50 yaşından sonra yeni bir dil öğrenebilirsin.
Spora başlayabilir kas yapabilirsin..
Resim heykel yapabilir,
Dünyayı gezebilirsin.
Yeni bir meslek edinebilirsin.
İnsan her yaşta gelişip değişebilir.
Ama arkadaş bu yaşta hala “kendini arayamazsın”
Adeta bunu meslek haline getiren bir çağda yaşıyoruz. Her durakta yeni bir öğreti, her köşede yeni bir rehber, her ay yeni bir ritüel… Sanki hayat, yaşanacak bir gerçeklik değil de çözülecek bitmeyen bir bilmeceymiş gibi.
Bence İnsan kendini dağlarda, inzivalarda, törenlerde dizinlerde değil; verdiği kararların sonuçlarında bulur.
Kendini en çok ararken değil; severken, üretirken, sorumluluk alırken, hayal kırıklıklarıyla olgunlaşırken ve verdiği sözlerin arkasında dururken tanır.
Reflective Essays/Zamanpur
The internet doesn't bring out the worst in people. It makes the worst people more visible.
Across all 30 countries studied, those who are nasty in online political discussions are nasty in real life, too. They seek status through hostility.
Don't feed the hand that bites you.
Boğaziçi’ni bölüm birincisi olarak bitiriyorsun. Bölümün yüksek lisansa kabul ediyor, adını ilan ediyor. Sonra anayasal hakkını kullanıp protestoya katıldığın gerekçesiyle tek imzayla kabulün iptal ediliyor. Eğitim hakkın, TÜBİTAK bursun ve akademik geleceğin elinden alınıyor.
Lenfatik drenaj egzersizi olarak bilinen bu hareket, lenf akışını hızlandırırken tüm vücutta kan dolaşımını artırıyor.
Üstelik tek bir egzersizle neredeyse tüm kas gruplarını aktif şekilde çalıştırıyor.
Birçok uzmana göre; enerji, dolaşım ve hareket kabiliyeti açısından dünyanın en etkili egzersizlerinden biri olabilir… 👇
Fotoğraftaki bu canlı kırmızı çiçek, narinliğiyle bildiğimiz ama aslında doğanın en inatçı savaşçılarından biri olan gelincik çiçeği.
Bu çiçeğin o kadar acayip özellikleri var ki, ilk öğrendiğimde ben de çok şaşırmıştım. Mesela, bu çiçeğin tohumları toprak altında hiç hava ve ışık almadan tam 100 yıl boyunca bozulmadan uyuyabiliyor.
Ne zaman ki bir tarla sürülüyor, yol çalışması yapılıyor ya da toprak altüst oluyor, işte o zaman bu tohumlar gün ışığıyla buluşup aniden çimleniyor. Zaten doğada bir anda her yeri gelinciklerin kaplamasının sırrı da bu.
İlkbaharda hava ısınıp günler uzamaya başlayınca, toprak altındaki milyonlarca tohuma aynı anda bir uyanış sinyali gidiyor ve tarlalar birkaç günde kıpkırmızı oluveriyor.
Yaşam döngüleri de çok hızlı; tek yıllık bir bitki olduğu için birkaç ay içinde hemen büyüyüp çiçek açıyor, rüzgarda kuruyan kapsülünden binlerce tohum saçıp bir sonraki bahara kadar ortadan kayboluyor.
Yapısı da inanılmaz hassas. Bir gelinciğe dokunduğunuz ya da dalından kopardığınız anda o güzelim taç yapraklarını hemen döküp soluveriyor. Ama bir o kadar da güçlü bir savunma mekanizması var; sapı kırıldığında hemen beyaz, süte benzer yapışkan bir sıvı salgılıyor ve bu sıvı kuruyarak yarayı kapatıp bitkiyi mikroplardan koruyor.
Biz insanlar ona baktığımızda sadece kırmızı bir renk görüyoruz ama arıların gözleri çok farklı çalışıyor. Gelincik yaprakları yoğun şekilde ultraviyole ışık yansıttığı için arılar bu kırmızılığı göremiyor, onun yerine çiçeği parıldayan neon bir hedef tahtası gibi algılayıp doğrudan ona yöneliyorlar.
