@selcukozdag Mit tırları gerçeği bilmem ki size bir şeyler anlatır mı? Cemaati yıllarca CIA ajanı olmakla suçlarken; CIA Başkanı tarafından aranılıp, IŞİD’e giden silahları niye yakalattınız diye fırça yiyen Rte ve onun adamlarını dinleyin, neler söylüyor Cem Küçük?
Allah belalarını versin.. MİT tırları üzerinden, hem karalama kampanyası yaptılar hem onlarca insanı hain diye tutukladılar. Bir utanmadan, bunun bir CIA operasyonu olduğunu itiraf ediyorlar. Hani Bayırbucak Türkmenlerine gidiyordu o silahlar!
F-4 uçağında 2 bin saat uçuşu olan bir F-4 öğretmeni ve F-4 uçağı filosunda filo komutanlığı yapmış biri olarak söylüyorum;
Sınıfı Pilot olmayan arka kokpit uçucusu Alb. Ali Armağan’ın “alçaktan uçarak bir helikopteri düşürdüğünü” iddia eden
Emin Pazarcı yalan söylüyor!
Bir Soru, Bir Cevap!
✅Soru: Mossad ajanlığı iddiasıyla tutuklanan İsmail Kaya, 13 Temmuz 2026 operasyonunda neden “en önemli tanık” pozisyonuna getirilmiştir? Dosyaya hangi yeni bilgi ve belgeleri sunmuştur? Yoksa amaç başka mıdır?
Cevap: Cevaba geçmeden önce bu kişinin kim olduğuna ve zaman içinde neler yaptığına bakmakta fayda vardır. Çünkü asıl mesele buradadır. İsmail Kaya, kaza tarihinde Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinde görevli bir polis memurudur. Sonraki yıllarda birbirinden çok farklı kimliklerle karşımıza çıkmaktadır. Basına yansıyan bilgilere göre cemaat soruşturmalarında “TOPRAK” kod adıyla gizli tanıklık yapmış; 15 Temmuz sonrasında KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiş, 2024 yılında İstanbul’da, yabancı bir istihbarat servisi (Mossad) adına faaliyet yürüttüğü iddiasıyla tutuklanmış ve Nisan 2026’da bu suçtan hüküm giymiştir. Bir kişinin aynı dosyada hem “gizli tanık”, hem “ihraç memur”, hem “yabancı istihbarata çalışan casus” olarak anılması, tek başına, beyanının hangi süzgeçten geçirildiği sorusunu gündeme getirmektedir.
Casusluk suçundan mahkum olması da kayda değer önemli bir husustur. Basında aktarıldığı kadarıyla Kaya, altı eski emniyet mensubuyla birlikte hüküm giymiş; topladığı bilgileri, 2019’dan itibaren “Victoria” kod adlı bir İsrail istihbarat mensubuyla görüştüğü belirtilen eski bir emniyet müdürü üzerinden ilettiği ileri sürülmüştür. Savcılık, bu yapının Türkiye’de İsrail’in takibindeki Filistin ve Lübnan uyruklu kişilerin yerlerini ve görüntülerini kayıt altına alıp Mossad’a aktardığını, hatta bu kişilere yönelik bir infaz şüphesi bulunduğunu değerlendirmiştir. Yani bugün Yazıcıoğlu dosyasında “en önemli tanık” olarak sunulan kişi, aynı günlerde bir başka dosyada yabancı bir istihbarat servisi adına çalıştığı gerekçesiyle ceza almıştır. Ancak bu kişinin beyanı, bir güvenilirlik incelemesine tabi tutulmaksızın dosyanın en önemli delili haline getirilmiştir.
