Sene 1920... Ocak ayı... Mustafa Kemal Paşa, milli mücadelenin ilk stratejik hedefine ulaşmış ve Osmanlı meclisinin açılmasını sağlamıştı.
Meclis, Aralık 1918'de kapatılmıştı. Çünkü İngilizler, meclisin ayak bağı olmasını istemiyordu. Sevr süreci, Vahdettin-Damat Ferit'le yürütülecek, Anadolu'daki tüm direniş girişimleri yok edilecek, anlaşma imzalanacak, ardından güdümlü bir meclis açılacak ve anlaşma onaylanarak yürürlüğe girecekti. O yüzden bu geçiş sürecinde meclis olmamalıydı.
Anayasaya göre meclisin feshi mümkündü. Ama bunun süresi vardı. Belirli bir süre içerisinde seçim kararı almak ve meclisi toplamak gerekiyordu. İşte, Vahdettin-Damat Ferit bu noktada anayasayı ihlal etmeye karar vermişti. İşgal dönemi olağanüstü süreç kabul edilecek ve seçimler ertelenecekti. Ta ki Sevr imzalanıncaya ve direniş oluşumları temizleninceye kadar.
Aralık 1918'de meclis feshedildikten sonra İttihatçı kalıntılarının üzerine gidildi. İngilizlerin oluşturduğu tutuklama listesi yürürlüğe kondu. Dönemin sadrazamı bu ağır hamleyi yapmakta tereddüt edince Damat Ferit sadrazamlığa geçti ve kıyıma başladı. Şubat 1919'dan itibaren pek çok potansiyel direnişçi, İttihatçı ve vatansever ya hapsedildi ya gözetim altına alındı ya da susturuldu.
Mustafa Kemal Paşa o dönemde izolasyon politikası uyguluyordu. İttihatçılarla bir süredir bozuk olması, Alman ittifakına karşı çıkması ve Kasım 1918'den beri açıktan anti-İngiliz politikası gütmemesi onun kamufle olmasına yetmişti. Ama dahasına ihtiyacı vardı. Direnişi örgütlemek için Anadolu'ya geçmeliydi. Örtülü stratejileri sayesinde Samsun görevini kapınca ve Anadolu'ya geçince direnişi örgütlemeye başladı. İzolasyon politikasını terk etti, askerlikten ayrıldı ve fert olarak işe koyuldu.
İlk hedefi direnişi örgütlemekti. Yani sivil toplum örgütlerini, işgal karşıtı askeri ve bürokratik çevreleri etrafında toplamak ve İngilizlerin uygulayıcısı Damat Ferit'i görevden aldırmaktı. Ancak bu sayede meclisin açılmasını sağlardı.
Mustafa Kemal için meclisin açılması ilk hedefti. Çünkü meclis açılırsa, millet adına meşru kararlar alınırdı. Bunlar direniş kararlarıydı. Örneğin Misak-ı Milli...
Kongreler dönemi sivil-askeri-bürokratik çevreleri direniş adına bir araya getirme-hazırlama dönemiydi. Bu işi yapmadan Damat Ferit'e yüklenmesi zordu. Erzurum ve Sivas Kongreleri'ni başarıyla topladıktan ve direnişi Anadolu'ya yaydıktan sonra Damat Ferit'i hedef aldı.
Hamlesi şuydu: Hiçbir şehir, valiler, komutanlar, devlet kuruluşları İstanbul'la yani Damat Ferit'le irtibat kurmayacaktı. Eylül ayında bu hamleyi yaptı ve Damat Ferit'i iş göremez hale getirdi.
Damat Ferit'in düşüşüyle daha ılımlı bir hükümet kuruldu. Seçim kararı alındı. Meclisin açılması için hazırlıklar başladı. İşte bu nokta Mustafa Kemal'in en zorlu süreçlerinden biriydi.
Meclis İstanbul'da yani İngilizlerin avucunda açılacaktı. Oraya gitmek istemiyordu. Ama meclisten geri kalmak da istemiyordu. Haliyle meclisin Anadolu'da açılmasını istedi. Fakat mücadelenin öncüleri, Karabekir ve Rauf gibi isimler de dahil, meclisin İstanbul'da açılmasını istediler.
