Allah, kuluna helalinden kapılar açmadan önce onu üç imtihanla sınar:
1. Tüm çabasına rağmen rızkın daralmasıdır; ta ki kul, işlerin neticesinin kendi elinde olmadığını anlasın.
2. En çok güvendiği ve sığındığı kapılarda hayal kırıklığı yaşaması yüzüstü bırakılmasıdır ta ki kul +
Ey Rabbim! Kalplerimizi hidayetinle dirilt, bize lütfettiğin bu nimetin hakkını yaşamayı nasip et ve bizi karanlıklar içinde yol arayanlara bir nur, bir vesile kıl. Allahumme amin.
Kur’an’dan 30 dua:
1.Rabbi zidnî ilmâ
-Rabbim, ilmimi artır.
2. Rabbena âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr
-Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.
3.Rabbi innî zalemtü nefsî fağfir lî
-Rabbim, ben kendime zulmettim, beni bağışla.
4.Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî
-Rabbim, göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır.
5.Rabbi innî limâ enzelte ileyye min hayrin fakîr
-Rabbim, bana indireceğin her hayra muhtacım.
6.Rabbi innî messeniyed-durru ve ente erhamurrahimîn
-Rabbim, bana sıkıntı dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.
7. Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ Huve
-Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur.
8.Rabbi lâ tezerni ferdâ ve ente hayrul vârisîn
-Rabbim, beni yalnız bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın.
9.Rabbi heb lî min ledünke zürriyyeten tayyibe
-Rabbim, bana katından temiz bir nesil ver.
10.Rabbiğfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü’minîn
-Rabbim, beni, anne-babamı ve müminleri bağışla.
11.Rabbena lâ tuâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ
-Rabbimiz, unutur ya da hata edersek bizi sorumlu tutma.
12.Rabbena lâ tuzığ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ
-Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma.
13.Rabbena efriğ aleynâ sabran ve sebbit akdâmenâ
-Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit kıl.
14.Rabbena aleyke tevekkelna ve ileyke enebnâ
-Rabbimiz, sana tevekkül ettik, dönüşümüz sanadır.
15.Rabbi eûzü bike min hemezâti’ş-şeyâtîn
-Rabbim, şeytanların vesveselerinden sana sığınırım.
16.Rabbi eûzü bike en yahdurûn
-Rabbim, onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım.
17.Rabbiğfir verham ve ente hayrur râhimîn
-Rabbim, bağışla ve merhamet et. Sen merhametlilerin en hayırlısısın.
18.Rabbena lâ tec’alnâ fitneten lil-kavmiz-zâlimîn
-Rabbimiz, bizi zalimler için imtihan sebebi kılma.
19.Rabbena âmennâ fağfir lenâ verhamnâ
-Rabbimiz, iman ettik. Bizi bağışla ve bize merhamet et.
20.Rabbi evzi’nî en eşkure ni’meteke
-Rabbim, bana verdiğin nimetlere şükretmeyi nasip et.
21.Rabbi heb lî hukmen ve elhıkni bis-sâlihîn
-Rabbim, bana hikmet ver ve beni salihlere kat.
22.Rabbi ce’alnî mukîmes-salâti ve min zürriyyetî
-Rabbim, beni ve neslimi namaz kılanlardan eyle.
23.Rabbenağfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü’minîne yevme yekûmul hisâb
-Rabbimiz, hesap gününde beni, anne-babamı ve müminleri bağışla.
24.Rabbena mâ halakte hâzâ bâtılâ
-Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın.
25.Rabbena innâ semî’nâ münâdiyen yünâdî lil-îmân
-Rabbimiz, imana çağıran bir davetçiyi işittik.
26.Rabbenağfir lenâ zunûbenâ ve keffir annâ seyyiâtinâ
-Rabbimiz, günahlarımızı bağışla ve kötülüklerimizi ört.
27.Rabbena ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih
-Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü yükleme.
28.Rabbena ve’fu annâ vağfir lenâ verhamnâ
-Rabbimiz, bizi affet, bağışla ve merhamet et.
29.Rabbi eûzü bike en es’eleke mâ leyse lî bihî ilm
-Rabbim, hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım.