Ayrıca bu yapraklardan doğal kırmızı gıda boyası yapılıyor, geleneksel tıpta da sakinleştirici olarak kullanılıyor.
Tarihi ve kültürel hikayesi ise bambaşka bir boyutta. Bizim kültürümüzde narinliğinden ötürü hüznün ve kavuşamayan aşkların sembolü olan gelincik, dünyada ise bir savaş ve anma sembolü.
1. Dünya Savaşı sırasında Belçika'daki cephelerde bombalar yüzünden toprak tamamen altüst olunca, yüzyıllardır uyuyan milyonlarca gelincik tohumu bir anda patlamış ve her yer kan kırmızısı çiçeklerle dolmuş. Bu manzara askerleri o kadar etkilemiş ki, o günden beri başta İngiltere olmak üzere birçok ülkede savaşta hayatını kaybeden askerleri anmak için yakalara yapay gelincikler takılıyor.
Kısacası gelincik, sadece güzel bir kır çiçeği değil; doğru zamanı beklemeyi bilen en zeki stratejistlerinden biri.
82 yaşındaki dedeme sordum:
"Keşke daha erken yapsaydım dediğin tek bir şey nedir?"
Seyahat demedi.
Para demedi.
İş demedi.
Şok edici 9 kelime söyledi, bir yıl geçti hâlâ üzerinde düşünüyorum ve hâlâ şaşkınım:
Şebnem Ferah’a verilen reaksiyonu sadece ‘müzik zevki’ sanıyorsanız mevzuyu kaçırıyorsunuz.
İnsanlar sadece bir rock sanatçısına bilet almıyor. Kendi gençliğine, kaybettiği ülkeye, artık var olmayan bir atmosfere dokunmaya çalışıyor.
Bir dönem üniversite şenlikleri vardı bu ülkede. Gerçekten vardı. Öğrenci dediğin şey AVM’de story çekip kahve zincirinde oturan bir müşteri profili değildi sadece. Çimlerde saatlerce oturulurdu. Vega çıkardı. Şebnem Ferah çıkardı. Mor ve Ötesi çıkardı. İnsanlar birbirine benzemeden aynı yerde durabiliyordu.
Ve en önemlisi, herkes bu kadar öfkeli değildi.
Şimdi daha çok Z kuşağı, ‘Şebnem kim ya’, ‘vasat rockstar’ falan yazıyor. Yazabilir. Zevk meselesi. Kimse herkes aynı şeyi sevsin demiyor zaten. Ama bazı yorumlarda korkunç bir tarih yoksunluğu var. İnsan kendi yaşamadığı dönemin duygusunu küçümsememeli. Çünkü bazen cehalet, fikir sahibi olmak değil; bağlamdan habersiz özgüven oluyor.
Arkadaşlar, muhtemelen çoğunuz müziğe Spotify algoritmasıyla doğdunuz. Biz bir şarkının klibini görmek için saatlerce power, mtv falan açık bekliyorduk. Siz her şeye sınırsız erişimle büyüdünüz ama hiçbir şeye tam bağlanamadan büyüdünüz. Aradaki fark bu.
Bir de şu var. O dönem insanlar birbirini sürekli politik kimlik etiketiyle tartmıyordu. Şimdi bir sanatçının söylediği bir selam, ettiği bir cümle yüzünden komple insan silmeye çalışılıyor. Herkes birbirine savcı gibi davranıyor. Sürekli bir linç mahkemesi kuruluyor. Bu konuda bile ve bu çok yoruuc maalesef:)
Bu yüzden Şebnem Ferah’a olan ilgi sadece nostalji değil. İnsanların ‘normal’ hissedebildiği son dönemlerden birine duyduğu özlem. Tıpkıı Çilekeş'de olduğu gibi. Ama tabi ki ve tabi ki Şebnem'in sesini, müziğini, performansını, hep bi ağızdan o şarkıları söylemeyi özledik. Mevzuyu basitleştirmeyim :)
Ama kötü haber de şu ki, bazı şeyler geri gelmiyor. Mesele sadece bir konser hiçbir zaman değil. Ülkenin ruh hali değişti. Kampüs kültürü gitti. Ucuz konserler gitti. Bir arada yaşama refleksi gitti. Genç olmanın o hafif yanı gitti.