Böylece güç merkezi yeniden İstanbul'a kaydı. Zayıf yürekli mebuslar tehlikenin artık geçtiğini düşünüyordu. Mustafa Kemal asiliği durdurmalı ve ipleri meclise bırakmalıydı. Zaten Mustafa Kemal, çok sivrilmişti. Onun ismi, hanedanla çatışma yaratıyordu. Meclis açıldığına göre onu çevresinde bulunmak çok da lüzumlu görülmüyordu. Öyle ki, Mustafa Kemal'in İstanbul'a geçmeden önce Eskişehir'de toplantı yapmak fikrine çoğu mebus katılmamıştı. Onunla görüşmeyi bile lüzumlu bulmadılar.
Meclis açıldıktan sonra İngilizler ve Vahdettin, Kuvayi Milliye'nin kendini feshetmesini talep etti. Çünkü meclis açıktı ve Kuvayi Milliye gibi illegal bir teşkilata lüzum yoktu. İngilizlerin ve Vahdettin'in baskıları, ılımlı hükümeti de tesiri altına aldı. Ankara'ya yazıp Kuvayi Milliye'nin feshini talep ettiler. Meclisteki azımsanmayacak bir grup da bu düşünceye yakınlaşmıştı. Öyle ki Mustafa Kemal'i meclis başkanı seçmek istemediler. İstanbul'a bile gelemeyen biri meclis başkanı olur muydu? Onun asiliği ve keskinliği İngilizlerle kurulacak dengeyi bozardı. Onun saltanata karşı dik duruşu sarayla aralarını açabilirdi. Özetle, meclis açılmıştı. Sistem çalışmaya başlamıştı. Mücadele amacına ulaşmıştı. Artık Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliye'si kenara çekilmeli ve işi meclise bırakmalıydı.
O esnada İstanbul'da bulunan ve meclisin nabzını tutan Mazhar Müfit, Mustafa Kemal'e yazdığı uzun bir mektupta direniş motivasyonunun dağılma noktasına geldiğini anlatır. Bahsettiğine göre sadrazam meclise gelmiş ve Kuvayi Milliye'nin artık dağıtılması gerektiğinden bahsetmiştir. Üstelik sadrazama esaslı şekilde karşı çıkan da olmamıştır.
Meclise göre, mücadelenin kalanını artık meclis yapabilirdi. Hem de üstelik İstanbul'da, İngilizlerin avucunda. Bu kapsamda Misak-ı Milli kararları kabul edildi. Meclis, İstanbul'da İngilizlere göz dağı verdi. Böylece meydan okuma başladı. İngilizlerin ilk hamlesi saraya oldu. "Bağımsızlık türküsünü" beğenmemişlerdi. Hükümeti baskı altına aldılar ve ağır talepler sundular. Hükümet çaresiz kaldı ve düşürüldü. Yerine gelen hükümet de çaresizdi.
Meclis, göz dağını vermişti ama gerisini getirecek teşkilatı ve organizasyonu yoktu. Peki ne oldu? Potansiyel direnişçiler İstanbul'da İngilizler için kolay av oldu. 16 Mart günü İstanbul fiilen işgal edildi ve mücadelede yer alabilecek pek çok isim ele geçirildi. Tutsak edildi ve Malta'ya sürüldü.
Vahdettin, Damat Ferit'i yeniden hükümetin başına geçirdi. Böylece, önceki yıl güçlükle elde edilen ilk stratejik hedef kolayca kaybedildi.
Mustafa Kemal'e burun kıvıranlar, onu asi ve tehlikeli bir tip olarak görenler, ondan uzak durmaya gayret edenler, onu meclis başkanı seçmeyenler, Kuvayi Milliye'nin dağıtılmasını isteyenler, ne yaptılar?
Kurtulmayı başaranlar, Mustafa Kemal'in yamacına sığınmak için Ankara'ya kaçtılar.
Mustafa Kemal, İstanbul'a gitseydi oyun biterdi.
Mustafa Kemal, Kuvayi Milliye'yi dağıtsaydı oyun biterdi.
Mustafa Kemal, bir kenara çekilseydi, oyun biterdi.