30.Rabbi’nsurnî bimâ kezzebûn
-Rabbim, yalanlamalarına karşı bana yardım et.
DİRENİŞ EKSENİ ÇÖKTÜ
Tam 47 yıl, bugün için hazırlanmıştı İran. Çocuklarını beşikte “İsrail’e ölüm” ve “Büyük Şeytan Amerika” ninnileriyle büyüttüler. Siyonistlerle büyük hesaplaşma uğruna ülkeler tarumar edildi. Dünyanın gördüğü en kanlı rejimlere sahip çıkıldı, hayal dünyasında kurdukları eksenleri yerinden sarsılmasın diye.
Yüz binlerce Suriyelinin bir yudum nefes alması bile çok görüldü. Direniş eksenine çomak soktular diye çıkarılan mezhep savaşında can verdi Iraklı çocuklar. Lübnan’dan Yemen’e “yeter artık yıkılsın bu karanlık düzen” diyen kim varsa İsrail’in adamı olmakla suçlanıp üzerleri toprakla örtüldü.
Meğer bu kadarmış İran’ın direniş ekseni. Bir ucunda Nasrallah vardı, eksen kaymasın diye Filistinlileri Lübnan’dan süren. Saklandığı bodrumda İsrail, eliyle koymuş gibi buldu, yok oldu.
Diğer ucunda ellerinden kan damlayan Beşar Esat. O da soluğu Moskova’da aldı. Eksenin Irak’a uzanan ucu tıpkı diğer Sünniler gibi Filistinlileri de çöllere sürgün ederken pek kibirliydi. Şimdi Irak’a alkışlayarak buyur ettiği ABD’lilerin kendi topraklarındaki üslerinden “Tahran vuruluyor mu” acaba diyerek semayı izliyorlar çaresizce.
Eksenin merkezindeki Tahran ise “kılına zarar gelirse dünyayı ateşe vereceğine” her Cuma ant içtiği Hamaney’i ilk saldırıda kurban verdi. Sadece o mu? Birkaç saat içinde İran’ın neredeyse askeri/siyasi tüm liderleri yok oldu.
Bağdat’tan Humus’a uzanan gariban yurtlarda yürüdüklerinde heybetinden ödün vermeyenler Amerikan fırtınasında dağılıp gittiler.
Bunun için miydi ömrümüzden çalınan 47 yıl.
Taiz’de yaşadığımız açlık, Halep’te uğradığımız yıkım, Şam’da yüzülen derilerimiz bunun için miydi?
Şimdi neden yaramıza bigâne kalıyorlar diye sormasın yüzsüzce, kibirleri yaslandıkları Elburz Dağı gibi yüksek olanlar.
Hırsızın hiç mi suçu yok? Var elbette, hem nasıl. 25 yıldır döktüğümüz her kanlı göz yaşının müsebbibi İsrail ve Amerika.
Fakat sormayalım mı, cesetlerimiz üzerinden inşa edilen direniş ekseninin ömrü birkaç saat iken, terlikleriyle Tora Bora Dağlarını mesken tutan Molla Ömer yüzlerce suikasttan, dağları titreten binlerce ton bombadan nasıl kurtulup direnebildi düşmanına?
Saddam Hüseyin’i bile tam 150 bin askeri seferber etmişken ancak sekiz ay sonra yakalayabildi Amerika. Oğulları Uday ve Kusay 6 saat çatışıp öldüler. Torunu 14 yaşındaki Mustafa bile son nefesini verene kadar direndi düşmanına.
Bir rejim nasıl olur da yıkılırken bile İslam dünyasını karşısına almayı başarabilir? Oysa Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye son ana kadar savaş çıkmasın diye çırpınıp durmuştu. Topraklarını cehenneme çeviren füzelerin ateşlendiği, uçakların kalktığı gemileri vurmak yerine Arabistan’ın petrol rafinerisini vurmak hangi binlerce yıllık devlet aklının ürünüdür?
Direniş ekseni ne İsrail’in pervasızlığı ne de Amerika’nın saldırganlığıyla çöktü.