Şimdi geriye dönüp bunu anlatınca bazı insanların anlamaması çok normal. Çünkü insan hiç yaşamadığı bir kaybın yasını tutamaz. 🥲
İnsan zihnindeki en güçlü metafor:
Platon’un Arabası.
İnsanların %97’sinin diyetlerini yarıda bırakmasının, hayallerinden vazgeçmesinin ve hayatta sürekli mutsuz olmasının nedeni bu.
Bu yüzden, onun psikolojik gücünü keşfetmeye başlayalım.
Hayatı her şeyiyle çözmüş birine denk gelmeyi diliyorum. Yeterince bıkmış, yeterince görmüş, yeterince anlamış ve sonunda hayatın aslında bomboş olduğunu bilen birine… Ama bütün bu boşluğa rağmen mücadeleyi sürekli sürdüren, umutsuzluğa teslim olmayan birine. +++
Hayat boyu cici bir kız oluyorsunuz, her şeyi doğru yapıyorsunuz, kurallara uyuyorsunuz, huzur sağlıyorsunuz, herkesi önceliğiniz yapıyorsunuz. 40 yaşına gelince sadece birikmiş öfke ve keder hayatınızı yönetiyor.Yıllarca kendinizi küçülterek başkalarının rahatı için çabalamayın+
2003 yılında bir Alman film ekibi, Moğolistan’ın Gobi Çölü’nde göçebe bir aileyi takip etti. Ortaya çıkan The Story of the Weeping Camel adlı film Oscar’a aday gösterildi.
Bir dişi deve, iki gün süren zorlu bir doğumun ardından yeni doğan yavrusunu reddetmişti. Sütü olmadan yavrunun yaşaması mümkün değildi.
Aile tek bir çözüm olduğunu biliyordu. İki küçük oğullarını, yüzyıllardır bu tür durumlar için uygulanan “Hoos” adlı bir ritüeli gerçekleştirebilecek bir müzisyeni bulmaları için çölün derinliklerine gönderdi.
Müzisyen geldi. Ritüel yapıldı. Anne deve gerçekten gözyaşları döktü ve ilk kez yavrusuna yöneldi.
Film ekibi yalnızca bir yaşam tarzını belgelemek için oradaydı. Böyle bir ana tanıklık edeceklerini bilmiyorlardı.
UNESCO, Hoos ritüelini 2015 yılında Somut Olmayan Kültürel Miras listesine dahil etti.
Geçenlerde yazar Levent Kazak’ın bir önerisine denk geldim, radyo tiyatrosu dinlemeye başladım. Uykuya, zihinsel yorgunluğa hatta şu dikkat dağınıklığı meselesine iyi geldiğini söylemişti; abartıyor sandım ama gerçekten etkisi var. Önerilerini bırakıyorum, sizin de varsa yazın.
Gabor Maté, insanın en derin yarasının çoğu zaman travmanın kendisinden değil; o travma karşısında geliştirdiği uyumdan kaynaklandığını söyler.
Kabul görmek, sevilmek ve ait olmak uğruna kişi kendi hakikatini bastırdığında; beden bunu unutmaz. Bastırılan her duygu, ifade edilemeyen her ihtiyaç sinir sisteminde bir alarm hâline gelir. Kendi sınırlarını yok sayarak var olmaya çalışmak, dışarıdan "uyum" gibi görünse de içeride kronik bir tehdit algısı yaratır.
Otonom sinir sistemi sürekli tetikteyken zihin yorulur, beden yük taşır. Zamanla bu yük; kaygı, tükenmişlik ve çeşitli psikosomatik belirtiler olarak kendini gösterebilir.
Oysa iyileşme; kusursuz olmaya çalışmaktan değil, içsel deneyimimize dürüstçe temas etmekten geçer. Yargılamadan, kaçmadan, bastırmadan... Kendimizi olduğumuz hâliyle kabul ettiğimizde; zihinsel berraklık ve içsel huzur çaba ile değil, temas ile ortaya çıkar.
Çünkü gerçek güvenlik, dış dünyanın onayında değil; kendi kalbimize açabildiğimiz alanda saklıdır.