Ama hiç birini yapmadı. Onun yerine hesap yaptı. Meclisin basılacağını, başkentin işgal edileceğini hesaplamıştı. İşte Kuvayi Milliye'nin o vakit iş göreceğinin bilincindeydi.
Süreç “kaçınılmaz” değildi. Ciddi dağılma, teslimiyet ve yanlış hesap ihtimalleri vardı ve Mustafa Kemal’in stratejik ısrarı belirleyici oldu.
Milli Mücadele bir destandı. Ama el ele, her daim birlik ve beraberlik içinde yürüyen bir destan değildi. Yolu çok defa cehennemin içinden geçmiş, türlü tehlikeler atlatmıştı. Milli Mücadele'yi düze çıkaran ise çoğu vakit Mustafa Kemal'in hesaplarıydı.
Vahdettin'in en büyük pişmanlığı Mustafa Kemal'in saltanata bağlı kalacağına olan inancıydı. Bu inancı nedeniyledir ki Mustafa Kemal henüz Samsun'a gitmeden birkaç ay önce onunla görüşmüş ve orduda yaşanabilecek bir isyana karşı kendi tarafında olacağına inandığını çıtlatmıştır.
Samsun görevinin Mustafa Kemal'e tevdi edilmesi ise, İngilizlerle yürütülen dostluk siyasetinin (aslında boyun eğme siyaseti) temini içindi. Neticede Samsun civarında çıkabilecek bir Türk isyanı, İngilizleri öfkelendirirdi ve barış koşulları daha da tehlikeye girerdi. Sultan, barış imzalanıncaya kadar orduda bir İttihatçı-Komitacı çılgınlığı yahut Anadolu'da bir başıbozuk hareketi istemiyordu.
Madem ki Mustafa Kemal'in arası öteden beri Enver'le bozuktu ve o Almanlarla müttefikliği başından beri istemiyordu, ayrıca Vahdettin'in yaverliğini bile yapmış ve onunla samimiyet geliştirmişti, pekala Mustafa Kemal Paşa ordudaki bir isyanı önceden haber verebilir hatta Anadolu'daki başıbozuk tehlikesini bertaraf edebilirdi.
Vahdettin, Mustafa Kemal'le kuracağı bu siyasi-askeri yakınlığı bir saray evliliğiyle taçlandırmayı bile düşünmüştü. Sabiha Sultan'la evlilik konusu, bu düşüncenin eseriydi. Fakat her ne olduysa, Mustafa Kemal bu evliliğe yanaşmadı, saray da reddedilmenin lekesini Mustafa Kemal'e "içkici" sıfatını takmaya çalışmakla silmeyi denedi.
Vahdettin'in Mustafa Kemal'e olan inancı, Samsun'a çıkılmasından kısa süre sonra test edildi. General Milne, bu "müfettişlik" görevlendirmesini hatalı bulmuş ve dönülmesini istemişti. Haliyle Mustafa Kemal ayağının tozuyla geri gelmek zorundaydı. Vahdettin'e göre işler hala yolundaydı. Çünkü Mustafa Kemal'i kendi adamı biliyordu. İngilizler müfettişlik hamlesini önce sorun görmemişti ama başka bir general şimdi bunu sorunlu bulmuştu. Haliyle Sultan, Mustafa Kemal'i göndermişti ve şimdi geri çağırabilirdi.
Fakat Samsun'dan gelen bazı haberler Sultan dahil bazı kimseleri şaşkınlığa uğrattı. İngiliz subayı Hurst, Mustafa Kemal'in milli direnişi örgütlemek yolunda bazı adımlar tespit etmişti. Bu durum General Milne'i iyiden iyiye huylanmıştı. Artık bu rahatsızlık verici müfettişlik görevi kestirip atılmalıydı. Dikkatinizi çekerim tüm bunlar henüz Mayıs ayı bitmeden yahut yeni bittiğinde cereyan ediyordu. Görev henüz iki haftalıktı.
