Burada asıl mesele “TCMB’nin toplam rezervi ne?” değil, “kullanılabilir döviz likiditesi ne?” sorusu.
Grafikte özellikle şunu yapıyorlar:
“FX liquidity is calculated by subtracting gold, SDR position at IMF, FX assets in non-SDR currencies”
Yani Goldman Sachs, “kriz anında hızlı kullanılabilir sert döviz” ölçmeye çalışıyor.
Bu yüzden altını çıkarmalarının mantığı şu:
1-Altın rezervi vardır ama:
-anlık dolar/euro ödeme aracı değildir,
-swap, teminat, satış süreçleri gerekir,
-fiyat riski taşır,
-fiziksel/emanet yapısı önemlidir.
2-Dolayısıyla “yarın piyasaya kaç milyar dolar verebilir?” sorusunda altın birebir nakit FX gibi görülmez.
Sizin pencerenizden baktığınız açı sizin için doğru:
-TCMB bilinçli olarak rezerv kompozisyonunu altına kaydırıyorsa,
-O altın da sonuçta rezerv varlığıdır,
-Uzun vadeli bilanço gücü açısından bunu yok saymak yanıltıcı olabilir.
Pencereleriniz farklı olduğu için farklı şeyleri ölçüyorsunuz.
Goldman’ın ölçtüğü:
“Anında kullanılabilir döviz ateş gücü”
Sizin baktığınız:
“Toplam rezerv gücü / bilanço dayanıklılığı”
Bu ayrım çok önemli.
Grafikte kırmızı çizginin (FX liquidity) daha düşük görünmesinin nedeni, Türkiye’nin son yıllarda:
-Altın rezervini artırması,
-Swap kullanımının yükselmesi,
-Rezervlerin bir kısmının ‘tam likit dolar’ olmamasıdır.
Zaten piyasanın özellikle baktığı metrik de genelde burası:
-“Brüt rezerv” değil,
-“Net ve kullanılabilir rezerv”.
Çünkü kriz anında önemli olan:
1-“Kasada toplam varlık var mı?”
değil,
2-“Hemen kaç milyar dolar satabilirsin?” sorusudur.
Ben olsam;
“Altını tamamen yok saymak yanlış” diye düşünürüm,
Ama;
“Altını çıkardığı için grafik hatalı” da demem.
Grafik çok spesifik bir şeyi ölçüyor:
TCMB’nin hızlı kullanılabilir döviz likiditesini.
Bu grafik hatalı.
Nedeni şu: Tcmb altını da rezerv aracı olarak kullanıyor. Hatta neredeyse tümüyle altın tutma isteği bile olduğu görülüyor.
Bu durumda brüt ve net dövixx rezervlrrini hesaplarken altını çıkartmak yanıltıcı olur.
@ali_hakan_kara@ibrahimekinci16 ABD’de ekonomik motor hâlâ çalışıyor olabilir; ama o motoru artık giderek daha az sayıda, daha zengin insan çalıştırıyor.
Ama burada önemli bir nüans var:
ABD’nin rakamı “ekstra savaş harcaması”
Türkiye’nin rakamı ise devletin mevcut borç stokunun finansman maliyeti
Yani biri olağanüstü askeri operasyon maliyeti, diğeri kamu borcu/faiz düzeninin sonucu. Ekonomik anlamları farklı şeyler.
Ama karşılaştırma her anlamda yapılabilirdir.😊
📌Ekonomist Onur Çanakçı
"Reuters, Amerika'nın savaş maliyetini yazdı bugüne kadar. 29 milyar Dolar. Bizim 4 ayda faize ödediğimiz para 25 milyar Dolar, Mayıs ayı içinde yok bu arada
Bir savaş maliyeti kadar faiz ödemesi yapıyoruz. Bunu kimse anlatamaz."
13. “Vade uyumsuzluğu + erken çıkış riski” için bankalardaki kadar sert çözümleme (resolution/recovery) rejimine tabi değiller.
Yani bankalarda mevduat kaçışı senaryolarına karşı;
-stres testleri,
-kurtarma planları,
-acil likidite senaryoları,
-çözümleme mekanizmaları
çok daha sert ve oturmuşken, tasarruf finansman şirketleri aslında “mevduata benzer” fon toplamasına rağmen aynı sistemik çerçevede değil.
Bu yüzden sistem büyürken model çok güçlü görünür; fakat yavaşlama döneminde aynı anda çok sayıda müşterinin ayrılmak istemesi, klasik bankacılıktaki “run risk” benzeri bir baskı oluşturabilir.