Kırkından sonra insana , ben bu kadar yükü niye taşıdım yahu aydınlanması geliyor. Geç de olsa aydınlanma aydınlanmadır. Hani koca imparator İskender, Diyojen’in ayağına gidip benden bir isteğin var mı diye sorduğunda, Diyojen , gölge etme başka ihsan istemez cevabını vermiş ya. Biz de kırkımızdan sonra o gölge edenleri, hayatımızdan çıkarınca anlıyoruz. En büyük krallık, kimseye eyvallahının olmadığı boş meydandır azizim. Hayat, aslında başkalarının rızasını almak için harcanmayacak kadar kısa . Eyvallah, nasıl bir hafifleme anlatamam. Hakiki gençlik , eyvallah dediğin saniyede başlıyor aslında. Gerisi sadece kemik ağrısı .Takılma.
İnternet hiçbir şeyi unutmaz diyorlar. Yanılıyorlar. Ona unutturmayı bilmeniz gerek.
Geçen gün birinin Google Takeout verilerini inceledik. 2001 yılından beri, tam 185 GB veri birikmiş. Konum geçmişinden yıllar önce sildiğini sandığı ses kayıtlarına kadar her şey orada.
İnternetteki varlığınız saatli bir bomba gibi beklemesin. "Dijital Ayak İzinizi" sıfırlamak sandığınızdan daha kolay. Bu bir amme hizmetidir. Kaydedin, uygulayın.
1. Büyük Veriyle Yüzleşin (Google Takeout)
Önce Google Takeout'a girin ve hakkınızda ne bildiklerini indirin. Gördüklerinize şaşıracaksınız. İyi haber şu: Google'a düzenli aralıklarla (3-6 ayda bir) mail atıp "Hakkımdaki verileri silin" deme hakkınız kanunen var. Buna "Hayır" diyemezler.
2. Dijital Mezarlığı Temizleyin
Yıllar önce açıp unuttuğunuz o forum üyelikleri, utanç verici eski tweetler... Hepsini bulmak için "JustDeleteMe" veya "AccountKiller" araçlarını kullanın.
Mailiniz bir yerlerden sızdı mı? "HaveIBeenPwned" üzerinden kontrol edin. Sızıntı varsa şifrenizi değil, dijital kimliğinizi değiştirme vakti gelmiştir.
3. Görsel Hafızayı Silin
Adınızı arattığınızda çıkanlar buzdağının görünen kısmı. "TinEye" veya Google Görseller ile yüzünüzü ters arama yapın. İstemediğiniz fotoğrafların olduğu sitelere içerik kaldırma formu gönderin. Üşenmeyin.
4. Veri Tüccarlarına (Data Broker) Dur Deyin
Spokeo veya Whitepages gibi siteler verilerinizi toplayıp satar. Bunlardan manuel olarak "opt-out" (sistemden çıkma) talebi oluşturun. Sizin veriniz üzerinden para kazanmalarına izin vermeyin.
5. Telefon Numarası Tuzağı
Numaranız sizi dijital dünyada "siz" yapan en güçlü koddur. Mümkün olan her yerden numaranızı kaldırın. SMS doğrulaması yerine uygulama tabanlı 2FA (Google Authenticator vb.) kullanın. Numaranızı vermeyin, ProtonMail gibi servislerle ikincil (alias) kimlikler oluşturun.
6. Araç Çantası (Setup)
Sıradan tarayıcıları bırakın.
• Tarayıcı: Brave veya Firefox.
• Arama: Startpage.
• Kalkan: uBlock Origin ve Privacy Badger eklentileri.
• Hafıza: Her yer için farklı şifre üreten Bitwarden.
Fotoğraflarınızın deepfake malzemesi, verilerinizin reklam ürünü olmasını istemiyorsanız "Dijital Hijyen" artık tercih değil, zorunluluktur.
“Güç insanları değiştirmez; sadece rol yapma ihtiyacını ortadan kaldırır. Adil olan korur, hırslı olan istismar eder, güvensiz olan tirana dönüşür. Yozlaştıran güç değildir; sonuçlardan korku kalmadığında herkesin gerçek yüzü ortaya çıkar.”
—Anthony Hopkins