Kaya’nın dosyaya gerçekten yeni bir bilgi ya da belge kattığını söylenemekte mümkün değildir. Anlattığı olayların tamamı 2009 yılına aittir ve kendisi o tarihten bu yana aynı kurumda, aynı bilgilere sahip bir görevli olarak bilinmektedir. Beyanı iki hususa ilişkindir ve her ikisi de dosyada yıllardır mevcuttur. Birincisi, “Muhsin Yazıcıoğlu’nun ayağı kırık, sağ ve Göksun Devlet Hastanesine götürülüyor” şeklindeki bilgi notunun, dönemin İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Dursun Özmen’in baskı ve emriyle sisteme girilip çevre illere gönderildiği iddiasıdır. Oysa bu bilgi notu meselesi zaten yargılama konusu olmuştur. Kahramanmaraş 1. Asliye Ceza Mahkemesi 15 Şubat 2021’de Dursun Özmen’i “görevi kötüye kullanma”dan iki yıl hapse mahkum etmiş, karar Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi’nce onanmıştır. Yani notun gerçeğe aykırı olduğu ve bir kamu görevlisince hazırlandığı beş yıl önce hükme bağlanmıştır. Kaya’nın 2026’daki beyanı bu tespite yeni bir unsur eklememekte ve aynı olayı farklı bir ağızdan tekrar etmektedir.
İkincisi, şubede görevli bir başka memurun (İlyas Uçar’ın) baz istasyonu sinyalleriyle kaza yerini yaklaşık 1,5 kilometre sapmayla doğru tespit ettiği, buna rağmen enkaza gidilmediği ve Uçar’ın “ısrarla benim bulduğum adrese gitmiyorlar” diye yakındığı iddiasıdır. Bu da dosyada on beş yıldır bulunan bir tespitin Kaya tarafından tekrarıdır. DDK raporunda aynı tespit Jandarma İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu’ya atfedilmiş ve arama-kurtarmanın bu bilimsel veriye rağmen ilgisiz alanlarda yürütüldüğü kayda geçirilmiştir. Kaldı ki Akdoğu, o gece doğru veriye ulaştığı halde üst düzey görevlilerin yargılandığı davada sanık sandalyesine oturtulmuş, ancak beraat etmiştir. KAyan'nın anlatımında bir tutarsızlık daha vardır. Kaya enkaza “üç gün sonra” ulaşıldığını söylemesine rağmen, dosyadaki tespitlere göre enkaz kazadan iki gün sonra, yani 27 Mart 2009’da vatandaşlarca bulunmuştur. Kısacası bu beyanda yeni olan bilgi değil, aynı bilgiyi veren kişin'n adıdır.
Kaya'nın durumuyla ilgili dikkat çekici bir husus da vardır. Zira Kaya, soruşturmayı yapanların tezini benimseyen yayınlarda “hakikati ortaya çıkaran baş tanık” olarak takdim edilirken, bir başka yayın organında (Aydınlık’ta) tam tersine, ekipleri yanlış yönlendiren ve olayın Mossad ayağını oluşturan kişi olarak gösterilmiştir.
Tüm bu anlatılanlardan sonra asıl sorulması gereken soru, on yedi yıl boyunca bu kişinin beyanı neden alınmamış ve adı neden hiçbir aşamada dosyaya girmemiştir? Anlattığı her şey 2009’a ait ve kendisi baştan beri bu bilgilere sahip biriyken, tam da soruşturmayı yürütenlerin tezini destekleyen bir anlatı sunduktan sonra mı dosyanın merkezine yerleştirilmiştir? Eğer aynı kişi bunun aksi yönünde, örneğin arama-kurtarmada kasıtlı bir gizleme bulunmadığı yönünde beyanda bulunsaydı, dosyaya yine ve “baş tanık” sıfatıyla eklenir miydi? Hakkında Mossad casusluğundan kesinleşmiş mahkumiyet bulunan, geçmişte gizli tanıklık yapmış birinin beyanı, doğrulama süzgecinden neden geçirilmemiştir? Böyle bir kişinin beyanının, hiçbir maddi delil eklenmeden ve yıllarca beklendikten sonra, tam da bu operasyonla eşzamanlı biçimde “en önemli delil” şeklinde kamuoyuna sunulması, dosyanın maddi gerçeği değil, önceden kurulmuş bir anlatıyı desteklediğini göstermektedir. Kısacası buradaki amaç delil değil, algı üretmektir.