Eksen diye sunulan efsane, mezhepçi fanatizmin kurbanlarının gönlünde yok olup gitti. Öyle olmasa Hamaney’in ardından tatlı değil, gözyaşı dökülürdü.
✍️https://t.co/WaSFYOMcJ2
Murat Özer, Akşam Gazetesi, 3 Mart 2026, Salı.
Rusları Suriye’ye getirip Müslümanların çocuklarını öldürten bu şeytanların neler yaptığını asla unutmamak lazım. Asla unutmamak, balık hafızaya dönmemek lazım. Size bunu “İran’ın küçük hataları, siyasi yanlışları” diye yutturmaya çalışacaklar; yeniden “vahdet” numaralarıyla kalplerinize İran sempatizanlığı yerleştirmeye çalışacaklar. Bu sefer düşmeyin! ABD ve İsrail bu topraklarda ne kadar zararlıysa, İran da en az onlar kadar zararlıdır. İran'ın çok değil, geçen yirmi yılda Suriye ve Irak'ta yol açtığı yıkım, İsrail'in yol açtığı yıkımın en az on katıdır. Yerle bir ettiği şehirlerden en az on tane Gazze çıkardı. Sadece Suriye'de öldürdükleri, Hasan Nasrallat denen melunun bu videoda itiraf ettiği gibi Ruslar'a öldürttüklerinin sayısı İsrail'in yüz yılda öldürdüğünden kat be kat daha fazlaydı.
50 yıllık İsrail düşmanlıkları kuru slogandan başka bir şeye tekabül etmedi geçen yarım yüz yılda. Hamas gibi yapılara verdiği destek İsrail’e karşı kendini korumak için ön cepheler oluşturmaktan başka bir anlam taşımıyordu. Eğer İsrail saldırmasaydı, Hamaney gibi putlarını hedef almasaydı, beş yüz yıl da geçse doğrudan bir savaşa girmezlerdi. En fazla İsmail Heniyye Tahran'da, kendi topraklarında vurulduğunda yaptıkları gibi ABD’ye haber verip boşalttıkları üslere soba borusundan hallice füzeler atmakla yetinirlerdi.
Kudüs Gücü adını verdiğimiz ordu kurup “şöyle yaptık, böyle ettik” edebiyatı yapmaları, önlem alınmazsa bir müddet sonra yeniden başlayacaktır. Böyle bir şey duyduğunuzda o ucuz propagandacılara şunu sorun: Kudüs’ün Şia inancında ne önemi var? Onlar, ayette zikri geçen Mescid-i Aksa’nın yeryüzünde değil gökte, Kudüs’te değil Sidretü’l-Münteha’da olduğuna inanırlar. Yani onların nezdinde Kudüs’ün dini hiçbir önemi yok. Kudüs Gücü’nü kurmalarının ana sebebi, saf ve satılık Sünnileri kullanmaktı. Nitekim o mel’un yapının yolu bütün Irak ve Suriye’den geçti de bir türlü Kudüs’e ulaşamadı.
Şu an İran’ın İsrail'i vurmasına elbette sevinin; hatta bu savaşı kaybetmemesi için dua bile edebilirsiniz. Şia’nın avamını tekfir etmeyip onlar için hayır temennilerinde bulunmanız da meşru ihtilafın bir parçasıdır. Fakat bu şeytan devletinin propagandacılarına karşı uyanık olun! İslam dünyası bu şeytan devlet hakkında bu kadar yüksek bir bilinç yakalamışken, bir daha içimize sızmalarına izin vermeyin.
Bizde maalesef bir miktar saflık var, İran ne olur gel böyle yapma diyen kanaat önderlerimiz, abilerimiz var. Meseleyi İran'ı insafa davet etmeye indirenler maalesef nasıl bir gedik açtıklarının farkında değiller. Onlara da güzelce nasihat edip, İran'ın İslam dünyasını yerle bir etmesinin siyasi hatalardan değil, dini inançlarından kaynaklandığını, o kırılası bellerini doğrulttuklarında aynı şeyi yapmaktan asla geri durmayacaklarını anlatmak lazım.
Süreç her halükârda Müslümanların lehine işliyor elhamdülillah. Bizim bu süreci karınca kararınca desteklememiz lazım. Bu şeytan devletinin propagandalarını engellemek de nezdimde desteklerin en büyüklerinden biridir. En azından şu an elimizden gelen budur ve elimizden geleni anın vacibi olarak yapmaya mecburuz. Allah bu uğurda çaba gösteren herkesi muvaffak kılsın. Amin
Hamaney bunun müsebbibidir. Emrini verendir.
40 yıldır yaygarasını yaptıkları, İsrail’le olan ölüm kalım savaşı da başlayamadı. Çünkü savaş başlayamadan öldü.
Tüm zararı müslümanlara oldu. Allah layığını ahirette verecektir.
Bu vesileyle boşanan ya da kocası vefat eden kadının “iddet” meselesini konuşalım. Şunu itiraf edelim ki, bazı cemaatleri istisna edersek, Türkiye'de neredeyse hiç bilinmeyen ve uygulanmayan bir hükümdür bu.
İddet; boşanma ya da ölüm neticesinde evlilik sona erdikten sonra, kadının başka biriyle evlenmeden önce beklemekle yükümlü olduğu süredir. Bu hükümler içtihada mahal olmayıp, her bir durum için (tabloda gördüğünüz) âyet-i kerîmelerle bizzat tayin edilmiştir.
İddet bekleyen kadın, zaruri bir durum olmadıkça bu süre zarfında kocasının evinde beklemeli, süslenmemeli ve kendisine açıkça evlilik teklifi yapılmamalıdır (şayet kocası ölmüşse, evlilik niyeti üstü kapalı bir şekilde hissettirilebilir).
İddet süresi boyunca kadının nafaka ve barınma ihtiyacı kocası tarafından karşılanır. Şayet eşler birbirine dönebilmesi için ancak yeniden nikâh kıyılması gereken “bâin talakla” boşanmışlarsa, kocanın aynı eve gelmeyip başka bir evde kalması gerekir. Şayet aynı evde kalacaklarsa artık namahrem olduklarından, yanlarında halvete mani olacak (yalnız kalmalarını engelleyecek) bir başkasının bulunması gerekir.
İddet beklemenin sadece “hamilelik tespiti” için gerektiği çıkarımı tam olarak isabetli değildir. Zira görüldüğü üzere her bir durum için farklı süreler tayin edilmiştir. Dahası, cariyelerin beklemesi gereken süre de hür kadına tayin edilenin yarısı olarak belirlenmiştir. Mesela ölüm iddeti, cariyeler için hür kadının yarısı olup 2 ay 5 gündür. Kadınların sosyal statüsüne göre biyolojileri değişmeyeceğine göre konulan bu sınırlar bize farklı bir şey söylüyor olmalı.
Konuyla ilgili birkaç misal verirsek, bunun “taabbudî” bir mesele olduğu ve kadının Allah'a taatini gerektiren bir durum olduğu daha iyi anlaşılacaktır:
Ebû Saîd el-Hudrî’nin kız kardeşi Fürey‘a binti Mâlik b. Sinân şöyle anlatmıştır:
Resûlullah’a (s.a.v.) gelerek şöyle dedim: “Ey Allah’ın Resûlü! Kocamın ölüm haberi geldi. Ben ise ailemin evlerinden çok uzakta, Ensar’a ait bir evdeyim. Üstelik kocam beni mülkiyeti kendine ait olmayan bir meskende bıraktı; bana harcayacak bir nafaka da bırakmadı ve ondan bir mal da miras almadım. Eğer uygun görürsen kardeşlerimin ve ailemin yanına gitsem, orada hep beraber olsak; bu benim için daha makbuldür.”
Resûlullah (s.a.v.) ailemin yanına gitmem için bana izin verdi. Ben de buna sevinerek dı��arı çıktım. Tam odada —veya mescidde— iken beni geri çağırdı —veya çağrılmamı emretti—. Bana: “Ne demiştin (durumunu tekrar anlat)?” buyurdu. Ben de durumu tekrar anlattım. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Kocanın vefat haberi sana ulaştığında hangi evdeysen, farz olan süre (iddet) tamamlanıncaya kadar o meskende kal.” Fürey‘a dedi ki: “Bunun üzerine ben o evde dört ay on gün iddet bekledim.”(Ahmed, el-Müsned, 27363)
Yine İmam Muhammed şöyle rivayet etmiştir:
“Yahyâ b. Saîd b. el-Âs, eşi olan Abdurrahman b. el-Hakem’in kızını kesin bir şekilde (üç talakla) boşadı. Bunun üzerine (kadının babası) Abdurrahman, kızını (kocasının evinden kendi evine) nakletti.
Hz. Âişe, Medine valisi olan Mervân’a şu haberi gönderdi:
— 'Allah’tan kork ve kadını (iddetini bitirmesi için) evine geri döndür!'
Süleyman’ın rivayetine göre Mervân şöyle dedi:
— 'Abdurrahman (kadının babası) bu konuda beni dinlemedi, bana galip geldi.' el-Kâsım’ın rivayetine göre ise Mervân şöyle cevap verdi:
— 'Sana Fâtıma binti Kays’ın durumu (hadisi) ulaşmadı mı? (O da evinden taşınmıştı.)' Hz. Âişe ise şöyle karşılık verdi:
— 'Fâtıma hadisini hiç zikretmesen senin için bir zararı olmaz (onu delil getirme, çünkü o özel bir durumdu).' Mervân (Hz. Âişe'nin kastettiği 'evde şer' imasına atıfla) şöyle dedi:
— 'Eğer (Fâtıma'nın taşınma sebebi) aradaki bir şer ise, bu iki eş arasındaki şer de sana yeter!'”
İmam Muhammed der ki:
”Biz bu görüşü (Hz. Âişe'nin görüşünü) benimseriz: Bir kadının; kocası kendisini ister kesin (bâin) ister başka bir şekilde boşamış olsun, yahut kocası ölmüş olsun, boşandığı veya kocasının vefat ettiği evden iddeti bitinceye kadar taşınması uygun değildir. Bu, Ebû Hanîfe’nin ve fakihlerimizin genelinin (cumhurun) görüşüdür.”(İmam Muhammed, el-Muvatta, Talâk)
Geride geçen ve Mervân'ın delil getirdiği Fâtıma binti Kays hadisi şöyledir:
“Fâtıma, Kureyş’in Benî Mahzûm kolundan bir adamla evliydi. Adam onu kesin bir şekilde (bâin talakla) boşadı. Bunun üzerine Fâtıma, adamın ailesine haber gönderip onlardan nafaka istedi. Onlar da: 'Senin için bir nafaka yoktur' dediler.Bu durum Resûlullah’a (s.a.v.) ulaştı. O şöyle buyurdu: 'Senin için nafaka yoktur, ancak iddet beklemen gerekir. Ümmü Şerîk’in evine taşın. Kendinle ilgili kararı bize danışmadan verme (Bizi habersiz bırakma).'Sonra şöyle buyurdu: 'Gerçi Ümmü Şerîk, muhacir kardeşlerinin sıkça yanına girip çıktığı (misafirperver) bir kadındır. Sen en iyisi İbn Ümmü Mektûm’un evine taşın. Çünkü o âmâ bir adamdır; elbiseni çıkardığında hiçbir şey görmez. (İddet bitince) Bizi habersiz bırakma.'Bunun üzerine Fâtıma, İbn Ümmü Mektûm’un evine gitti. (İddet süresi dolup) Helal olunca, Muâviye ve Ebû Cehm’in kendisine dünür olduklarını (Peygamber’e) zikretti. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Muâviye’ye gelince; o malı olmayan (fakir) bir adamdır. Ebû Cehm’e gelince; o sopasını omzundan indirmez (kadınları döver). Siz Üsâme’ye ne dersiniz (neden Üsâme’yi düşünmüyorsunuz)?'Ailesi bunu hoş karşılamaz gibi oldu. Bunun üzerine Fâtıma: 'Vallahi, Resûlullah’ın (s.a.v.) söylediğinden başkasıyla evlenmem' dedi ve Üsâme ile evlendi.”(Dârimî, 2223)
Ancak bu hadisle, Hz. Âişe ve Hz. Ömer başta olmak üzere ashabın önde gelenleri amel etmemiştir. Buna dair bir rivayet şöyledir:
Amr b. Meymûn b. Mihrân’dan, o da babasından (nakletti). Babası şöyle dedi:
“Medine’ye geldim ve halkının en âlimini sordum; beni Saîd b. el-Müseyyeb’e yönlendirdiler. Ona mebtûta (kocasından üç talakla boşanmış) kadının durumunu sordum.
Dedi ki: 'Kocasının evinde iddet bekler.'
Ben: 'Peki Fâtıma binti Kays hadisi nerede (ne olacak)?' dedim.
O: 'Hah!' dedi —(Râvi,) onun öfkelendiğini tasvir etti— ve şöyle buyurdu: 'Fâtıma insanları fitneye (kafa karışıklığına) düşürdü. Onun dilinde bir keskinlik (kabalık/sivrilik) vardı ve kocasının akrabalarına karşı diliyle uzandı (onları rahatsız etti/baskın çıktı). Bu sebeple Resûlullah (s.a.v.) ona İbn Ümmü Mektûm’un evinde iddet beklemesini emretti.'”(eş-Şâfiî, el-Müsned)
Yine Fâtıma binti Kays'ın bu hadisi kendisine rivayet edilince Hz. Ömer (r.a.) fıkhî tavrını şöyle ortaya koymuştur:
“Bir kadının sözüyle Rabbimizin kitabını ve Peygamberi'nin (s.a.v.) sünnetini terk etmeyiz.” (Dârimî, 2320)
Bir farkındalık oluşturmak adına bu dar vakitte mümkün olduğu kadar özetlemeye çalıştım. İddet konusu görüldüğü üzere sahâbenin Allah'ın sınırlarından bir sınır olarak görüp korudukları bir husustur. Bir ibadet şuuruyla mümkün olduğu kadar riayet etmek gerekir. Bugün kaza makamı olmadığına göre bu konuda mazereti olanların mazeretini kabul edecek olan da Allah'tır.
Çocuklar okullarda heykellerin ve resimlerin önünde secde ettirilirken neredeydiniz?
Çocuklar LGBT gösterilerine meze yapılırken; Epstein adasında istismar edilip parçalanırken neredeydiniz?
Celal Şengör ekranlarda kız çocuklarını nasıl taciz ettiğini ballandıra ballandıra anlatırken neredeydiniz?
Söyleyin; ey laiklik, kemalistlik ve bilimi İslam düşmanlığını gizlemek için perde kılanlar; söyleyin, bugüne kadar neredeydiniz?
Çocuklar 'Rabbimiz Allah' deyince kudurmaya başladınız! Ramazan'ın orucuna, kıyamına ve Allah düşmanlarını kudurtmaya muvaffak kılan Rabbimize hamdolsun.
Abdullah bin Abbas Ramazan ayında mescitte itikaftayken yanına yüzü asık biri gelir. İbni Abbas adama, seni sıkıntılı ve üzgün görüyorum, neyin var diye sorar. Adam, falancaya şu kadar borcum var ve ödeyemiyorum. Bu durum canımı çok sıkıyor diye cevap verir. İbni Abbas senin için onunla konuşmamı ister misin diye sorar, adam da evet isterim diye cevap verir. İbni Abbas camiden dışarı doğru çıkarken adam sen itikafta olduğunu unuttun mu? Nasıl çıkıyorsun dışarı? diyerek itikafta olduğunu hatırlatır. İbni Abbas sakin bir şekilde, hayır gayet iyi biliyorum itikafta olduğumu. Fakat (eliyle Hz.Peygamberinﷺ kabrini göstererek) şu kabire yeni yatan kişinin “Bir insanın sıkıntısını gidermek 10 yıl itikafta kalmaktan daha hayırlıdır” dediğini de biliyorum” der. Ardından dışarı çıkıp adamın sorunuyla ilgilenir.
Yanı başımızda yardıma, desteğe muhtaç insanların hatta diğer canlıların sorunlarını gidermeye yardımcı olmak, çaba göstermek, bunlara kayıtsız kalıp yerine getirilecek (farzlar hariç) çoğu ibadetten daha üstündür. Gerçek din de budur.
Ramazan ayının ilk imtihanı hilal meselesidir Allahu a‘lem.
Daha oruç başlamadan kalpler imtihana girer.
Hilal görüldü mü, görülmedi mi?
Hesap mı esas, ru’yet mi esas?
Şu ülke mi doğru, bu cemaat mi isabetli? Herkes kendi beldesine göre mi hareket eder, yoksa bir beldenin ru'yeti bağlayıcı mı?
Fakat asıl soru şudur:
Kim bu meselede aşırıya gidip muhalifine kin besliyor?
Kim, kendi görüşünü dinin kendisi gibi sunuyor?
Kim, ihtilafı rahmete çevirmek yerine husumete dönüştürüyor?
Ve kim de bunu fıkhî bir ihtilaf olarak görüp kalbini muhafaza ediyor?
Unutmayalım ki hilal meselesi bugün ortaya çıkmış bir tartışma değildir. Asr-ı Saadet’te dahi farklı bölgelerde farklı ru’yetler olmuştur. Nitekim sahabî Abdullah b. Abbas ile Şam’da bulunan Muaviye b. Ebu Sufyan arasında bu konuda uygulama farklılığı yaşanmış, fakat bu durum kardeşliğe zarar vermemiştir. Çünkü onlar meseleyi usûl çerçevesinde değerlendirmiş, nefis çerçevesinde değil.
Ramazan kalbi terbiye etme ayıdır.
Hilal tartışmasında öfkesine yenilen biri, daha ilk günden kaybetmeye başlamış olabilir.
Oruç, sadece mideyi değil dili de tutmaktır.
Sadece lokmayı değil kini de terk etmektir.
Sadece suyu değil, suizanı da bırakmaktır.
Eğer hilal bizi kardeşimizden uzaklaştırıyorsa,
demek ki asıl problem gökteki ay değil, kalpteki karanlıktır.
Ramazan’ın ilk imtihanı belki de şudur:
Haklı olsan bile yumuşak kalabilecek misin?
Farklı düşüneni itham etmeden, tahkir etmeden durabilecek misin?
Çünkü bu ay, hilali görmekten önce,
kalpteki kibri görmeyi gerektirir.
Şimdi soralım ilk imtihandan kaldık mı geçtik mi?
Allah bizleri, ihtilafı adabıyla yaşayan,
kardeşliğini önceleyen kullarından eylesin.
Hepinizin Ramazan ayı mübarek olsun. Bu aydan cehennemden azad olunmuş bir şekilde bizleri çıkarsın. Amin.
Arkadaşlar özür diliyorum. Çekiliş beğeniler arasında olmuyormuş. Özür dileyerek ve kimsenin hakkı yenmesin herkes görsün diye süreyi yarın 23.59'a kadar uzatıyorum. Çekiliş Retweet yapanlar arasında yapılacaktır. Katılmak isteyenler lütfen retweet yapsınlar.
Tamam siz istediniz. Bu attığım tweet'i beğenen bir kişiyi Allah'ın izniyle Şevval Umresine bütün masraflarını üstlenerek götüreceğim inşallah. Takip vs şartı yok. Çekiliş yapabilmem için beğenmeniz yeterli. Son tarih 15 Şubat 23.59. Allah, imkanı olmayıp da en çok isteyene nasip etsin. Amin
“Ey Allah’ın Rasûlü, ben nasıl birisi olduğumu ne ile bileceğim?”
Şuayb b. Ebî Saîd’den:
Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü, ben nasıl birisi olduğumu ne ile bileceğim?” deyince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Eğer sen âhiret işini talep edip arzuladığ��n her seferinde bunun sana kolaylaştırıldığını ve her ne zaman dünya işini isteyip arzuladığında da bunun sana zorlaştırıldığını görürsen, bil ki sen güzel bir hâldesin demektir. Eğer bir âhiret işini talep edip arzuladığında bunun sana zorlaştırıldığını ve her ne zaman dünya işini isteyip arzuladığında bunun da sana kolaylaştırıldığını görürsen bil ki sen kötü bir hâldesin demektir.”
[İbnu’l Mubârek, Kitâbu’z-Zuhd, 88]