Fonu kuran: AKP gençlik kolları mensubu.
Fonu denetleyen: AKP’li.
Fondan parayı götüren: AKP Genel Başkan Yardımcısı.
200₺’nin üzerine imza atan foncu: AKP’nin atadığı MB Yardımcısı.
Bize İsrail, MI6, CIA kumpas kuruyor diyen: AKP’liler.
Ya siz bizimle kafa mı buluyorsunuz?
Türkiye’de 2026’nın ilk 8 ayında en çok satan otomobil markaları:
1. Renault: 84.969
2. Volkswagen: 47.233
3. Toyota: 43.378
4. Hyundai: 41.166
5. Peugeot: 31.202
6. Togg: 30.734
Hegel'in 1821 tarihli Hukuk Felsefesinin İlkeleri (Grundlinien der Philosophie des Rechts) kitabının önsözünde şu ünlü sözü kullanır:
"Minerva'nın baykuşu, alacakaranlığın çökmesiyle uçuşa başlar."
Hegel bu cümleyle felsefenin ve insan anlağının doğasına dair çok çarpıcı bir tespitte bulunur: Bir çağ, bir olay veya bir süreç yaşanıp bitmeden, onun üzerinde tam bir bilgelik ve felsefi kavrayış geliştirmek mümkün değildir.
Ben burada bilgelik iddiasında elbette bulunmayacağım. Lakin felsefi kavrayışa yaklaşmak adına yine geçmişin düşün dünyası okumalarımdan yola çıkarak, belki de Minerva'nın Baykuş'unu alacakaranlıktan önce uçurtarak, süreç henüz tazeyken son yaşanan mizah krizi üzerinden düşüncelerimi paylaşmak zorunluluğunu hissettim.
Frankfurt Okulu’nun en keskin filozofu T. W. Adorno, popüler mizaha hep şüpheyle yaklaşırdı. Ona göre kitle kültürünün sunduğu o uysal komedi, insanı uyuşturan ve düzene boyun eğdiren sahte bir neşeden ibaretti. Adorno; insanı rahatlatan, her şeyin yolunda olduğu illüzyonunu yaratan sahte kahkahayı değil; sistemin çelişkilerini, acılarını ve absürtlüğünü yüzümüze vuran "rahatsız edici" kara mizahı ve ironiyi savunurdu.
Deniz Göktaş’ın @idgoktas #ÖlüDeniz gösterisi üzerinden yürütülen linç, sansür ve engelleme dalgası, tam da bu Adornocu teorinin sınırlarında gezinmekte. Gösteri, seyirciye konforlu bir kaçış ya da ucuz bir eğlence vadetmiyor. Aksine, ülkenin entelektüel buhranını, tabulaşmış siyasi hafızasını ve cezaevi gerçeklerini, dini taassuplarını vd. masaya yatırarak izleyeni bilerek rahatsız ediyor, sarsıyor. Dahası, bu entelektüel hicvin bugün "dini değerleri aşağılama" suçlamasıyla resmi bir yargı soruşturmasına dönüşmesi, komedinin muktedirler nezdinde hâlâ en tehlikeli eylem olarak kodlandığını da kanıtlıyor. Gücü elinde tutanın kendi kutsalları üzerinden yasayı bir sopa gibi kullanması, Adorno’nun bahsettiği cezalandırıcı ve sadist otorite refleksinin, günümüz Türkiye’sinde yargı kıskacıyla somutlaşmasının hiç tesadüf olmadığı gibi Adorno'nun işaret ettiği o "bireyi hizaya getirme" mekanizmasının ta kendisidir.
Adorno, stand-up gibi endüstriyel formatlara mesafeli olsa da, Türkiye’deki muhafazakar baskı ve kamusal alanın tamamen tıkanması denklemi değiştiriyor. Akademinin, gazeteciliğin ve geleneksel siyasetin nefessiz bırakıldığı bir coğrafyada; ironik bir şekilde bu sahneler son yıllarda muhalif entelektüel birikimin sığınabildiği tek özgür vahalar haline gelmişti oysa...
