Kişinin iç çamaşırına kadar soyunmasının istenmesi halinde, artık arama değil, beden muayenesi söz konusudur. Ceza infaz kurumuna girerken üst araması yapılır; ancak beden muayenesi yapılamaz! Yapılırsa şayet, bu durum salt görevi kötüye kullanma olarak değil, kamu gücü kullanılarak işlenmiş işkence olarak değerlendirilmelidir.
Hukuk bilmemek ve hukuku tanımamak böyle bir şey işte!.. Tedbir kararı, olağanüstü hal ilan edip keyfince yönetmek için değil, Tüzük gereği olan işlerin aksamadan yürütülmesi için verilir. PM üye sayısının 2/3’ün altına düşmesi halinde Kurultay yapılması da bu işlerden biridir.
Vize randevularını cayır cayır (4-5 katına) millete satmışlar. Bu suçun içinde devlet yetkilileri de var. Konuyu araştırıp haberleştiren gazeticinin haberlerine erişim engeli getirmişler. Her yer çürümüş, bakın her yer!
Açığa alınan Astsubay Mehmet Öztürk, adalet istediğine dair mektup yayınladı:
“26 Ekim 2025 tarihinde, arkadaşımın babasının vefatı nedeniyle Kuzey Irak’tan cenazeye katılmak için yıllık izne geldim. Akşam saatlerinde, ben ve kız arkadaşım birlikte şehirde geziyorduk.
Ardından evlerimize gitmek üzere bölgeden ayrıldık. Ben de biraz sonra eve geri döndüm.
Kısa bir süre sonra kız arkadaşım beni telefonla arayarak, bulunduğu yerde birkaç kişi tarafından tacize uğradığını ve yardım istediğini bildirdi.
Bunun üzerine arkadaşımla kız arkadaşımın yanına yardım etmek amacıyla döndüğümüzde tacizci ve maddeci 4 şahıs küfürler ve hakaretler ederek saldırıda bulundu.
Bu kişiler ellerinde tabure ve sopalarla ben, kız arkadaşım ve yanımda arkadaşımın vurmaya başladılar.
Ardından şahıslardan biri döner bıçağı (55 CM) ile göğsüme doğru saplamaya çalıştı.
Ben de o anda hayatım ve beden bütünlüğüm ciddi şekilde tehlikeye girdiği için meşru müdafaa (nefsi müdafaa) kapsamında profesyonel askerlik geçmişim nedeniyle ateşli silah kullanma yetkisine sahip olmama rağmen, yalnızca kendimi ve yanımda bulunanları korumak amacıyla, havaya 1 el, yere ise 2 el ateş ettim.
Bir şahıs ayağından, bir şahıs da mermi çekirdeği betonda parçalanması sonucu ağzından yaralandı.
Ardından şahıs jeepe binerek, olay yerinde bulunan abisi ise beni sıkıca tutarak aracın önüne atıp öldürmeye çalıştılar.
Ben de can güvenliğim nedeniyle beylik tabancam ile saldırgan şahsın üzerime sürdüğü aracın lastiklerine kontrollü 1 el ateş ettim.
Ardından gelen bu şahsın çağırdığı 5-6 kişilik grup da orada bana ve arkadaşlarıma saldırıp, yere yatarak darp etti.
Beylik tabancamı elimden alıp beni vurmaya çalıştılar.
Amacım kimseyi yaralayıp veya öldürmek olmayıp, yalnızca saldırıdan kurtulmaktı.
İsteseydim daha farklı sonuçlar doğurabilecek imkâna sahipken bunu bilinçli olarak yapmadım.
Ancak saldırı devam etti; bu sırada sağ kolum kırıldı. Kız arkadaşım da taciz ve fiziksel saldırıya uğradı.
Olayın ardından gözaltına alındı. 13 ay tutuklu kaldım ve mesleğimden uzaklaştırıldım.
Yüce Türk milletinin adaletine sığınıyorum ve adalet istiyorum.”
Avrupa Komisyonu ayağımıza kadar gelip "gelin iletişimde sınırları kaldıralım" diyor, bizim operatörler "yok, biz vatandaşı kendi içimizde yolmaya devam edeceğiz" deyip kapıyı kapatıyor.
Düşünün ki uçağa biniyorsunuz, Berlin'e veya Roma'ya iniyorsunuz ve telefonunuzu tıpkı Kadıköy'de, Kızılay'da geziyormuş gibi hiçbir sürpriz fatura korkusu olmadan kullanıyorsunuz. İşin asıl can alıcı kısmı ne biliyor musunuz? Roaming sisteminin çift yönlü çalışması. Yani sınırlar kalktığı için, elin Avrupalısının ayda üç beş Euro'ya kullandığı o devasa, sınırsız ve ucuz GSM paketlerini burada, kendi ülkemizde şebeke sorunu yaşamadan kullanma şansımız olacaktı.
Peki bu devasa fırsat neden elimizin tersiyle itildi?
Çünkü bu topraklarda sıradan vatandaşın herhangi bir hizmete kolay, ucuz ve dünya standartlarında ulaşmasına karşı inanılmaz bir alerji var. Sizin sınırları aşmanız, cebinizden daha az para çıkması, fatura derdi düşünmeden internete girmeniz birilerini fena halde rahatsız ediyor. Kurulmuş bir sömürü çarkı var ve yerli operatörlerin o astronomik kâr marjları düşmesin, tekel düzeni bozulmasın diye 85 milyonun dünyayla arasına bir kez daha duvar örüldü.
Mesele sadece yurt dışına çıkınca harita açmak, fotoğraf atmak değil. Mesele halkın en ufak bir refah kırıntısına ulaşmasına sermaye sahipleri tarafından duyulan o derin tahammülsüzlük. Bize reva görülen tek senaryo belli: Her şeyin en kalitesizine, dünyanın en yüksek bedellerini ödemeye mahkum edilmek.
Bugünü tarihe not düşün. Sırf siz ucuza ve özgürce iletişim kurmayın diye Avrupa'nın altın tepside sunduğu fırsatı göz göre göre çöpe attılar. Kendi insanına reva görülen bu düzeni ve bugün alınan bu kararı asla unutmayın.
Adalet ve yargı anlamında acilen düzeltilmesi gereken tonlarca ve felaket derecede sorunlar varken avukatların cezaevi görüşmelerine kısıt getirilmesinin mantığını anlamıyorum. Avukat - müvekkil görüşmesi ve evrak alışverişi dünyanın her yerinde dokunulmazdır. Evraka bakmadan evrakın mektup mu bilgi mi yoksa birilerine mesaj mı içerdiğini nasıl anlayacaksınız? Cezaevi konuşmalarını dinlemeden avukatın davayla ilgili mi yoksa birilerine mesaj taşımak amacıyla mı görüştüğünü nasıl anlayacaksınız? Avukat görüşmeleri haftanın belirli günleri ve belirli saatleri şeklinde kısıtlanınca mesaj taşımak isteyen avukat mesajı taşıyamayacak mı? Eğer avukatların %1'i gerçekten böyle mesaj taşıyorsa, bunun bedelini mesaj taşıma işi yapmayan diğer %99'luk avukat kesimi niye ödeyecek? Üstelik dışarıya mesaj veya talimat göndermek isteyen bir tutuklunun veya hükümlünün avukata ihtiyacı yok ki. Mesaj ve talimat vermek isteyen kişi bunları şifreli şekilde akraba görüşmelerinde de iletebilir. Bu düzenlemenin amacıyla ve düzenlemeden beklenen sonuç arasında bir bağlantı yok. Avukat görüşmeleri beyhude bir amaç için boş yere kısıtlanmış olacak. Zaten gidiş dönüş 4 saati bulduğu için Silivri'ye giden avukat o gün neredeyse tüm mesaisini cezaevi görüşmesine ayırmış oluyor. Buna bir de gün ve saat kısıtlaması gelirse avukatların cezaevi görüşme külfeti daha da artacaktır yok yere.
Meslektaşımızı Serbest Bırakın, İşkence İddiasını Araştırın!
Bu gece bir meslektaşımız, ifade için gittiği karakolda, ifade öncesi işkence gördüğünü beyan eden müvekkilinin beyanlarını ve durumunu tutanağa geçirmek istediği için “polise iftira” iddiasıyla nöbetçi savcı tarafından hakkında gözaltı kararı verilmiş, mevcutlu şekilde adliyeye sevk edilmesi talimatlandırılmıştır.
Daha birkaç gün önce Adalet Bakanı tarafından avukatların kişisel telefon numaralarına “Aileyiz” temalı SMS’ler gönderilirken; aynı bakanlık teşkilatında görev yapan nöbetçi savcı, bir avukatın “iftira” suçlamasıyla mevcutlu sevk edilmesi hakkında görüşmek isteyen ve görevi meslektaşlarının haklarını savunmak olan baro yönetim kurulu üyeleriyle dahi telefon görüşmesi yapmamıştır.
İşkenceyi önlemeye, işkence iddiasını tutanağa geçirmeye çalışan bir avukatı gözaltına aldırma ve mevcutlu şekilde adliyeye sevk etme cüretini gösteren savcının asıl görevi, kendisine bildirilen işkence suçunu araştırmak, önlemek ve bu suça karışanlar hakkında işlem yapmaktır.
Sırf bu iddiayı tutanağa yansıttığı için kanuna, usule, hukuka aykırı şekilde bir avukatı mevcutlu olarak ifadeye çağıran savcı hakkında HSK gereğini yapmalı, meslektaşımız ise derhal serbest bırakılmalıdır.
Tüm meslektaşlarımızı saat 10.30’da İzmir Adliyesi Merkez Binası Müracaat Savcılığı önüne dayanışmaya çağırıyoruz.
MESLEKTAŞIMIZ Av. PEKAY SALMANOĞLU HAKKINDA YURTDIŞINA ÇIKIŞ YASAĞI VERİLDİ
Küçükçekmece Adliyesinde hakimle yaşadığı tartışma sonucu dün hukuka aykırı şekilde gözaltına alınan meslektaşımız Av. Pekay Salmanoğlu, bugün adliyeye getirilerek savcılık tarafından ifadesi alınmış ve akabinde Sulh Ceza Hakimliği tarafından yurt dışına çıkış yasağı kararı verilerek serbest bırakılmıştır.
Avukatlık Kanunu m. 58 uyarınca, görevi sırasında suç işlediği iddia edilen avukat hakkında soruşturma yürütülmesi Adalet Bakanlığının iznine tabidir. Yine aynı madde uyarınca ağır cezayı gerektiren suçüstü hali olmadıkça avukatın üstü dahi aranamaz.
Yasadaki bu açık hükümlere rağmen, meslektaşımızın görevi sırasında gerçekleştirdiği iddia olunan bir fiil nedeniyle gözaltına alınması, soruşturma izni olmaksızın şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınarak hakkında adli kontrol tedbiri uygulanması kabul edilemez.
Anayasa ve Avukatlık Kanunundaki güvenceler açıkça ihlal edilerek, avukatların keyfi biçimde gözaltına alınması sadece mesleğimize ve meslektaşlarımıza dönük bir saldırı değil, aynı zamanda yurttaşın savunma ve adil yargılanma hakkına ağır bir müdahaledir.
İstanbul Barosu olarak, savunmaya yönelik her türlü baskıya, yargı tacizine ve yıldırma girişimine karşı mesleğimize ve meslektaşlarımıza sahip çıkmaya devam edeceğimizi vurgulamakla, Av. Pekay Salmanoğlu hakkındaki yargı sürecini kararlılıkla takip edeceğimizi kamuoyunun bilgisine sunarız.
Bugün Ahmet Özer hakkında verdiği mahkûmiyet kararı ile ceza yargısı,Ekrem İmamoğlu'nun diplomasının iptali davasında verdiği "dava ret" kararı ile de idarî yargı 80'li-90'lı yıllardaki yargıya bir kez daha "rahmet" okutmuştur.