Saltanat Mustafa Kemal'i önce "bir şey hissettirmeden" geri çağırmak istedi. Böylece onun bir işler çevirip çevirmediğini anlayacaklardı. Mustafa Kemal de bunu biliyordu. Deşifre olmamak için bazı genel geçer bahaneler sundu. Cevap geciktirdi. Yakıt olmadığını ileri sürdü. Bu sırada mücadeleyi alttan alta örgütlemeye devam etti. İstanbul'da olan biteni Cevat Paşa'nın şifreli telgraflarıyla öğrendi. Çünkü yola çıkmadan bir gün önce onunla görüşmüş ve anlaşmıştı.
Vahdettin'in tahammülü 6 Haziran'a kadar sürdü. O tarihten sonra Mustafa Kemal alenen görevden el çektirilmek istendi. Ama ipler artık kopmuştu. Mustafa Kemal, yolunu mücadele olarak seçmişti ve Vahdettin hayal kırıklığına uğramıştı. Mustafa Kemal onu ona sadık olacağı konusunda aldatmıştı. Halbuki o İngilizlerle dostluk yani boyun eğme politikasına temelden karşıydı ve çatışmayı göze alıyordu. Bu ne demekti? İngilizler artık saltanatı, başkenti yani Vahdettin'in çıkar olarak gördüğü unsurları bile hedef alabilirdi. Mustafa Kemal o vakitler henüz Vahdettin'in İngilizlerle arasını bozacak işler yapan bir asiydi. Fakat mesele Vahdettin'in tahmin ettiğinden çok daha öteydi. Mustafa Kemal aslında saltanatı bile yıkıp atmanın peşindeydi. Vahdettin bunu Mustafa Kemal'in meclisi açtığı dönemlerde fark etti. Çünkü Ankara'da meclis açmak ve gücü milli iradeye dayandırmak saltanata alenen düşmanlıktı. Halk hükümetiydi. Ya sembolik bir saltanattı. Ya da kim bilir belki cumhuriyetti...
1920'nin Nisan ayından sonra Vahdettin'in pişmanlığı bir öfkeydi artık. Bu iş bittiğinde tahtta kalamayacağının bilincindeydi. İşte o an, Vahdettin'in gafletten ihanete geçişiydi. Saltanatını korumak için İngilizlerden başka sığınağı yoktu. Ancak İngilizlerin zafer kazandığı bir ihtimalde tahtını koruyabilirdi.
İşte, o Halife orduları, isyan tertipleri, Yunan uçağıyla bildiri dağıtmalar, idam fermanları, Kuvayi Milliye'ye kafirlik iftiraları vs. Hepsi bir oyunun parçasıydı. Saltanat sürmek zorundaydı ve bunun için Mustafa Kemal'in de yanında toplananların da ezilmesi şarttı.
Vahdettin bu kanlı oyunu 1922 yılının Ağustos ayına kadar sürdürdü. Son ana dek Mustafa Kemal'in ezilmesi için İngilizlerden yardım dilendi. Öyle ki Ankara'nın askeri ve siyasi sırlarını çaldırıp İngilizlere teslim etti. Çünkü kaybetmesi halinde yalnızca saltanatının değil hayatının da tehlikede olacağını biliyordu. Vahdettin'in ihanetinin sebebi iktidar oyununa kendini fazlasıyla kaptırması ve kaybetmeyi en kötü sonuç olarak kabul etmesiydi. Halbuki millet çok daha büyük kayıplar veriyordu. Fakat Vahdettin, kendi kayıplarının ötesini göremedi. Böylece, hainleşti.
Türkler İzmir'e girdiğinde Vahdettin için oyun bitmişti. Teslim olması ve mukadderatını Ankara'nın eline bırakması gerekirdi. Ama buna cüret edemedi. Onun yerine terk etmeyi seçti.
Skriniar 1 ay sakatlanır Çağlar da aynı anda sakatlanır stopersiz oynar 1 ay.
Aynı dönemde en golcüsü -zaten takımda golcü yok- Talisca sakatlanır.
Yetmez Semedo da Archie de sakattır.
Coluk çocukla mevkisi olmayan bekleri stoper yaparak oynar.
Gık demez çözüm bulacağız der.
Sonra bunlar iyileşecek derken Asensio sakatlanır. Skriniar iyileşti sanırsın takımla çalışmadan haftalarca maçlara çıkar. Yani %100’üyle oynamayacak halde.