🔗https://t.co/c05BFsRjIQ
Bir soru, Bir Cevap!
✅Soru: Hiçbir yetkisi ve görevi olmadığı hâlde kurtarma ekiplerini yanlış yönlendirip enkaza ulaşmayı geciktirdiği ileri sürülen Ercüment Güler kimdir; bu isim on yıldır neden araştırılmamış ve şimdi yeni bir olaymış gibi gündeme getirilmektedir?
✅Cevap: Bu isim bazı haber ve yorumlarda “garip yolculuk” ve “NATO bağlantısı” başlıklarıyla, sanki dosyaya yeni girmiş bir figürmüş gibi sunulmaktadır. Ercüment Güler dosyada yeni bir isim değildir; 2016 takipsizlik kararında şüpheli listesinin 41. sırasında yer almış ve haklarında iletişim tespiti yapılan yaklaşık doksan kişilik listede bulunmaktadır. Buna rağmen kararın hiçbir yerinde kendisine yöneltilen iddialar adıyla ve ayrıca ele alınmamıştır; hakkında bireysel bir değerlendirme, gerekçe ya da sonuç yoktur. Dosyadaki tek bilgi bir kimlik kaydı ile bir dinleme listesidir.
Oysa kendisine yöneltilen iddialar ciddidir. TBMM Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu’nda konuşan CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın basına yansıyan açıklamalarına göre, olay tarihinde BOTAŞ personeli olan emekli Yarbay Ercüment Güler, İHA muhabirinin telefonundan konum tespiti için Avea’ya iletilen ve BOTAŞ’la paylaşılan bilgilerin ardından sürecin başından itibaren kaza bölgesine gitmiş, vali ve emniyet müdürünü yönlendirmiş ve enkazın bulunmasında zaman kaybedilmesine yol açmıştır. Yavuzyılmaz’ın ifadesiyle, hangi unvanla ve kimsenin tanımadığı bir kişi olarak sürecin içinde bu kadar aktif rol aldığı sorusu cevapsızdır.
Aydınlık yazarı İsmet Özçelik’in aktardığına göre de Güler’in emekli ve sivil olmasına rağmen bölgedeki ekiplerin sevk ve idaresinde etkili olduğu, bazı ekiplerin yanlış yönlere gönderilmesi bakımından sorumluluğunun araştırılması gerektiği ve bu iddiaların daha önce de gündeme gelmesine rağmen bu kişinin soruşturmanın dışında kalmayı başardığı ileri sürülmüştür. Güler kazadan sonra BOTAŞ’taki görevinden ayrılmış; Gambiya, Bosna Hersek, Yemen ve Cibuti’de çalışmış ve hâlen Yunanistan’da bulunmaktadır.
On yıl boyunca hakkında hiçbir işlem yapılmayan bir ismin, tam da bu operasyon sırasında “yeni keşfedilmiş bir figür” gibi sunulması, soruşturmanın delili değil, anlatıyı takip ettiğinin göstergesidir. Delilden şüpheliye giden bir soruşturmada beklenen, hakkında yıllardır somut iddia bulunan Ercüment Güler ile Şirin Ünal’ın durumunun önce aydınlatılmasıdır. Ancak her ikisi de 13 Temmuz 2026 tarihli operasyonunun dışında bırakılmıştır.
Bir Soru, Bir Cevap!
✅Soru: Yazıcıoğlu ve yanındakileri taşıyan helikopterin düştüğü yeri en az hatayla bulup üstlerine bildiren astsubay sanık sandalyesine oturtulurken, kurtarma ekiplerini yanlış yere yönlendiren birimin başındaki Tümgeneral Şirin Ünal’ın bugüne kadar neden ifadesi dahi alınmamıştır?
✅Cevap: Bu soru, dosyadaki en önemli çelişkidir. Olay gecesi enkazın yerini bilimsel yöntemle bulan kişi, Jandarma İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu’dur. Akdoğu, düşen helikoptere ait telefon numaralarının bağlı olduğu baz istasyonu sinyallerinin kesişimini hesaplayarak enkazın bulunabileceği yaklaşık 1 kilometrekarelik alanı olay gecesi daraltmıştır. O gece üretilen tek bilimsel veri budur. Buna karşın Akdoğu, üst düzey görevlilerin yargılandığı davada sanık sandalyesine oturtulmuş ve beraat etmiştir. Yani doğru veriyi üreten kişi yargılanmıştır.
