Eğer İYİ Parti Özgür Özel ile bir ittifak içine girerse o zaman ona da oy vermeyeceğim. Ben bir kaç adamla kaybetmenin hazzıyla yaşamayı, kalabalık ama kötülerle kazanmaya tercih ederim. Kaybeden olmanın şerefiyle ölmek bunlardan evladır.
2023’te rakibini PKK ile gizli iş birliği yapmakla suçla, “Bunları seçerseniz Apo’yu serbest bırakırlar” diyerek milleti korkut.
Aradan üç yıl geçsin…
Bugün, dün suçladıklarınla aynı süreçte buluşup PKK’lıları affetmek için yasal düzenleme yap.
Peki şimdi ne oldu ?
Dün söylediklerin mi yalandı, bugün yaptıkların mı?
Eğer bugün yaptığın doğruysa, 2023’te millete anlattıkların neydi?
Terörün bitmesini herkes ister. Benim itirazım buna değil.
Benim itirazım; “terörü bitiriyoruz” paketi ile sunulan ülkeyi bölünmenin eşiğine sürükleyen bir sinsi planın ilk adımının atılmasınadır.
Daha önce de “merak etmeyin, böyle olmayacak” denildi ve defalarca aldatıldınız.
“Hayır öyle değil” diyenlerin hepsi ileriyi göremeyen daha önce de defalarca aldatıldık diyenlerdir.
Devlet yönetiminde sizin saflığınızın bedelini millet ödemek zorunda değildir!
Bu ülke sizin deneme tahtanız, milletin iradesi de siyasi hesaplarınızın malzemesi değildir!
Az önce "ulan içerde kaç tane kürtsünüz dışardaki 20 plazanın 18 i kürt iş adamlarının neyiniz eşit değil götverenler sizin derdiniz egemenliği ele geçirmek onu yarrağımı alırsınız bu ülke türklerindir" gibi bir cümle kurdu eleman
Bugün gelinen noktada, bu iktidarın ülkeyi yönetemediği; adaletten eğitime, ekonomiden tarıma, sağlıktan çevre ve hayvan haklarına kadar hemen her alanda açıkça görülmektedir. Topluma bu denli büyük bir refah kaybı yaşatan, insanların geleceğe dair umutlarını törpüleyen bir anlayışın uzun vadede ayakta kalması mümkün değildir.
Ancak bu tablonun değişmesini geciktiren bir başka gerçek daha var. Halkın önemli bir kesiminin umut bağladığı muhalefet, “nasıl olsa kazanıyoruz” rehavetine kapılarak siyasetin en temel ilkelerinden biri olan kurumsal kaliteyi göz ardı etmektedir. Oysa siyasette de bir kalite kontrol mekanizması olmalıdır. Sorumluluk sahibi, ahlaklı, liyakatli ve topluma hizmet etmeyi amaçlayan kadrolar yerine; ahbap-çavuş ilişkileriyle öne çıkan, makam ve maddi çıkar hırsını önceleyen isimlerin tercih edilmesi, değişim umudunu zayıflatmaktadır.
Toplum artık sadece iktidarın yanlışlarını değil, muhalefetin eksiklerini de görmektedir. Türkiye’nin ihtiyacı; kişiler üzerinden yürüyen siyaset değil, liyakatin esas alındığı, ahlakın ve hesap verebilirliğin egemen olduğu güçlü kurumsal bir siyaset anlayışıdır. Gerçek değişim ancak bu anlayışla mümkündür.
Jelibon Melih, Erdoğan belediyeden senin kökünü kazıdı, seni boş damacana gibi belediye önüne koydu, ağlaya ağlaya istifa ettin, hala boş boş konuşuyorsun.
Beyaz yaka tayfanın çoğu aktiviteleri özenti. Popüler kültür kölesi gibi ne hypelanıyorsa ordalar. Sırf ben yaptım demek ve hava atmak, instagram postları atmak..
Hoca yine en müko yerden bakmış mevzuya ama 20 yıl öncesine kadar bu ülkenin en büyük savaşı köylü-kentli savaşıydı zaten ve bu savaşta üstün taraf da kentlilerdi. Sonra uzun boylu bi reis çıktı ve tüm köylüleri arkasında toplayıp kentlilere saldırttı, bu saldırılarda kentlilerin köylülere karşı verdiği ilk kayıp da aysun kayacıdır mesela. Reis köylülere kentlileri sindirttirdikten sonra o kentlilerin bırakıp kaçtığı kentleri, makamları, medyayı hatta villaları daireleri eline geçirmek için bu sefer de o köylüleri parçalara bölüp birbiriyle kavga ettirdi..işte sen kürt köylüsün sen milliyetçi köylüsün sen muhafazakar köylüsün diye bölüp, birbirine saldırttı, o kavgadan istifade savaş ganimetlerini toplattı yandaşlarına. Bunun sonucunda da 20 yıldır ülkenin her yerine hatta en elit kentlerine, semtlerine bile köylüler hakim oldu..ülkenin en elit kentinin elit semtinde oturan bi gence ya da sanat camiasının göbeğindeki adama bakıyosun zihniyeti dümdüz kürt köylüsü, ya da milliyetçiliğin kadın hareketi diye ortaya çıkan kızları dinliyosun dümdüz bi köylü milliyetçiliği, siyasette medyadaki falan muhafazakar köylüleri konuşmaya gerek yok zaten. Bunlar normal zamanda kendi aralarında yumuşak bi kavga içindeymiş gibi görünseler de, ne zaman karşılarına gerçek düşmanları olan kentli bi öğe çıksa, bu bazen saçları fönlü 65 yaşında kemalist bi teyze olur bazen lise mezuniyetinde vals yapan çocuklar olur bazen üniversite bahçesinde süslenen bi noel ağacı olur, hemen birleşip gerçek savaşlarına dönerler. Kimisi “kürtlük düşmanı asimilasyoncu kemalist zihniyet” der, kimisi “türklük düşmanı batı özentisi solcu chpli zihniyet” der kimi “camiileri ahır yapan islam düşmanı chp kalıntısı” der, farklı şeyleri söylüyor gibi dururlar ama hepsinin birleştiği nokta aynıdır..kendilerini tanımladıkları dededen kalma köylü kimliklerini koruma mücadelesidir.
Liselerden mantık dersinin kaldırılmasının sonuçları bunlar
İspat yükü basit bir mantık kuralıdır:
İddiayı kim kuruyorsa yük ondadır.
“Allah vardır” diyen, varlık iddiasında bulunur ve delil sunmalıdır.
“Ben bu delillere ikna olmadım” diyen ateistin ispat yükü yoktur. Çünkü o yeni bir varlık iddiası kurmuyor; sunulan iddiayı reddediyor.
Biri “Bu odada görünmez bir ejderha var” derse, “ben buna inanmıyorum” diyen kişi ejderhanın yokluğunu ispatlamak zorunda değildir.
İspat yükü ejderhayı iddia edendedir.
Aynısı Tanrı iddiası için de geçerlidir:
“Allah vardır” diyen delil getirir.
“Getirdiğin delil beni ikna etmedi” diyen kişi ayrıca evrenin her köşesini tarayıp Allah’ın yokluğunu ispatlamak zorunda değildir.
CHP’nin komisyondaki üyelerinden birisi Sezgin Tanrıkulu’nu, 2013 yılında yayınlanan, “Paralel Kürdistan Kumpası” isimli kitabımda anlatmıştım.
Kitaptan o bölümü alıntılıyorum:
"Sezgin Tanrıkulu
- Amerikan istihbarat örgütü CIA’in yan kuruluşu, özel istihbarat Stratfor’un “705” kod numaralı istihbarat elemanı.
- AKP’nin isteği ile Habur sınır kapısından giriş yapan
PKK teröristlerinin avukatı.
- Diyarbakır Barosu eski başkanı.
- CHP’nin insan haklarından sorumlu genel başkan yardımcısı.
- Yeni Anayasa Komisyonu Üyesi.
Medyada kendisi ile birçok tanıtım metni var. Birisi şöyle:
"Diyarbakır’da PKK ile birlikte hareket eden İnsan Hakları Derneği’nin eski yöneticilerinden ve 2009’daki Habur rezaletinde ülkeye giriş yapan PKK’lıların avukatlığını yapan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu en başından beri PKK ve BDP’nin görüşlerini savunmasıyla parti içinde gündeme geldi.
Adına önce İmralı, ardından Çözüm ve son olarak da Barış Süreci olarak bilinen PKK ve terörist başı Abdullah Öcalan’la yapılan pazarlıkta partinin en başında daha sürecin ne olduğu bilinmeden Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na kredi açtıran isim de yine aynı
milletvekili oldu.
Wikileaks’in yayımladığı, Amerikan özel istihbarat şirketi Stratfor’un iç yazışmalarında, şirketin Türkiye analistlerinden Emre Doğru’nun TR705 olarak kodlandırdığı CHP’deki kaynağının İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu olduğu ortaya çıkmış ve bu milletvekilinin Türkiye’nin bölünme sürecinde Amerika’nın önemli ayaklarından biri olduğu iddia edilmişti.
CHP’den istifa edip AKP’ye geçen Adıyaman Milletvekili
Salih Gırat’ın da partiye katılmasında Tanrıkulu önemli rol oynamıştı. Çünkü Fırat ve Tanrıkulu İnsan Hakları Derneği’nde birlikte görev yapmışlardı"
Gerçekten de ABD’nin gizli yazışmalarının ortaya çıktığı Wikileaks belgeleri pek çok gizli olayı ortaya çıkarmıştı. Ortaya çıkan bir gerçek de yukarıda verdiğim bilgiydi. Amerikan özel istihbarat şirketine bilgi taşıyan, devamlı bilgi taşıdığı için kodu bile olan bir kişi bırakın CHP gibi bir partide yönetici olmasını, hiçbir partiye üye bile olamaz.