Edson en güvendiğin adam der. Edson 5 aydır yok. Olsa stoper de oynatırdı en azından o imkanı bile olmadı.
3 santrafor yollanıp yerine 1 tane alırlar. Fred’i yollamayı beceremeyip geçici de olsa bir santrafor alamazlar. Bir şekil çözeriz der.
İyi niyetli olmasının bedelini asıl kabahatliler ödetti.
Bir de taraftarı var. Yokluklardan son dönemde zorluk çeker geçiş hocası derler, halbuki öncesinde hücum metriklerinde Fb ana rakibiyle aynı seviyede ya da önündedir o sakatlıklar dönemine kadar.
Çok haksızlık bu.
ABD Senatosu Finans Komitesi üyesi Ron Wyden, yaptıkları araştırmada;
Epstein’ın kadınları ve kız çocuklarını Rusya, Belarus, Türkiye, Türkmenistan’dan getirdiğini söylemişti. Epstein'in özel uçağının defalarca ülkemize geldiği ortaya çıkmıştı. Soruşturma için ne gerekiyor daha?
Şimdi size bu anti-Kemalistlerin "yokmuş" gibi davrandığı trajik bir hadiseyi anlatayım da kim kilise meraklısı, kim papaz müptelası onu anlayalım.
Sene 1924... Lozan yürürlüğe girmiş, Mübadele Anlaşması kapsamında karma komisyon, sınır dışı edilecek Rumları tespit ediyor... Hakkında sınır dışı kararı alınanlardan biri de İstanbul'daki Derkoi Metropoliti Konstantin Arapoglou...
Patrik 7. Gregorios, 17 Kasım 1924'te vefat edince, oldu bittiye getirip yerine kim seçiliyor dersiniz? Hakkında sınır dışı kararı bulunan Konstantin Arapoglou...
Tabi Kemalist Türkiye'nin bu konularda şakası veya tavizi olmaz. Ankara ayağa kalkıyor. Bizim gericilerin dinsiz, imansız diye hakaret ettiği Kemalist mebuslar ateş püskürüyor. Haliyle hükümet Patrikhane'nin seçimini tanımıyor.
Ankara'nın kararı üzerine Yunanistan Avrupa kamuoyunu ayağa kaldırıyor. Tarihe dikkat. Aralık 1924... Altı ay önce Nasturiler ayaklanmış, beş ay önce İngilizlerle Musul nedeniyle çatışma yaşanmış, dört ay önce Bitlis'te Kürt İstiklal Komitesi deşifre edilmiş, iki ay önce Şeyh Sait gizliden gizliye isyan hazırlığına başlamış, Seyyit Abdülkadir İstanbul'da İngilizlerden destek arayışında, Vahdettin yanlısı Tarikatı Salahiye örgütü Anadolu'da Ankara karşıtı faaliyete çoktan geçmiş...
Dikkatinizi çekerim o tarihte İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar henüz Ankara'yı başkent olarak bile tanımıyor. Popüler tabirle "meşruiyet" kazandırmak istemiyorlar. Yani Yunanistan'ın patrik seçimi nedeniyle Avrupa'yı ayağa kaldırması boşuna değil. Rejimi yıkmak için fırsat kollanıyor.
Hani bizim gericilere göre Kemalist Türkiye'yi İngilizler kurmuş ya(!) Daha 1924'te yıkmak için nasıl da dört koldan çaba harcıyorlar. Ama bizim Kemalistler bu ortamda bile hakkında sınır dışı kararı verilmiş metropoliti patrik olarak tanımak istemiyor. Ulusal bağımsızlık konusunda o kadar saplantılı derecede takıklar.
Neyse, 28 Ocak 1925'te Arapoglou hakkında resmen sınır dışı kararı veriliyor. Koskoca Patrik'i postalayacaklar. Atina iyice deliriyor. Türkiye'yle savaşın eşiğine geliyorlar.
