Helâl ve temiz lokma, kalbin sâfiyetini korumak için elzemdir. Zira haram ve şüpheli lokmalar âdeta rûha zehir saçar, kalbin hakîkatlere karşı perdelenmesine sebep olur.
Helâl kazanıp helâl yemek, o kadar mühimdir ki, ibadetlerin makbûliyeti dahî buna bağlıdır. Nitekim..
Yemeğin bir maddî, bir de mânevî lezzeti vardır. Nasıl ki yemeğe besmeleyle başlayıp sünnetteki âdâba göre yiyip hamd ile bitirmek, bereketi artırırsa; o yemeğin evvelâ abdestli olarak, besmeleyle ve gönül huzuruyla hazırlanması da, yiyenlere ayrı bir huzur ve şifâ vesîlesi olur.
Bir lokmada “göz hakkı” kalması, -o lokma helâl olsa bile- onun mânevî sâfiyetini zedeler. Takvâ ehli müʼminler nezdinde o artık “lokma-i tayyibe” vasfını yitirmiş sayılır.
Bu sebeple kadîm medeniyetimizde…
Şunu aslâ hatırımızdan çıkarmayalım ki, kalplerin dinden, îmandan, mâneviyattan, ibadette huşûdan ve güzel ahlâktan uzaklaşmasının en mühim sebeplerinden biri, kazanca ve gıdaya karışan haram ve şüphelilerdir.
Eskiden ağzı duâlı annelerin besmele, hamdele, salvele ile, şifâ ve rahmet olan Kurʼân âyetlerinin tilâvetiyle hazırladıkları yemekler, hakîkaten sadra şifâ, rûha gıda olurdu…
Şimdi ise…
Kul hakkına girmemek için; her meslek erbâbı, yaptığı işi düzgün yapmaya gayret etmelidir. Zira;
‒Îmal ettiği eşya veya sunduğu hizmetinde kusur gösteren kişi, vebâle girmiş olur.
‒Karşılığında ücret aldığı vazifesini lâyıkıyla yapmayan kişi, kul hakkı yüklenmiş olur…
Allâhʼa yaklaşmak isteyen bir müʼmine düşen; “Ben vazifemi nasıl daha iyi hâle getirebilirim?” şeklinde iyi niyetle gayret etmektir.
Müʼmin; her işini, şu üç vasfa nâil eylemeye çalışmalıdır: