Doğrudur "Söz uçar, yazı kalır" derler ama bu söz uçmasın!
İBB Medya AŞ. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker'in dün mahkemede yaptığı savunmanın tarihe geçmesi gerekiyor çünkü.
Bu sabah yayında okudum ki kimse bu kötülüğü unutmasın, kötülüğü de kötülüğü yapanları da!
Fatoş Pınar Türker, operasyon sürecini ve Vatan Emniyet’te yaşadıklarını anlattı. Türker, Mali Şube’nin operasyonu yürütmesine rağmen evine Cinayet Şube polisleri geldiğini, çocuklarına su verilmesine bile izin verilmediğini söyledi.
Vatan Emniyet’te polis tarafından çıplak aramaya maruz bırakıldıklarını anlatan Pınar Türker, yaşadıklarını aktarırken göz yaşı döktü.
Türker şunları anlattı:
“Allah’tan avukatımı arayabilmiştim. Çünkü eve girince polisler hemen telefonumu aldılar. ‘Hiçbir şeye dokunmayın’ dediler.
Çocuklarım ağlıyor. ‘Bir su vereyim’ diyorum. ‘Hayır’ diyorlar. Küçük kızım okula gidecek. ‘Hayır, kimse kıpırdamasın. Delil karartmayın’ diyorlar sürekli.
Komiserdi herhalde. Onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım. Bir tane kadın memur vardı. En son o da kızlarımla birlikte ağlıyordu.
‘Kaşe var mı?’ dedi.
‘Ne kaşesi?’ dedim.
‘Şirket kaşesi’ dedi.
‘Yok’ dedim. ‘Ben şirketin genel müdürüyüm, kaşeyi ne yapayım?’
‘Arayın bulun’ dedi.
Neyse, evi arıyorlar falan. ‘Kimse yerinden kıpırdamasın’ diyorlar. Biz de salonun ortasında pijamalarla duruyoruz. Kızlarım da ağlıyor. Bana sarılmak istiyorlar.
‘Kimse elini kimseye dokundurmasın’ dediler.
Ben de dedim ki:
‘Siz mali suçlar için gelmediniz mi? Biz neyi delil karartacağız?’
Polis dedi ki:
‘Biz cinayet masadan geliyoruz.’
Öyle olunca benim kızlarım aval aval ağlamaya başladılar.
Ben de dedim ki:
‘Ne cinayeti?’
‘Hayır’ dedi. ‘Şu an operasyon oluyor. Polis kalmadı, biz geldik.’
Yani delil karartma meselesi… Çocuğuma bir bardak su bile veremedim gerçekten. O kadar tiyatro mu desem, kabus mu desem… Ama polisin gözlerindeki o ifadeyi hiç unutamayacağım.
Ama çok insani davranan bir polis memuru daha vardı. Hatta sonra beni sağlık kontrolüne götürdüğünde, başına bir şey gelmeyecekse annemi aradı. İki kere benim konuşmama izin verdi.
‘Kızınız iyi’ dedi.
Sonra tekrar aradı. Allah razı olsun kendisinden.
Ben o şekilde çıktım evden. Küçük kızımla son kez okuluna uğramış oldum. O, akşam döneceğimi düşündü tabii. Aradan 15 ay geçti.
Vatan’a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağımı düşündüm.
Sonra nezarete girdim. Asistanım vardı.
‘Sen niye buradasın Canan?’ dedim.
Gene ağladılar. Pınar Hanım da ağladı.
Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı. Fatoş geldi. Ceyda geldi. Tanımadığım bir sürü insan geldi.
Sonra artık orada… Muhtemelen hiç görmemişsinizdir, görmeyin de inşallah, nezarethaneyi. Ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz. Çünkü bodrum katta olduğu için hiç cam pencere yok. Müthiş bir ışık var her tarafta. Artık kaçıncı gün, hangi saatteyiz bilmiyorum.
Bir kadın memur geldi.
‘Arama yapacağız’ dedi.
Sırayla götürüyorlar bizi, sonra geri getiriyorlar.
Benimle birlikte gitti. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı beni.
‘Soyun’ dedi.
‘Nasıl yani?’ dedim.
Eldiven taktı eline. Arkada klasörler var. Çok küçük bir oda.
O memuru da nerede görsem asla unutmam. Odayı da nerede görsem asla unutmam.
‘Üstünü çıkar’ dedi.
Üstümü çıkardım.
Ama üstümü çıkarmanın… Zaten çıplağım, ne kontrolü yapacaksın?
Yine de kontrol yaptı.
‘Tamam, üstünü giyebilirsin’ dedi.
‘Peki, gidebilir miyim?’ dedim.
‘Hayır’ dedi. ‘Eşofmanını da indir.’
İndirdim.
‘Çamaşırını da.’
‘Nasıl yani?’ dedim.
‘İndireceksin’ dedi.
Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim.
‘Şimdi yere çömel’ dedi.
Ondan sonra da:
‘Burada utanan varsa çıkabilir’ dedi.
Ben utanmıyorum. Ama insanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın. Ben utanmıyorum.
‘Cinsel organını aç’ dedi.
‘Bacaklarını aç, arkanı dön, eğil…’
Sonra:
‘Tamam’ dedi.
Halbuki biz ne olduğunu anlamıyoruz.
Bu arada ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Diğer arkadaşlarımızda farklı polis memurları vardı, daha farklı uygulamalar olmuş olabilir. Ben kendi deneyimimi anlatıyorum.
Bir de bunun ne olduğunu anlamamıştık. Eldiven taktı ya eline… Eldiveni kullanmadığı için mutlu olduk. Çünkü ben jinekolojik muayene gibi bir şey olacak zannetmiştim. Eldiven takınca sevindik hatta nezarette.
Sonra tutuklandıktan sonra Fatoş’un çığlıklarıyla yaşananları hiç unutmuyorum.
Çünkü biz tutuklandık. Her şey film gibi.
O an bir avukatın telefonundan annemi aradım. Kızlarımla konuştum. Hepsi ağlıyorlardı.”
Fatoş Pınar Türker, tutuklandıktan sonra savcının yeniden ifadesini almak için çağırdığını söyledi. Türker, avukatları olmadan ifade vermek istemediğini söylemesi üzerine İBB dosyası savcısının, “Sen bu kafayla çocuklarını asla göremeyeceksin. Artık sosyal hizmetler alır senin çocuklarını” dediğini anlattı.
Türker, şunları söyledi:
“Savcı dedi ki:
‘Ya Fatoş, şimdi anlarsın.’
Böyle karşımda durdu.
‘Ben sana ne dedim?’ dedi. ‘Ben sana ne dedim?’
‘Ben senin ne olduğunu biliyorum ama bu adamların sana kumpas kuracağını söylemedim mi? Niye konuşmadın sen?’ dedi.
‘Verecektin ifadeni, gidecektin’ dedi.
Ben de dedim ki:
‘Sayın Savcım, ben bildiğim her şeyi anlattım.’
‘Bak şimdi’ dedi. ‘Sen git, eşyalarını topla. Ben sana Çağlayan’dan araba göndereceğim. Geleceksin burada bana ifadeni vereceksin. Buradan da çocuklarına gidersin.’
Ben de dedim ki:
‘Savcım, yeniden ifade veririm. Vermemi istiyorsanız veririm. Bir avukatıma sorayım.’
Şimdi karşındaki savcı. ‘Yok efendim’ diyecek hâlim yok. Ben de bilmiyorum hakikaten. İlk kez tutuklanmışız.
‘Tamam’ dedim. ‘Ben avukatıma bir danışayım.’
Böyle yaptı.
‘Hâlâ avukat diyorsun bana’ dedi.
‘Sen bu kafayla çocuklarını asla göremeyeceksin’ dedi.
‘Sen bekârsın değil mi?’ dedi.
‘Evet.’
‘Velayetleri de sende?’
‘Evet.’
‘Senin çocukların reşit de değil mi?’
‘Değil’ dedim.
‘E, artık sosyal hizmetler alır senin çocuklarını’ dedi.
Bir anneye böyle denilir mi?
Sonra dedi ki:
‘Sen bakıyordun değil mi?’
‘Evet.’
‘Bak’ dedi, ‘mal varlığına tedbir için karar var benim elimde.’
‘Ama ben’ dedi, ‘28 mahkeme gününe saygı için ne kadarsa süre, o kadar bekletiyorum.’"
‘Savcım, bunu…’ dedim.
‘Ve o gün tebliğ edilir’ dedi.
‘Ya bana gelir konuşursun ya da…’”
Bugünkü "Paçavra ve paçavracılara yanıtımdır!" yayınım https://t.co/jSKDWZs1eG ve https://t.co/RyMm0kSP6d 'de.
NOT: Yayında da anlattım, bu iftirayı atanlara dava açıyorum ve alacağım tazminatla "nereden geldiği unutulmasın" diye Ankara/ Kuğulupark'ta KERHANE TATLISI dağıtacağım.
Sevgili dostlar, adını ne burada ne yayınlarımda anmaya tenezzül ettiğim bir şey(!) "CHP'den para aldığımı ve bunun için yaşanan kayyım rezaletini eleştirdiğimi" yazmış. Gazeteci görünümlü çantacı- iş takipçileri de bunu alıntılamış. Elbette dava açıp hesabını çatır çatır soracağım.
Hayatım boyunca hiçbir siyasi partiden, partiliden, para almadım. Bu, bunu iddia eden paralı ahlaksızların asla anlayamayacağı ama benim için olmazsa olmaz bir kuraldır: Çünkü, siyasiden para alan, talimat da alır. Bana o talimatı verecek kişi daha doğmadı!
Çıtayı daha da yükseğe koyayım hatta; bırakın para almayı bir tane -herhangi bir siyasi görüş ya da partiden- siyasetçi "Ben O'na yemek ısmarladım" desin ve ispatlasın gazeteciliği bırakırım!
Haysiyetimi, adımı sokakta bulmadım kimseye de çiğnetmem!
Hukuk önünde hesap vereceksiniz!
ÖNEMLİ NOT: Okuyan sevgili dostlarım, bu pek yaptığım bir şey değil ama hepinizden bu açıklamayı RT yapmanızı rica ediyorum.
Bir değil, beş değil, yüzlerce kez yazdık. Tarikatların kucağına bırakılan her yaştan insanın nasıl istismar edildiğini defalarca ifşa ettik. Bu cerahati sökmek yerine, değerlerimizi bozduğunu iddia ettikleri süpürge reklamını kafaya takanların yönettiği memlekette, artık yaşamayan bir çocuğun davası görüldü dün. Bakın, Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı Müjde Tozbey neler diyor…
Cumhuriyet’te, Arka Bahçe’de yazdım 👇🏼
https://t.co/91VBv3uttv
Gündemi "Patron kızar mı?" demeden konuşmaya hazır mısınız?
9'da #Twitter#Facebook ve #YouTubeLive 'da.
"Maraş'tan bir haber geldi, dediler ki toplum öldü!"
@mirud60@sitkigorciz Şimdi "ver kurtul" tanımlaması ile hangi zenginliğe ulaşacağım konusundaki endişelerimi anlayacağınızı düşünüyorum. Ben böyle iyiyim ya🤪
@1789lebas Bunun çıkışı İTÜ'dür. Yetmişlerin başlarında minik takımda takılmaya başladığımızda abilerimizden öğrenmiştik. Genç takımın sonuna kadar hemen hemen her maça çıkarken söylerdik sahanın ortasında. Sonu da şöyle; bordo, beyaz, zım zım zım😀
“Son nefesime kadar, siz hep nefes alasınız diye”
Mahkumun en iyi yaptığı şey beklemektir. Yemek bekler, avukatın gelmesini bekler, spor saatini bekler, görüş gününü bekler, telefon etmeyi bekler, iddianamenin çıkmasını bekler, duruşma gününü bekler, kararın çıkmasını bekler, infazın dolmasını bekler, özgür olmayı bekler.
Seneler geçer tüm iletişim yöntemleri değişir, gelişir ama mahkum en çok da mektup bekler. Kimseye darılmazsın mektup yazmadı diye de mahkum işte beklemekten başka işi ne ki?
Ama bizim işimiz beklemek değil; çalışmak, yazmak, yazmak, bir daha yazmak, daha çok yazmak lazım. Elimdeki adi tükenmez kalemi avucuma alıp haber çıkarmaya çalıştığım İBB iddianamesini karalamaya başladım. Demir kapının mazgalı açıldı: “Yemeek.” Kalem elimde kalktım ayağa, “Abi istemiyorum yemek sağ olasın”, “Meyve al, bak elma var”, “Yok abi sağ olasın”, “Al al”, “İyi alayım.” Elmaları alıp 5 litrelik su şişesinden yaptığım meyveliğe koydum, çürüyen elmaları alıp çöpe attım. Oldum olası anlam veremem meyve tüketmeye. Ya da henüz anlayacak yaşa gelmedim, bilmiyorum işte, neyse ne…
Asabiyim bugün. Gerçi çoğu zaman böyleyim galiba. İki haftadır sağ kulağım da tıkalı, seke seke tuvaletin önüne geldim belki tıkanıklık açılır diye. Yok nerde, açılır mı? İstersin, uğraşırsın açılmaz o tıkanıklık. Ne zaman vazgeçersin, unutursun “pıt” sesi duyulur, tıkanıklık açılır, arabanın camını açtığında duyulan o hava sesi dolar kulağına. O yüzden koyverdim, ister açıl ister açılma. Zaten şu duvarların arasında duyulacak pek de bir şey yok. Bir sigara yaktım, git gide kararan kehribarı parmaklarıma dolayıp tuvaletin demir kapısına kilitlendim. Neyse ki tuğla gibi iddianame vardı elimde, işe yaramaz tekrarlardan ibaret yüzlerce sayfayı kapıya yerleştirdim. Zaten bu iddianame anca bu işe yarardı.
Sigaranın külünün önce kazağıma sonra yere düştüğünü gördüm. Yeni temizlik yapmıştım, bir de bugün asabiyim, üstelik televizyonda A Haber açıktı, öyle bakmayın kim ne derse desin öfkemi diri tutmam lazım. Lafı dolandırıyorum aslında tüm asabiyetim, huysuzluğum günlerdir hikaye yazmadığımın aklıma gelmesinden. “Olsun haber yazdın bu süreçte” dedim kendi kendime. “Haber, hikaye yazarken bir şey daha lazım, bir şeyler daha yapmak gerek diye yiyordun kendini, şimdi hikayeyi bıraktın sadece haber kaldı” diye yanıt verdim kendi kendime. “Haklısın”, “Haklıyım tabii oğlum”, “Tamam da boş durmadım en azından”, “Lan zaten boş durmayacaksın ha bir de boş dursaydın haber de yazmasaydın hatta kitap da okumayıp yiyip içip yatsaydın. Ağzını burnunu kırarım senin, bir şeyler daha yapmamız lazım. Otur şimdi masana.” Derin bir nefes aldım sigaramdan, izmaritine kadar çektim. Mazgal açıldı: “Mektup.”
Söylemedim size ama bugün cuma, mektup dağıtım günü, gizli gizli, için için mektup bekliyordum. Eski koğuşumdan Speedy’den, Toso Dayı’dan, Eser’den gelen mektupları kıs kıs gülerek okudum, keyfim yerindeydi. İzmir’den bir yurttaşın gönderdiği mektubu sona saklamıştım. Mektubu iki parmağımla açıp masaya yumuldum. Dakikalarca asıl anlatacağımı düşündüğüm üzüntü, keder, umut, sevinç, öfke yumağı duyguyla sarsıla sarsıla okudum mektubu. “Sana yazmamın sebebi babam. 2.5 yıldır kanserle mücadele ediyor, tedavinin ağırlığı nedeniyle hastanede kalıyor. Ona haber okuyorum, seni okuyorum. Hikayeleri ne zaman okusam gözleri doluyor. Kanser çok ilerledi, tedavi olanakları da tükendi” diyordu mektupta Ezgi Hanım: “Bu ağır ruh hali içinde merak edip soruşturduğu az sayıda şeyden biri sensin. 75 yaşında seni hiç tanımayan, kanser hastası bir adamın belki de son günlerinde merak ettiği birisin.”
Mektubu katladım, kalbim beynimde atmaya başladı, sigara yaktım, nefesten çok duman aldım. “Nasıl adamsın lan sen, 10 gündür tek bir hikaye yazmadın”, “Allah belamı versin.”
Dişlerimi kırarcasına sıkarak boş bir kağıt çıkardım, elime kalemi aldım, bir daha hiç bırakmayacağımı kalın kafama sokarak.
Son nefesime kadar, siz hep nefes alasınız diye.
Murat Bardakçı istediğini söylesin. Söylemeye devam etsin.
“‘Şehit olan askerler için yas ilan edilmesi geleneğimizde yoktur’ demiş ya; hayat ve duygular, vicdan onun söylediği yerden gelmiyor.
Yası hem sosyolojik hem psikolojik hem de etik düzlemde tahrif eden, sığ ve vicdansız bir yorum yapmış. Sanırsın her geleneğin yılmaz neferi 😠
Yas bir gelenek değil, bir insan hakkıdır. Bir toplumun kaybı tanıma, acıyı görünür kılma ve gidenlere saygı gösterme kapasitesidir.
Yas tanınmadığında, toplum dağılır; acı yeraltına çekilir. Öfke, değersizlik ve çaresizlik toplumsal hafızayı zehirler.
Şehitler, sivil kayıplar…
Bütün toplumsal kayıplarda
devletin yapması gereken ilk şey ulusal yas ilan etmektir.
Bu bir ritüel değil,
toplumsal hafızayı korumanın ve insan onuruna saygı duymanın en temel yoludur. Yas, bu insanların ardında bıraktığı boşluğun kamusal olarak tanınmasıdır. Bu, siyasi bir jest değil, etik bir görevdir.
Yas ilan etmek bir geleneği sürdürmekle ilgili değildir, hayatı ve ölümü ciddiye almaktır.
Bir toplum hangi acıyı görünür kılarsa, orada insan onuruna saygı vardır. Hangi acıyı görmezden gelirse, orada hafıza kaybı ve vicdani çöküş başlar. Ulusal yas, kayıpları ortaklaştırır;
kederi paylaşılabilir kılar;
acıya bir isim verir.
Kolektif yas, kolektif iyileşmenin zeminidir.
Yas ilan etmek bir lütuf değildir.
Devletin vatandaşına göstereceği en temel saygıdır.
Kaybı yok saymak ise geleneği korumak değil; insanlık onurunu zedelemektir. Acıyı hafife alan her söylem, toplumu biraz daha yaralar. Ve yas tutmak, gelenekten önce ve çok tanıdık bir yerden gelir; yas tutmak insan olmaktır…