"Hayattaki en büyük başarısızlık unutmaktır; özellikle de sizi üzen bir şeyi unutmaktır."
- Louis-Ferdinand Celine (Gecenin Sonuna Yolculuk) #2TemmuzMadımakKatliamı
2 Temmuz…
Madımak’ın küllerinde hâlâ bir ağıt tüter. Otuz yedi can, otuz yedi ışık; aynı anda söndürüldü. O gün sadece insanlar yanmadı; bu toprakların vicdanı, ortak belleği ve “birlikte yaşama” hayali silinmez bir yara aldı.
Yıllar geçti… Ama yangın hâlâ içimizde.
Unutmayacağız. Unutturmayacağız... #madımak #2TemmuzSivaskatliamı
Siyaset, ekonomi, ülkenin kırılgan hale gelmesi, eğitim sistemi ve birçok alan ciddi biçimde kabak tadını geçti ülkede, iyi ki edebiyat, sanat, iyi müzik ve sinamamız hala direniyor, soluk alıyor, hepimize soluk aldırıyor. Yoksa yaşayan ölüden farkımız kalmazdı.#şiir
.
"Karşıtlıklar olmadan ilerleme olmaz.
Çekim ve itim,
akıl ve erklik,
sevgi ve nefret;
zorunludur insan varoluşu için bunlar."
—William Blake
.
[Cennet ile Cehennemin Evliliği (1790), Levha 3]
Yeni Kitap >> “belki de güneş tutulmak üzeredir” Uçsuz Enis Batur Platosunda Çokça Küçük Bir Kon Yazar: Şe’n-ol Erdoğan
Şenol Erdoğan’ın son kitabı, adını Enis Batur’un 1988’de Abdülbaki Gölpınarlı’nın vefatı üzerine kaleme aldığı o meşhur yazıdan alıyor: “Belki de Güneş Tutulmak Üzeredir”. Kitap Şenol Erdoğan tarafından “uçsuz bucaksız Enis Batur platosunda çokça küçük bir kon” olarak tanımlanmış, tam anlamıyla bir irfani satori. Kitap, yazarın zihninde bir öğle-ikindi arası oluşuyor, okuru da aynı anda hem 1988’e, hem 2025’in son günlerine, hem de zamansız bir “zuhur” ânına taşıyor.
Erdoğan, metnin merkezine Enis Batur’un Mehmet Âkif notunu yerleştiriyor. “Mehmet Âkif büyük bir hammaddedir bana göre” cümlesiyle başlayan o kısa ama keskin notu, tam 27 yıl sonra kendi zihninde yeniden canlandırıyor. Bu canlandırma, salt edebiyat tarihi değil; bir ontolojik imkânsızlığın kabulü. Çünkü Batur’un Âkif’le kurduğu mesafe, Erdoğan’da bir “verilen bereket”e dönüşüyor. Hammaddenin “yoğunluk” olarak okunduğu, işlenmemişliğin bir erdem olarak görüldüğü bu bakış, anlatı şiiriyle Âkif’in sesini yan yana getirirken, aynı anda Yahya Kemal’in “Şiir ve İman” gerilimini de devreye sokuyor. Böylece kitap, sadece iki şair arasında değil, Türk irfanının modern ve klasik yüzleri arasında da bir diyalog kuruyor.
En çarpıcı yanı, yazarın kendi “tariksiz derviş” duruşu. İmanlı tariksizler, itikatsız dervişler, “yönsüz kutun idrakiyle çabanın kulu olmayan az insan” diye tanımladığı o topluluğun içinde Âkif’i “çırılçıplak” kucaklayanlardan biri olarak kendini konumlaması… Bu, ne akademik bir tez ne de geleneksel bir şerh. Tam tersine, rüyada görülen vapurda Abdülhak Hâmid’le Enis Batur’u yan yana getirebilen, Hamzaviyye’den Süheyl Ünver’e, Gölpınarlı’dan Amiş Efendi’ye uzanan bir bilinç akışı. Erdoğan, Enis Batur’u “bilgelerden bir bilge” ilan ederken, kendi metnini de o büyük plato içinde “çokça küçük” ama parıldayan bir yakut olarak bırakıyor.