Buna karşılık, yanlış verinin resmi yönlendirmeye dönüştüğü makam olan Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi (SKKHM) hiçbir zaman derinlemesine soruşturulmamıştır. Hiçbir resmiyeti bulunmayan hatalı bir koordinat, bir telsiz amatörünün APRS adlı sisteme “muhtemel kaza yeri” olarak girdiği bilgiden ibaretken; Başbakanlık Kriz Merkezi üzerinden Genelkurmay’a, oradan başında dönemin Hava Pilot Tümgenerali Şirin Ünal’ın bulunduğu SKKHM’ye ulaşmış; bu merkez bilginin doğruluğunu araştırmadan onu Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığına aktarmıştır. Sonuçta enkazın gerçek yerinden yaklaşık dokuz kilometre uzaktaki Kurucaova bölgesinde, ilk gece yüzlerce kişiyle sonuçsuz arama yapılmıştır. Ayrıca kurtarma helikopterlerine zamanında kalkış izni verilmemesinden doğan yaklaşık elli dakikalık gecikme de aynı merkezin sorumluluk alanındadır.
Bu makamın konumu, sahada görev yapan bir er ya da astsubayın konumundan niteliksel olarak farklıdır. SKKHM, bir hava aracı kaybı ihbarını doğrulamak, arama-kurtarma unsurlarını sevk etmek ve hava araçlarını görevlendirmekle yetkili karar merciidir. Bu merci, “garantör”, yani bir tehlikeyi önlemekle özel olarak yükümlü kılınmış makamdır. Dosyadaki SKKHM personel çizelgesine göre Şirin Ünal, kazaya dair ilk bilginin merkeze ulaştığı saat 16.32’den gece yarısına kadar bizzat merkezde bulunmuştur; yani kritik kararların tamamı, kendisinin merkezde olduğu saatlerde alınmıştır.
Kurtarma sürecindeki kusurun ceza sorumluluğu doğurabileceği de artık teorik bir tartışma değildir. Zira Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 15 Şubat 2021 tarihli kararıyla dönemin Kahramanmaraş Valisi, İl Jandarma Komutanı ve İl Emniyet Müdürü’nü “görevi kötüye kullanma”dan mahkum etmiş, üstelik pişmanlık göstermedikleri gerekçesiyle takdiri indirim dahi uygulamamıştır. Benzer bir görevi ihmal iddiasıyla Hava Kuvvetleri kriz merkezindeki Yarbay Ali Gerede hakkında da askerî savcılıkça soruşturma yürütülmüştür. Aynı kusur kategorisi söz konusuyken karar zincirinin en tepesindeki komutanın on yedi yıldır bir kez dahi ifadeye çağrılmaması normal değildir ve hukuken izaha muhtaçtır. Konuyla ilgili çelişkiyi daha da arttıran bi diğer husus, görev verilir verilmez helikopterleri on dakika içinde havalandıran 2. Kara Havacılık Alay Komutanı Tuğgeneral Fatih Bengi son operasyonunda tutuklanırken; görevi geciktiren merkezin başındaki komutanın ise ifadesi dahi alınmamıştır.
🔗https://t.co/c05BFsRRyo
Bir Soru, Bir Cevap!
✅Soru: Yazıcıoğlu’nun bindiği helikopteri kim kiralamıştır ve helikopterin durumu, uçuş için uygun mudur?
✅Cevap: Bu soru, kazanın maddi nedenini doğrudan ilgilendirdiği hâlde, bugünkü medya anlatısında neredeyse hiç yer almamıştır. Oysa üzerinde en çok durulması gereken hususlardan biri budur.
Kiralama, Büyük Birlik Partisi’nin kurumsal sorumluluğunda yapılmıştır. 2009 Mart yerel seçimlerinde miting programlarının zamanında icrası için helikopter kiralanmasına karar verilmiş; Genel Başkan Muhsin Yazıcıoğlu’nun onayıyla Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Destici, Esas Havacılık şirketinin satış ve pazarlama müdürü Recep Karakuş ile görüşmüş, ardından parti özel kalem müdürü Okan Köksal’a talimat vermiştir. Köksal’ın pazarlığı sonucunda TC-HEK tescilli Bell 206 L-4 tipi helikopter 32.000 TL bedelle kiralanmıştır. Bedelin bir kısmı MKYK üyesi Mehmet Mustafa Korkmaz tarafından partililerden toplanmış, bir kısmı Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır tarafından karşılanmış; toplanan para Okan Köksal eliyle, Mustafa Destici’ye ait “Ohem İletişim” adlı iş yerinin banka hesabı üzerinden havacılık şirketine aktarılmıştır. Savcılık burada bir usul tespitine de yer vermiştir: kiralama kararının parti içinde ne zaman alındığına dair bir kayıt bulunmadığı, konunun resmî bir karar defterine işlenmediği ve ödemenin parti tüzel kişiliği yerine bir şahıs şirketi hesabından yapıldığı belirlenmiş; ancak bu usul eksikliklerinin herhangi bir sonuca bağlanıp bağlanmayacağı değerlendirilmemiştir.
Helikopterin durumu ise dosyanın en sıkıntılı kısmıdır. Kayıt altına alınan başlıca eksiklikler şöyledir. Birincisi, kar yağışlı uçuşta motora kar girmesini önleyen “Snow Deflector Kit” adlı kar saptırma donanımı helikopterde takılı değildir; hava aracının bu koşullarda uçmaması gerekir.
İkincisi, üretici bakım el kitabının 5.3 “Special Inspection” (Özel Muayene) bölümü uyarınca ana rotor mil sıkma işleminin (mast torklaması) belirli bir uçuş saatinde yapılması zorunluyken, bu süre kaza anında 2 saat 46 dakika aşılmıştır.
Üçüncüsü, kokpit camındaki çatlağı onaran teknisyen Mehmet Aytar, yetkisi dışında işlem yapmıştır; aynı teknisyenin 23 Ocak 2009’da taktığı ELT (kaza anında konum sinyali yayan acil yer belirleme vericisi) cihazına ilişkin üretici testlerinin yapıldığına dair kayıt defterinde hiçbir kayıt bulunmamakta ve cihazın ruhsatı için Telekomünikasyon Kurumu’na başvurulmamıştır.
Dördüncüsü, işleticinin ruhsatı 28 Aralık 2008 denetimindeki eksiklikler yüzünden 27 Şubat 2009’da askıya alınmış, ancak kazadan yalnızca beş gün önce, 20 Mart 2009’da yenilenmiştir.
Beşincisi, helikopterin azami kalkış ağırlığı aşılmıştır; bu aşım birbirinden bağımsız üç ayrı hesapla doğrulanmıştır. Kaza Soruşturma Kurulu 68,5 kilogram, İstanbul Teknik Üniversitesi raporu 128,9 kilogram, ICAO’nun (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü) DOC 6920 sayılı yöntemine göre çalışan teknik komisyon ise aşımı ayrıca teyit etmiştir. Uçuş planında beş yolcu yazılıyken Çağlayancerit’te son anda binen fazladan bir yolcu, hava aracını sınırın dışına çıkarmıştır.
Altıncısı, TBMM Araştırma Komisyonu raporunda daha da ağır bir tespit yer almıştır. Raporda düşen helikopterin periyodik bakımlarının usulüne uygun yapılmadığı, bakım defterlerinde tahrifat bulunduğu ve sahte imzalar atıldığı belirtilmiştir. Bu tespit, savcılığın “bakım kaynaklı bir aksaklık yoktur” sonucuyla çelişmekte ve bu çelişki bugüne kadar giderilmemiştir.