Devletin af yetkisi yoktur. Zaten bizden başka dünyada durduk yere af çıkartan hiçbir ülke olmamıştır. Siyasetçilerin kafasına göre af çıkartması veya cezaevleri doldu diye mahkumları dışarı salması sadece bizim ülkemizde görülen bir saçmalıktır. TBMM kurulduğundan beri son 105 yılda 11 kez genel af yasası çıkartıldı. 2000'li yıllardan itibaren ise 10'a yakın infaz affı çıkartıldı. İç savaş sonrası genel af çıkartılan Lübnan dışında diğer ülkelerin tarihinde genel af diye bir şey hiçbir zaman olmamıştır. Af yasaları darbe, devrim, iç savaş sonrası sistemin kökten değiştiği durumlarda eski sistemin hukuksuz hapse attığı insanlara adalet sağlamak mantığıyla yalnızca birkaç ülkede sınırlı şekilde çıkarılmıştır. Ama bizde savaş, devrim veya ihtilal olmadığı halde durduk yere habire af çıkartılıyor. Üstelik bu son infaz aflarının temel sebebi cezaevlerinin dolu olması. Devlet hem yeterli cezaevi yapmıyor hem de cezaevleri çok doldu diye af çıkartıyor! Yani devletin yeterli cezaevi yapmamasını bedelini vatandaş canıyla ve malıyla ödüyor!
Köprü zamları için açtığım davanın sonucu aşağıdadır.
Dosyayı okuyan hakim bile dilekçemi haklı bulup yönetmeliğin, zammın Anayasa aykırı olduğunu gerekçeli şekilde anlatmış, tüm gerekçe bundan oluşmuştur. Ama kendi gerekçesine rağmen Danıştay aykırılığı ciddi görmemiş.
Bir hukuka aykırılığı başka nasıl anlatabilirim gerçekten bilmiyorum.
Merak edenlere zincir aşağıda. İktidar veya muhalefetin umrunda değil. Bireysel olarak ancak bu kadar.
Hiç değilse yönetmeliğin değişmesine sebebiyet vererek insanların daha az ücret ödemesine vesile oldum. Ama böylesi da hatalı.
Merak edene iç içe geçmiş zincirleri aşağıda bırakıyorum.
Kurduğunuz iletişimin gizliliği sadece size değil iletişimde olduğunuz kişilere de bağlıdır. Telefonunuza ve Whatsapp'inize şifre koyarak kendinizce her türlü gizlilik önlemini alabilirsiniz ama mesajlaştığınız kişilerden biri zorunlu olmadığı halde panik altında şifreyi vermek zorunda olduğunu zannedip telefon şifresini polise veya jandarmaya verirse o aldığınız gizlilik önlemlerinin hiçbirinin anlamı kalmaz. Hele ki yaşadığınız ülkede hukuk yoksa ve kolluk görevlileri gizli olması gereken soruşturma bilgilerini ve belgelerini medyaya sızdırıyorsa iki kişi arasında kalacağını düşündüğünüz mesajlarınızı tüm ülke böyle okuyabilir.
Şu mesajlaşma içeriğini normalde telefon incelemesi yapan jandarma personeli dışında kimsenin bilmiyor olması gerekirdi ama bunları gazeteden okuduğumuza göre kabul edelim bazı jandarma personeli soruşturma gizliliğini ihlal ederek medyaya servis yapmada pek maharetli. Onların amirleri ve bağlı oldukları bakanlar da bu durumdan hiç rahatsız görünmüyor.
Machiavelli’nin vaktiyle irdelediği üzere, toplumdaki vasat bireyin sınırları kanun koyucunun yarattığı korkuyla çizilir. Beccaria da "Suçlar ve Cezalar" isimli eserinde suçun önüne geçen şeyin, suçlunun mutlaka cezalandırılacağını bilmesi olduğunu söyler. Türkiye’de açıkça görülüyor ki mevcut cezaevi şartları adi suçlar bakımından bir “ceza” değil bir ödül ve iftihar konusu olarak görülüyor. Bu da korkuyu, dolayısıyla caydırıcılığı ortadan kaldırıyor. Mesele bu bağlamda ele alınmadıkça Türkiye’deki suç kültürünün büyümesi, serpilmesi ve zaman içinde ölümcül bir yapısal sorun haline gelmesinin kimse önüne geçemez.