Asıl mesele;
Tasarruf finansman şirketleri teknik olarak “mevduat bankası” sayılmıyor ama ekonomik davranış olarak halktan düzenli fon toplayıp bunu vade dönüşümüyle dağıtıyorlar.
Yani regülasyon diliyle banka değiller; ekonomik fonksiyon açısından ise “gölge bankacılık” (shadow banking) karakteri taşıyorlar.
Bence Regülasyon formunda banka değiller; fakat ekonomik işlev olarak bankacılığa yaklaşan bir yapıdalar.
Asıl tartışılması gereken nokta da tam olarak bu.
Bir teknik düzeltme notu da ekleyeyim:
Listede yazılan “Likidite Karşılama Oranı yok” kısmı artık tamamen eskisi kadar doğru değil; 2025’te tasarruf finansman şirketlerine ilişkin likidite yeterliliği tebliği geldi. Yani BDDK bu alandaki boşluğu fark etmiş durumda.
13. “Vade uyumsuzluğu + erken çıkış riski” için bankalardaki kadar sert çözümleme (resolution/recovery) rejimine tabi değiller.
Yani bankalarda mevduat kaçışı senaryolarına karşı;
-stres testleri,
-kurtarma planları,
-acil likidite senaryoları,
-çözümleme mekanizmaları
çok daha sert ve oturmuşken, tasarruf finansman şirketleri aslında “mevduata benzer” fon toplamasına rağmen aynı sistemik çerçevede değil.
Bu yüzden sistem büyürken model çok güçlü görünür; fakat yavaşlama döneminde aynı anda çok sayıda müşterinin ayrılmak istemesi, klasik bankacılıktaki “run risk” benzeri bir baskı oluşturabilir.
Asıl mesele;
Tasarruf finansman şirketleri teknik olarak “mevduat bankası” sayılmıyor ama ekonomik davranış olarak halktan düzenli fon toplayıp bunu vade dönüşümüyle dağıtıyorlar.
Yani regülasyon diliyle banka değiller; ekonomik fonksiyon açısından ise “gölge bankacılık” (shadow banking) karakteri taşıyorlar.
Bence Regülasyon formunda banka değiller; fakat ekonomik işlev olarak bankacılığa yaklaşan bir yapıdalar.
Asıl tartışılması gereken nokta da tam olarak bu.
Bir teknik düzeltme notu da ekleyeyim:
Listede yazılan “Likidite Karşılama Oranı yok” kısmı artık tamamen eskisi kadar doğru değil; 2025’te tasarruf finansman şirketlerine ilişkin likidite yeterliliği tebliği geldi. Yani BDDK bu alandaki boşluğu fark etmiş durumda.
5- “Geçici enflasyon” anlatısını koruma isteği:
Yeni büyük kupür basmak, dolaylı biçimde:
“Mevcut fiyat seviyesini artık kalıcı kabul ediyoruz” anlamına gelebilir.
Bu yüzden ekonomi yönetimi bazen:
“önce enflasyonu düşürelim, sonra gerekirse yeni kupüre geçeriz” yaklaşımıyla hareket ediyor. Ancak enflasyon yüksek kaldıkça piyasadaki nakit taşıma problemi büyüyor. Bu nedenle birçok ekonomist teknik açıdan:
500 TL, hatta ileride, 1000 TL kupürünün ekonomik olarak artık ihtiyaç haline geldiğini düşünüyor.
Kısacası mesele teknik olmaktan çok:
beklenti yönetimi, siyasi algı, enflasyon psikolojisi, “TL’ye güven” mesajı ile ilgili görünüyor.
Türkiye’de Merkez Bankası piyasanın büyük kupür banknot ihtiyacına neden cevap vermiyor diye bir soru gelmiş.
Evet piyasanın bu ihtiyacı varken neden cevap verilmiyor açıklamaya çalışalım;
Türkiye’de TCMB faizleri ciddi şekilde artırsa da, maliye politikası (kamu harcamaları, bütçe disiplini, vergi politikaları vb.) aynı ölçüde sıkılaşmadığında enflasyon daha yavaş düşüyor. Bu da dolaşımdaki nakit ihtiyacını büyütüyor.
++
4- ATM ve lojistik maliyeti:
Aslında teknik tarafta da ciddi verimsizlik oluşuyor:
ATM’ler daha hızlı boşalıyor,
nakit taşıma maliyeti artıyor,
bankalar daha fazla banknot işlemek zorunda kalıyor,
para sayma ve depolama yükü büyüyor.