Bu eksikliklerin ortak yönü, hiçbirinin uçuş sırasında dışarıdan gelen bir müdahaleye dayanmaması, tamamının uçuş öncesinde mevcut, denetlenebilir ve önlenebilir kusurlar olması ve hepsinin 2009-2016 arasında belgelenmesidir. Bir hava aracının köhne durumu, ruhsatının kazadan beş gün önce yenilenmesi ve bakım defterlerinde sahtecilik iddiası, en az bir “suikast” iddiası kadar araştırılmayı hak ederken 13 Temmuz 2026 tarihli operasyonda gündeme dahi getirilmemiştir.
🚨 BİNALİ YILDIRIM, BU İŞİN NERESİNDE?
📌 AKP'li eski vekil Hüseyin Kocabıyık, Muhsin Yazıcıoğlu soruşturmasıyla ilgili dikkat çeken açıklamalarda bulundu.
📌 Kocabıyık, dönemin Ulaştırma Bakanı ve Başbakanı Binali Yıldırım'ın da sorgulanması gerektiğini söyledi.
📌 Yazıcıoğlu ailesi ise olayın 4 sorumlusunu işaret etti: Binali Yıldırım, Beşir Atalay, Vali Mevlüt Bilici ve Emniyet Müdürü Orhan Özdemir.
#MuhsinYazıcıoğlu #BinaliYıldırım #AKP #Gündem
@AhmettDonmez Rte o kadar propagandaya rağmen resmi söylemin dışına çıkan en ufak eleştiriye izin vermez, anında tutuklatırken; yaptıklarınız sadece Rteye yararken, size sadece bravo diyorum…
@aerkan080 Rtenin şuanda istediğini tutuklayıp, mallarına çöküp; her istediğini koşulsuz yaptırdığı bir gerekçe; niye bu silahını bıraksın ki? Toplum da ya korkusundan ya da işine geldiği için sesini çıkarmıyor, he he yapıyor… ancak yine de ümitsizliğe gerek yok; unutmayın doğru yavaştır.
@ferg1923 Terörist babandı it… Adamlar bir “kozmik oda” yalanı attı; ne dersen de ne yazarsa yaz; ne dinliyorlar ne de okuyorlar. Tam bir aptallık içinde, her gün bir başkası bu yalanı tekrarlıyor. Buyrun bu yalanı çürüten İlker Başbuğ’un açıklamalarını dinleyin.
KOZMIK ODA YALANI
"Kozmik odaya girdiler, 813 İSTİHBARAT elemanımızı deşifre edip ÖLDÜRTTÜLER!
25 gün boyunca milyonlarca belge kozmik odadan çıkardılar!"
İlker Başbuğ: Ben mi söylemişim,
YALAN YALAN YALAN!
@fatihtezcan Bu it yine kemiksiz kalmış anlaşılan… Tuğrul Türkeş bu silahların gittiği yerle ilgili yemin ederek Türkmenlere gitmediğini söylüyor; Cem Küçük de CIA Başkanının İşid’e giden silahları yakalattıkları için fırça attığını söylüyordu… haydin dinleyin gari.
Allah belalarını versin.. MİT tırları üzerinden, hem karalama kampanyası yaptılar hem onlarca insanı hain diye tutukladılar. Bir utanmadan, bunun bir CIA operasyonu olduğunu itiraf ediyorlar. Hani Bayırbucak Türkmenlerine gidiyordu o silahlar!
@HaberMOD Sağcısı, solcusu; iktidar/muhalefet yanlısı koca koca adamlar Cemaatin, Cemaate en yakın siyasetçiyi öldürdüğünü ağız birliği içinde söyleyip, yalan senaryolarla insanları iknaya çalışıyorlar… gerçekten yazık…
@HaberMOD 4- Kısacası, M.Yazıcıoğlu’nun ölümünden en çok kim fayda sağladıysa, şüpheler de onun üzerinde yoğunlaşır. RTE’nin; Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş gibi yanına çekemediği en önemli siyasi rakibinin ortadan kalkmasından en büyük faydayı sağladığı gerçeği ise hâlâ ortada duruyor.