Atatürk o sırada Adana'da... Savaş riskini görür görmez trenle Ankara'ya yola çıkıyor. Vagonda haritalar serilmiş, harp oyunu oynanıyor. O sıra Celal Bayar şarap getirilmesini istiyor. Ve Atatürk'ten hayatında ilk kez zılgıt yiyor. Hatıratında anlatmış. "Zevk-u sefa bitmiştir. Şimdi işin içindeyiz Ne şarap ne başka bir içki, içemezsiniz" diye gürlemiş. Konya'ya kadar incelenmiş haritalar. Neticede "Çekerim Yunan’ı Çatalca’ya kadar. Orada kuşatır, işini bitiririm" demiş Gazi'miz... Geri adım yok. Binbir tehlikenin içinde patrik için taviz maviz yok.
Sonuç olarak Kemalistler papaz için taviz vermemiş. Şutlamışlar gitmiş. Bir ay sonra da Şeyh Said isyanı patlak verdi.
İşte bizim gericiler Şeyh Sait'in haksız yere idam edildiğini utanmadan türkü gibi çığırır ama o hengamede savaşı göze alıp patriği şutladıklarını fısıldamazlar bile.
Kemalistler cami yerine kilise edermiş :) Güleyim bari.
Edebiyatını yaptığınız Ayasofya'da kıldığınız her namazı Kemalistlere borçlusunuz. Bu sizin kaderiniz koçlar.
Ha, bu arada... Arapoglou'nun kemikleri var ya... Yıllar sonra Türkiye'ye getirildi. Hangi hükümet getirdi, onu da gericiler bir zahmet baksın, öğrensin. Ama oturarak... Düşüp bayılmasınlar.
Komisyondaki partilerin en büyük hatası, PKK terör örgütünü Kürtlerin temsilcisi olarak kabul etmeleridir. Bu komisyonu terörist başı istedi. Terörist başı PKK’yı temsil ediyor, Kürt yurttaşlarımızı değil.
Atatürk Havalimanı'nda 45 insani katlettikleri için 46'şer kez ağırlaştırılmış müebbet verilen IŞİD'liler tahliye edilmiş. @alicanuludag haberi. Bu kararı Can Atalay'ı Anayasayı çiğneyerek hapiste tutan, milletvekilliğini düşüren Yargıtay Dairesi vermiş.
Tüm zamanların en rezil olayı, “Bebek ölümleri” neredeyse görmezden geliniyor, youtube gazetecileri olmasa kulaklar sağır diller kilitli, kendi bebeklerini dert etmeyen bir kalabalık sus pus…
Önde, Sakarya'da kırık kaburgalarıyla vatanı koruyan Mustafa Kemal, arkasında gelecek nesil.. Bu görsel bana şu sözü hatırlattı:
Biz her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki hiçbir şeyi unutmayacaktır. İstikbal ümidinin aydınlık çiçekleridir onlar.
Aralık 1919, Sivas...
Sigarasını yakıp yerinden kalktı. Asabi şekilde yürüyerek söylendi: “Bir taraftan vatanın kurtarılması için uğraş, bir taraftan da İstanbul’un entrikalarıyla! Millet İstanbul’da düşmanın kahır ve zulmü altında inlerken, başta bulunan bazı vatansızların, ecnebilerden aldığı paralarla her türlü melanet icrasından geri durmadıklarını hep biliyoruz.
Bunlar, bu beyinsizler şahsımız ile uğraşıyorlar. Bilmiyorlar ki şahsımız ile değil; millet ile, vatan ile uğraşıyorlar. Niçin bilmem... Biz hizmetle uğraşıyoruz. Bunlar hizmetimizi takdir etmiyorlar. Pekâlâ amma bari kendileri bir iş görseler, biz de çekilirdik. İş görmek yok! Yalnız emir verecekler. Buna da pekâlâ. Fakat emirler makul ve mantıki olsa. İşgalcilerin emir ve fermanlarını tebliğden ibaret olmasa."
Konuşması bitince Mazhar Müfit’e dönüp olanları hatıralarında yazmasını söyledi: “Ben yazamazsam sen yazarsın. Başımıza neler örülmek istendiği görülmeli ve gelecek için ibret olmalıdır.” Birden durdu. O an gözleri yaşarır gibi oldu. “Zaten her şey unutulur,” dedi:
Fakat biz her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki hiçbir şeyi unutmayacaktır. İstikbal ümidinin aydınlık çiçekleridir onlar.