Bugünkü 200 TL’nin reel değeri, çıktığı döneme göre çok ciddi eridiği için, pratikte eski 20–50 TL bandına yaklaşmış durumda yorumları yapılıyor.
++
Yurt içi banka ekonomistlerinin ve diğer piyasa oyuncularının işi MB’nin hamlelerini tahmin etmek, sonradan atacağı adımları öngörmek ve müşterilerine bu konuda yol göstermektir.
Benzer şekilde akademinin işi de yapılan politikaları akademik ortamlarda tartışmak, bilimsel yayınlarla doğruyu yanlışı ortaya koymaktır.
Doğası gereği akademi ile MB arasındaki iletişimin hızı piyasa oyuncuları kadar acil ve öncelikli değildir.
Yurt dışı yatırımcıları ise yurt içi bankaların doğal müşterileridir. Ülke varlıklarını satın alırken yabancı yatırımcılar yurt içi bankaların görüşlerini de dikkate alırlar. Hatta MB’den çok yurt içi bankaların görüşleriyle bu kararları verirler.
MB’nin yurtdışında yatırımcıları bilgilendirmesi kendilerinin yapacağı işi kolaylaştırır. Bundan memnun olması gerekenlerin MB’ye nasıl iletişim yapılacağı konusunda ayar vermeleri doğru bir tutum değil. Haddini aşan saygısızca bir tutumdur.
Ülkedeki akademisyenlere gelince, bence ülkedeki akademisyenler artık MB ve para politikası haricinde başka konulara da eğilmeliler.
Akademisyenlik popüler olan konular hakkında konuşmaktan çok uzmanlık alanları hakkında konuşmayı gerektiren bir meslektir. Yıllarca bir konuda araştırma yapmış bir akademisyenin ülkeye katkısı günlük tartışmalara katılmasından çok daha değerlidir.
Ülkede onlarca yapısal sorun varken maalesef akademisyenler popüler gördükleri kur, faiz gibi güncel konular hakkında konuşmayı tercih ediyorlar. Çünkü çoğunlukla akademik kimliklerinin yanında ikinci bir kartvizitle farklı kesimlere danışmanlık yapıyorlar.
Elbette danışmanlık yapmaları yanlış değil ancak merkez bankacılığı da sadece akademide öğrenilecek bir alan değil. Maalesef ülkede uzmanlığı para politikası olmayan ancak bu konuda hergün konuşan akademisyenler var.
Televizyonda piyasa ekonomisti kimliğiyle konuşanların akademik kimliklerinin yanında hangi kesimle işbirliği yaptığını da açıkça paylaşması gerekir.
Sadece akademik kimlikle merkez bankacılığı konuşmak doğru değil.
Alanı merkez bankacılığı olanları ya da ikinci bir kartviziti olmayanları bunun dışında tutuyorum.
Ancak ülkede danışmanlık yaptığı kesimlerin sözcülüğünü akademik kimlikle yapan azımsanmayacak sayıda çok akademisyen var. Bence YÖK’te her bir akademisyenin kimden ne kadar danışmanlık, burs, proje, ortaklık vb çıkar sağladığına dair bir veri tabanı olmalı.
Bu kamuya açık bir şekilde paylaşılmalı.
Burada yazan dışında bir menfaat sağlayanların da akademik kimlikleri ellerinden alınmalı.
ABD’de lobiciliğin ilk kuralı tarafı olduğunuz kesimi ve aldığınız menfaati dürüst bir şekilde açıklamaktır.
Aksi taktirde hapis cezasına kadar varan yaptırımlarla karşılaşabilirsiniz.
Türkiye’de de benzer bir çerçeve sağlanmadan kişilerin hangi kimlikleriyle yorum yaptıklarını anlamak güçtür.
Ben Türkiye’de MB yöneticilerinin para politikası konusunda akademiyle olan iletişimini sınırlı tutmasını daha doğru buluyorum.
Bu bir tercih değil zorunluluktur.
Son olarak;
Türkiye’de siyasetçi, yatırım danışmanlığı, gazeteci, ekonomist gibi tüm kimlikleri birlikte taşımaya çalışan insanlar var. Birbiriyle çıkar çatışması doğuran bu kimliklerin hepsini birlikte kullanmaya çalışmak doğru bir tutum değildir.
Hiçbir Merkez Bankası yapılan/yapılacak yabancı yatırımcı toplantısında ileriye dönük faiz artışı sözü vermez, “Veriye bakarız, gerekirse yaparız” demesi ise klasik Merkez bankası dilidir, tüm dünya Merkez Bankalarında genellikle kullanılır.