Kitabın en dokunaklı tarafı, Batur’un orijinal “Belki de Güneş Tutulmak Üzeredir” yazısını görsel olarak sunması. Bu tercih, metne “belge” niteliği kazandırıyor ve okuru doğrudan o 1988 sabahına, Wallace Stevens’ın şiiriyle Gölpınarlı’nın ölüm duyurusunun yan yana durduğu o “korkunç gelgit” ânına taşıyor. Erdoğan, Batur’un Gölpınarlı portresini kendi Âkif okumasıyla örtüştürürken, Cumhuriyet aydınının “iç ve dış sürgün”ünü de yeniden hatırlatıyor. “Dilimiz var, ‘dillerine benzemez’; akrep gibi kullanalım, ‘kul olmamak-cün’” cümlesi, kitabın hem kapanışını hem de açılışını yapıyor. Şenol Erdoğan’ın bu çalışması, 2025’in son günlerinde Moda’da yazılmış bir veda değil; tam tersine, bir “ikam” ilanı. Kalp ve zihin aynasının rahmetli ve şerefli bir kulun (Mehmed Âkif) görünmez büyüklüğü karşısında susmayı, susarak durmayı seçtiği bir duruş. Okur, sayfaları kapatırken, güneşin gerçekten tutulmak üzere olup olmadığını değil, kendi içindeki “verilen bereket”in hâlâ parlayıp parlamadığını soruyor. Küçük bir kon, uçsuz bir platoda. Ama o kon, yakut gibi parlıyor. Şe’n-ol Erdoğan’ın bu son kitabı, elinize geçtiğinde, lütfen bir öğle-ikindi arasında okuyun. Bitmesini istemeyeceksiniz. Çünkü bitince, asıl yolculuk başlıyor: “gecenin dibine yolculuk”. Kitap kapsamında Cavit Mukaddes’in de uzunca bir katkı yazısı mevcut. İki dostun bir “dosta” içten selamı gibi. Kitabın 1. baskısı sınırlı sayıda basıldı (70 adet). Sipariş için: https://t.co/i9dUMd6MNd
Ulus Baker’in bu videodaki yaklaşımı—her şeyi anlamak zorunda olmama ve anlamanın dünyayla ilişkimizin yalnızca bir katmanı olduğu fikri—aslında Jung’un psikoloji dünyasıyla çok estetik bir biçimde kesişir.
Eğer Jung bu videoyu izleseydi, muhtemelen söylediklerini başıyla onaylar ve üzerine şu perspektifleri eklerdi:
"Anlamak" Ego’nun Bir İllüzyonudur.
Jung’a göre "anlamak" genellikle rasyonel zihnin (Ego) dünyayı kontrol altına alma çabasıdır. Ego, bir şeyi formülize ettiğinde veya kategorize ettiğinde onu "anladığını" sanır ve bu ona bir güvenlik hissi verir. Ancak Jung, ruhun (psyche) rasyonel olanın çok ötesinde, devasa bir irrasyonel okyanus (Kolektif Bilinçdışı) olduğunu savunur.
Anlamlandırma çabası çoğu zaman ruhun gizemini öldürür. Bazı şeyler anlaşılmak için değil, deneyimlenmek içindir."
Sembollerin Ötesindeki Anlaşılmazlık
Jung için semboller, tam olarak açıklanamayan, rasyonel dile dökülemeyen gerçekliklerin taşıyıcısıdır. Bir sembolü tamamen "anladığınızı" söylediğiniz an, o sembol ölür ve bir "işarete" dönüşür.
İki bilim insanının veya bir filozofla sanatçının birbirini anlamaması Jung için bir "hata" değil, zıtlıkların çatışmasıdır. Bu çatışma, üçüncü bir aşamayı, yani bireyleşmeyi (individuation) doğurur. Karşımdakini anlamamam, onun benden farklı olan "Gölge"sini veya "Öteki"liğini kabul etmem için bir fırsattır.
Belirsizliği Tolere Etmek
Baker’in bahsettiği "anlamak zorunda olmama" hali, Jungian anlamda yüksek bir psikolojik kapasiteye işaret eder.
Jung, insanın en büyük sancısının "belirsizlik" olduğunu söyler. Ancak büyüme, bu belirsizliğin içinde kalabilme becerisiyle gelir.
"Zihnimiz netlik ister; ancak ruh, alacakaranlıkta serpilir."
#carljung #bireyleşme #ulusbaker