Ne acı ki, gösteriyi hararetle sahiplenenler ile ona körü körüne bir linç kampanyası dayatanların karşı karşıya gelişi, ülkemizin ne kadar keskin hatlarla kutuplaştığını, kolektif hafızamızın ne denli parçalı bir görüntü verdiğini, toplumun ne kadar derin çatlaklarla bölündüğüne tutulan net bir aynadır.
Ölü Deniz'e yönelen tahammülsüzlük, egemen yapının bu mizahla uzlaşamadığının en somut kanıtı. Deniz’in yaptığı; güçlünün zayıfla alay ettiği sadist burjuva mizahı değil; baskıcı ortama karşı güçsüzün ürettiği, canı yanan bir toplumun refleksif ve entelektüel çığlığıdır. Adorno’nun deyişiyle "Yanlış hayat doğru yaşanamaz" ama hemen hemen her şeyin bu kadar yanlış gittiği bir düzende, yanlışı bu denli estetik ve eleştirel bir dille açık etmek, otoriteye karşı tam anlamıyla "negatif" bir direniş performansıdır.
Neticede, herkesin büyük bir ciddiyetle kendi rolünü oynadığı ve kimsenin haddini aşmadığı bu muhafazakar tiyatroda, uluorta düşünme ve sorgulama cüreti gösteren bu genç arkadaşımızı yalnız bırakmamalıyız. Yanında duralım ki, bizi sarmalayan bu kolektif illüzyona teslim olmak yerine, en azından ne ara bu kadar delirdiğimize hep birlikte nitelikli bir şekilde gülebilelim. Ne de olsa her şeyin bu kadar doğru(!) ve steril(!) olduğu bir yerde, yanlış giden bir şeylerin olduğunu fısıldayan -ki özellikle sanatçılar- birilerine sahip olmak, bu distopyadaki tek lüksümüzmüş gibi geliyor...
Teşekkürler #denizgöktaş 💙
Güvenli limitin 70 kat üstü böcek ilacı, öyle ki yabancılar geri bile yollamıyor, doğrudan imha etmek üzere alıkoyuyor.
Bu acaba açgözlülük mü, salaklık mı yoksa cinayete teşebbüs mü, bilemedim.
Cem Toker: "Şu anda çocuğunuzu emanet ettiğiniz, eğitiyor zannettiğiniz öğretmen, öğretmen olmayabilir.
Hastanede bir yakınınıza damar yolu açmaya çalışan hemşire, ortaokul mezunu bir sahtekâr olabilir.
Tatile giderken bindiğiniz şehirlerarası otobüsün şoförünün ehliyeti sahte olabilir.
Bunların hiçbirine kesinlikle “olamaz” diyemezsiniz.
Böyle olmasını sandıkta siz istediniz!
Ve buldunuz. Böyle başa, böyle tarak!"
Ege Denizi’nde Santorini Adası yakınlarında ocak ayının sonlarından itibaren 500’ün üzerinde deprem meydana geldi.
Peki, uzmanlar bu depremler ile Santorini derinliklerinde uyuyan yanardağ arasındaki ilişki konusunda bize neler söylüyor? https://t.co/1NxiCiSup7
Atatürk’e 1937 yılında şu gerekçeyle bir ödül verilir:
“Türk ulusuna neşe içinde yaşama yolunu açtığı ve rehberlik ettiği için Mark Twain Ödülü kendisine verilmiştir."
Bunu duyduğunda, “hayatımda işittiğim en büyük iltifat bu” diyecektir.
Bugün de üzerine düşünelim: Neşe içinde yaşama yolunu açmak…
Hani hep diyoruz ya, bu ülke neşesini yitirdi diye. Asıl gaye bu olmalı belki de.
Rahmi Koç: “10 yılda 15 milyon derken, bizde nüfus 15 milyondu, Yunanistan 6 milyondu. Biz şimdi 85 milyonuz, Yunanistan 11 milyon.
Başımıza ne geliyorsa nüfus artışından geliyor. Eğitim yetmiyor, sağlık yetmiyor, yol yetmiyor.
Bu ülkeye hiçbir şey yetmiyor.”