmuş, anayasayı ve yasaları ihlal ederek sivil toplum örgütleri saydıkları, hiçbir çağdaş bilimsel eğitim yetenekleri olmayan tarikat ve cemaatlerle protokoller yapmış, matematik ve fen ders saatlerini azaltıp felsefe, mantık, sosyoloji derslerini müfredatta çıkararak çocuklarımızı dünya çocuklarıyla yarışabilecekleri bilimsel bilgiden yoksun bırakmış, ülkemizin geleceğini karartmışlardır. Bugün ülkemizde Nurcusu, Süleymancısı, Menzilcisi, Amerikancısı, İngilizcisi, Fransızcısı her dilden, her dinden, her tarikattan eğitim yapılmaktadır. Bakanlığın adı hâlâ Milli Eğitim Bakanlığı’dır, ama AKP eğitim sisteminde olmayan tek nitelik “Milliliktir” dense yeridir.
Genel Kurmay Başkanlığı’nın ne halde olduğu ise, son olarak “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” dedikleri için Ordu’dan ihraç edilen teğmenler olayında görülmüş ve milletimizin vicdanında onulmaz yara açmıştır. 15 Temmuz sonrası ordu ile komuta bağlantısı kesilen Genel Kurmay Başkanı anayasaya göre hâlâ savaşta başkomutandır, ama Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları emrinden alınıp Milli Savunma Bakanlığına bağlandığından, Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıkları da İçişleri Bakanlığına bağlı kalmaya devam ettiğinden, komuta edecek bir manga askeri bile olmayan sembolik bir makama dönüşmüştür.
Diyanet İşleri Başkanı ise, kendini Şeyhülislam, hatta zaman zaman Halife sanarak davranmakta, elinde kılıçla Atatürk’e hakaret edip takipsiz kalmakta, birçok bakanlık bütçesini aşan kamu kaynağı har vurup harman savurarak adeta kara delik oluşturmakta ve yayınladığı saçma sapan fetvalarla milleti çileden çıkarmaktadır.
Vakıflar Genel Müdürlüğü de benzer durumdadır. Bu devlet kurumu vakıfları kontrol etmek ve denetlemekle yükümlüdür. Ancak son yıllarda hemen tamamı vakıf ya da dernek adı altında örgütlenerek yasaların arkasından dolanan tarikat ve cemaatler, sorgulanmayan ve denetlenmeyen trilyonlarca liralık kazançlarıyla holdingleşir, akıl almayacak servetlere ve mal varlıklarına kavuşurlarken bu Genel Müdürlüğün kılını kıpırdattığı görülmemiştir.
Sadece bu üç devrim yasasının bugünkü durumu bile AKP iktidarının devletimizi ne hale getirdiğini göstermektedir.
Atatürkçü Düşünce Derneği olarak bu nedenle, 3 Mart devrim yasalarının 101. yılında Büyük Atatürk’ün “İdare-i maslahatçılar esaslı inkılap yapamazlar” özdeyişini düstur edilerek Laik Cumhuriyetimizi kuruluş ayarlarına döndürecek ve Aydınlanma Devrimleri’ ni yeniden devletimizin temeline yerleştirecek bir iktidara kavuşmak için derhal seçime gidilmesi talebimizi kamuoyuyla paylaşmayı görev sayıyoruz.
Çare Yeniden Atatürk Cumhuriyeti’dir.
Saygılarımızla.