Böyle bir bilgi paylaşılsa idi;
TL’deki gücü hisseder, uzun vadeli faizlerin net düşüşünü görebilirdik.
Ayrıca;
CDS, tahvil ve kurda net fiyatlamalar gözle görülürdü.
Hiçbir Merkez Bankası yapılan/yapılacak yabancı yatırımcı toplantısında ileriye dönük faiz artışı sözü vermez, “Veriye bakarız, gerekirse yaparız” demesi ise klasik Merkez bankası dilidir, tüm dünya Merkez Bankalarında genellikle kullanılır.
Böyle bir bilgi paylaşılsa idi;
TL’deki gücü hisseder, uzun vadeli faizlerin net düşüşünü görebilirdik.
Ayrıca;
CDS, tahvil ve kurda net fiyatlamalar gözle görülürdü.
Türkiye’de doların neden kalıcı şekilde düşmediğini anlamak için üç temel yapısal faktöre bakmak gerekir. Bunlar kısa vadeli politika kararlarından çok daha güçlüdür.
1-Enflasyon farkı
Türkiye’de enflasyon uzun süredir gelişmiş ülkelere göre çok daha yüksek.
Bu durumda şu ekonomik kural devreye girer:
-Satın alma gücü paritesi:(Purchasing Power Parity)
Bu teoriye göre:
Enflasyonu yüksek olan ülkenin para birimi zamanla değer kaybeder.
Örnek verirsek;
-Türkiye’de fiyatlar 10 yılda 10 kat artıyorsa
-dolar kurunun da uzun vadede buna uyum sağlaması gerekir.
Bu yüzden kur kısa süre düşse bile uzun vadede tekrar yükselme eğilimi gösterir.
2-Dolarizasyon:
Türkiye’de insanlar tasarruflarını TL yerine dövizde tutma eğiliminde olduğu sürece dolarizasyondan kurtulmak mümkün değildir.
Mevcut durum;
-mevduatların yaklaşık %40–50’si döviz
-şirketlerin borçlarının önemli kısmı döviz
-ithalatın büyük bölümü dolar üzerinden
Bu şu anlama geliyor:
Kur düşünce insanlar dolar satmak yerine bekliyor.
Bu yüzden kurda kalıcı düşüş zor oluyor.
3-Türkiye’nin yapısal cari açığı
Ülke üretim yapısı gereği:
-enerji ithal ediyor
-ara malı ithal ediyor
-teknoloji ithal ediyor
Bu sebepten sürekli döviz ihtiyacı doğuyor.
Cari açık olduğunda:
-ülke sürekli döviz talep eder
-kur üzerinde yukarı yönlü baskı oluşur.
Bu üçü değişmeden kurun kalıcı düşmesi maalesef çok zor.
Uzun sözün kısası Kur müdahalesi iki durumda işe yarar:
1-Geçici panik varsa → çok işe yarar
2-Temel sorun varsa → sadece zaman kazandırır.
Türkiye’nin sorunu genelde:
-yüksek enflasyon
-dolarizasyon
-cari açık
Bu yüzden müdahaleler çoğu zaman geçici etki yaratıyor.
Aşağıdaki haber çeşitli haber kaynaklarından farklı detaylarla anlamlandırılıp haber yapılıyor.
Hangi pencereden bakıldığı tabiki farklılık yaratır, ancak konunun özeti;
Bloomberg’e göre Türkiye, son günlerde yaşanan jeopolitik gerilim ve piyasa dalgalanmaları nedeniyle Türk lirasını savunmak için yaklaşık 12 milyar dolar harcadı. Bu miktar Türkiye’nin döviz rezervlerinin yaklaşık %15’i civarında.
Bu müdahale birkaç gün içinde gerçekleşmiş.
https://t.co/6NnR6SzolJ
Ama önemli bir detay var. Bu paranın hepsi rezerv kaybı değil. Çünkü rezervlerin içinde:
-swaplar
-bankalardan borç alınan döviz
-kısa vadeli fonlarda var.
Bu yüzden uzmanlar genelde net rezerv kavramına bakar.
Türkiye’nin net rezervi neden önemli?
Çünkü net rezerv şu soruya cevap verir:
“Merkez Bankası gerçekten elindeki parayla kuru savunabilir mi?”
Bir dönem Türkiye’nin net rezervi:
-60 milyar $ seviyesine kadar düşmüştü.
Bunun örneği dünyada pek görülmez.😊
Bugüne bakarsak;
2025–2026 itibarıyla:
-rezervler tekrar artıyor
-swap hariç net rezerv toparlanıyor
-ama hala kırılgan bir ekonomi.