Elbette Tanrıkulu, Amerika tarafından, Stratfor’a bilgi taşıma noktasına gelmeden önce keşfedilmiş. Kendisi Robert Kennedy anısına düzenlenen insan hakları ödülüne Türkiye’den uygun bulunan iki kişiden birisi. Ödülünü 21 Kasım 1997’de almış.
Elbette, her yurtdışı ödül alan gibi, ödülün bedeli olarak Türkiye’yi yerden yere vurmuş.
Ardından 1999’da Amerikan Başkanı Clinton’un Türkiye ziyaretinde görüştüğü kişilerden birisi olmuş. Uluslararası diplomaside tecrübeli bir yakınım “Yabancılar ödül verdi mi dikkat et, sağmayacakları ineğin önüne ot koymazlar” derdi. Doğru.
Kısaca Sezgin Tanrıkulu hem Kürtçü ve bölücülerin avukatlığını yapıp onlarla aynı görüşleri taşıyor, hem de Amerika adına istihbarat faaliyetlerinde bulunuyor. Bunları yaparken de insan hakları ve demokrasi sözcüklerini dilinden düşürmüyor.
Birleşmiş Milletler’de yaşanan olaysa bu değerler konusunda ki samimiyetini belgesi ile ortaya koyuyor.
Şimdi Sezgin Tanrıkulu hakkında, BM olayına benzeyen
bir başka olayı daha okuyalım:
"12 Eylül 2006 tarihinde Diyarbakır Koşuyolu Parkı’nda
termos içine yerleştirilen bir bombanın patlaması sonucu 7’si çocuk 10 kişi hayatını kaybetti. Olayı Türk
İntikam Tugayı üstlendi.
Diyarbakır emniyeti, zanlıları yakalamak için 3 yıl boyunca titiz bir çalışma yürüttü. Saldırıyı üstlenen Türk İntikam Tugayı (TİT) internet sitesi izlemeye alındı. Sitede termos bombanın ayrıntılı fotoğrafının yer aldığı tespit edildi. Polis, sitenin Diyarbakır’da yayına hazırlandığını belirledi.
Sitede yayınlanan bomba fotoğrafları terör ve bomba uzmanları tarafından incelendi. Bombanın konulduğu zemin polisin dikkatini çekti. Yer karolarının Güneydoğu’daki evlerde yaygın olarak kullanılan bir mozaik şeklinde olduğu fark edildi. Diyarbakır terör ekipleri bölgedeki inşaat ustaları ile tek tek görüştü.
Sonunda bombanın yapıldığı evin Diyarbakır’da olduğu tespit edildi.
Araştırmanın derinleştirilmesi üzerine Hikmet Topal, Burhan Güneş, Murat Ekin adlı üç kişi polisin yaptığı bir operasyonla gözaltına alındı. Gözaltındaki ilk 2 gün boyunca susma haklarını kullanan zanlılara polisin olay yeri görüntülerini izlettiği öğrenildi.
Gördükleri manzaradan etkilenen teröristlerin saldırı ile ilgili tüm detayları itiraf ettikleri bildirildi. Zanlılar, avukat gözetimindeki ilk ifadelerinde eylemi Türk-Kürt çatışmasını körüklemek için yaptıklarını ve termos bombayı nasıl imal ettiklerini ayrıntılı biçimde anlattı.
10 kişinin öldürüldüğü bu saldırı aydınlanana kadar Diyarbakır’da PKK devlet aleyhine olumsuz propagandalara girişti. Diyarbakır Belediyesi patlamanın olduğu yere anıt dikti. Her yıl patlamanın olduğu gün anma törenleri düzenlendi.
Olayın PKK tarafından gerçekleştiği ortaya çıkınca herkes derin bir sessizliğe gömüldü.
O zamana kadar olaya tepki gösterenlerden biri de zamanın Diyarbakır Baro Başkanı Av. Sezgin Tanrıkulu’ydu.
Tanrıkulu, Koşuyolu’nda meydana gelen patlamada hayatını kaybedenler için olayın yıldönümü olan 12.09.2007 günü parkın önünde yaptığı konuşmada “Aradan geçen bir yıla karşın henüz failler ortaya çıkarılamadı ama biz faillerinin kim olduğunu biliyoruz” şeklinde konuşmuştu.
Failler ortaya çıktıktan sonra Tanrıkulu sessizliğe büründü. Bir daha konuyla ilgili hiç konuşmadı.
Şimdi kamuoyu Tanrıkulu’ndan olayın faili PKK’yı lanetlemesini bekliyor..."
Bu kadar belgeli, somut olaya rağmen hâlâ halk içinde nasıl rahatça dolaşabiliyor, şaşmamak elde değil"
Evet 2013 yılından 2025 yılına değişen pek bir şey yok...
Jahrein: “CHP, Atatürk’e savaş açtı. Bu partiye oy verenler artık Atatürkçü değildir.
Mahmut Tanal, Atatürk’ün sözünü değiştirdi. Apocudur kendisi.
Atatürk’ün ismini Tunceli yaptığı şehire Atatürk’ün partisi 'Dersim' diyor.
Bunu Apo’ya götürseniz bu kadarı fazla der.”