Mazhar Müfit, onun hiddetine ilk kez tanık olmuyordu ama ilk defa onu bu kadar duygu dolu görmüştü. O da duygulanmış ve gözleri yaşarmıştı. “Paşam,” dedi, “kim isterse unutsun. Tarih ve gençlik bu yaratıcı dehanızı, bu vatana hizmetinizi asla unutmaz.”
Yarının Adamı yerine oturup iç çekercesine cevap verdi: “Mesele ben değilim. Vatandır. Gittiğimiz yoldur. Benim, senin, şunun, bunun ne önemi var? Biz olmasak başkaları bunu yapmayacak mıydı?"
“Hayır!” diye haykırdı Mazhar Müfit: “O başkaları nerede? O başkaları değil midir ki bizi öldürtmek ve kendi menfaatleri için namus ve vicdanlarını satmak yolunu tutmuşlardır?”
Mazhar Müfit haklıydı. Mustafa Kemal de bunu çok iyi biliyordu. Ama başarıyı kendisine mâl edemezdi. “Bütün ümidim gençliktedir!” demekle yetindi.
Yakın tarihte iki ülke sığınmacı nedeniyle 30 yılda tümüyle değişti.
-Biri Lübnan. 1980’lerde Filistinli sığınmacılar ülkeyi dönüştürdü ve Lübnan çöktü. Ne ordusu kaldı ne ekonomisi. Ortadoğu’nun Paris’iydi. Turizm cennetiydi.
-Diğeri Pakistan. 1980’de 4.5 milyon Afganistanlı sığınmacıyı kabul etti ve uyuşturucu, çeteleşme, terör, kaçakçılık zirveye çıktı. Pakistan bir daha gün yüzü görmedi. Hindistan’la rekabet ediyordu.
-Sırada Türkiye var. Bu iki ülkeden çok daha fazla sığınmacı kabul etti. Ve ekonomi dahil, toplumun huzuru, güvenliği, sosyolojisi, kültürü bozuldu. Küresel suçlarda zirveye çıktı, insan kaçakçılığı, uyuşturucu, kokain ticaretinin ana merkezlerinden biri oldu. Mafya suçları sıçradı. Ve Türkiye gün yüzü görmüyor. Eğer sığınmacı/göçmenler gönderilmezse ülke çöker. Bu tarihi ve sosyolojik gerçektir. Siyaset üstüdür ve milli bir BEKA sorunudur. Bu BEKA sorununun iktidarı, muhalefeti olmaz. TBMM bu duruma el koymalıdır. Hamasetle, dini yaklaşımlarla bu BEKA sorunu giderilemez.
Orta Doğu'da savaş var mı? Evet var. İran'a sıçrar mı? Evet, sırada İran var. Türkiye etkilenir mi? Evet, Türkiye ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi haritasında yer alıyor.
Türkiye 3 önlem almalı:
-Sığınmacı/göçmenleri göndermeli,
-İç cepheyi güçlendirmeli,
-Ekonomisini düzeltmeli.
İsrail savaşın 2’nci evresine geçmiş oldu. Lübnan güneyinin işgali, Suriye güneyi ve ardından İran…
-2025’te İran’ı konuşacağız. Türkiye dikkat!.. Çünkü bu haritalar öne çıkacak. 1919 İngiliz Binbaşı Noel’in ve 2021 Papa Pulu haritası. Şimdi, sığınmacıların yoğun bulunduğu yerleri ve bu projeyi anladınız mı?
Lübnanlı yazar Amin Maulof Lübnan’ın çöküşünü şöyle anlatıyor:
“Ülke cemaat liderlerinin koalisyonuna döndü. Bir yere adam alınırken liyakata değil, o kişinin hangi cemaat ve tarikata bağlı olduğuna bakılıyordu.
Lübnan, işte böyle çöktü.”
-Ülke böyle çöker.
🗣️Lübnan’ın nasıl zayıfladığını anlatan Amin Maalouf:
“Ülke cemaat liderlerinin koalisyonuna döndü. Bir yere adam alınırken liyakata değil, o kişinin hangi cemaat ve tarikata bağlı olduğuna bakılıyordu.
Lübnan, işte böyle çöktü.”