Güncel Türk edebiyatında “ d i l ” büyük bir problem. Dilin fazla umursanmaması ise daha büyük bir problem.
«Şiirsel/incelikli» diye kavramlar geçiyor ama bu terimler ne demek? Övgülerde, beğenilerde dil’e dair atıflar hep böyle amorf, tam olarak neye karşılık geldiği belli olmayan, bulanık ve yuvarlak sıfatlarla geçiştiriliyor.
Sonra hemen politik–siyasi zemine geçilip övgüler oradan sürdürülüyor. Politik siyasi zemindeki beğeniler de neredeyse tamamen acının, acı çekmenin yüceliğinde meşruiyet buluyor. Kelimenin en geniş anlamıyla modern öykülerin çoğu (istisnalar tabii ki var) son derece yüzeysel ve banal bir ahlâk yani ‘doğruculuk’ edebiyatçılığında debelenip duruyor.
Mesela kimlikler (kadın, işçi, köylü, anne, çocuk, etnik aidiyet, göçmenlik, boşanmışlık, veya metropolde bocalayan birey vs) romantize ediliyor. Çoğu kişi hak verecektir ki, romantik dil kabadır. Acı çekmeyen, duyarlılık göstermeyen herkes ahlaki olarak sorunludur mesela! Dünyayı dramatize etmek de zorlu bir dil zanaatçılığı gerektirmez zaten.
Mağdurun, terk edilmişin, yüz üstü bırakılmışın, ‘anlaşılmamış’ın tarafındaysanız alkış hazırdır. Zaten iki taraf vardır: İyilerin ve kötülerin tarafı. Zalimlerin ve mazlumların tarafı. Hassas kalplilerin ve duyarsız bencillerin tarafı. Okuru bu melodramatik maniheizme çektiğiniz anda zaten kendinizi ahlaken doğru yere konumlandırmış oluyorsunuz. Ondan sonra «dil» kimin umurunda!
Gerçekten de edebiyat ümidiyle uzandığımız bir metin, yazarının yanlışlar–doğrular, iyiler–kötüler, zalimler–mağdurlar kataloğu olarak çıkıyor karşımıza. Kaskatı sloganik cümleler, neoliberal bireyciliğin başımıza bela ettiği narsisistik psikoterapi terimleri, inanılmaz bir tatsızlık ve yavanlıkla döşenmiş … – yorum’lu iç ses mırındanmaları, anlatıcının bir selfie fotoğrafı çekmeye çalışırcasına hep kendi varlığını öne çıkarmaya titizlenmesi...
Metin yazmak sanattan önce (ve sonra da) bir zanaattır. Bu zanaatın malzemesi de gramerdir. Dildir. Her türlü edebi atraksiyon gramerin sularında yapılmak zorundadır.
Tema yahut konu, bir bakıma, boş bir tuvaldir. Yazar yani dil zanaatçısı, metin yazarak kendi söyleyiş stilini, dildeki kudretini, ifade ediş tarzını gösterir bize.
Ama bir bakıyoruz, dehşet verici anlatım bozuklukları. Özne–nesne–tümleç ve yüklem iskeleti darmadağın! (Proust’un 3–4 sayfa süren o meşhur tek tümceleri gramer olarak kusursuz yapıdadırlar. Yüklem ile nesne, nesne ile özne birbirlerinden sayfalarca uzakta olsalar dahi kuralına uygun şekilde dizilmiş, eklemlenmişlerdir.)
Modern Türk öykülerine bakıyorsunuz fiilimsiler, yan cümlecikler olarak art arda (..dığında, ..dıkça, yaparak, yapıp, olup, ..mamış, ..mediğince getirdiğinde…) böyle yorucu, tıknazca sıralanıyor, derken cümle bir türlü kapanmak bilmiyor, gramer çuvallıyor, iskelet parçalanıyor ve sonuç olarak her şeyin birbirine karıştığı ne anlattığı ne anlatmadığı belli olmayan obez bir garabet çıkıyor ortaya. Neden böyle? Çünkü duyguyu, dürtüyü, mânâyı çerçevelemek, sınırlandırarak ona bir biçim kazandırmak zor zanaattır. Cümlenin içine ha babam duygu, olay, detay, yan duygu, yan olay tıkıştırılmak istenince ifade şiştikçe şişiyor. Dil sakatlanıyor. Ritimsiz, boğuk, yorucu, hantal cümleler ve paragraflarla doluyor metin.
Diyaloglara ise hiç girmeyelim. Ya da şu kadarıyla yetinelim şimdilik: Günlük hayatta, sokakta hiçbir karşılığı olmayan, sırf daha edebi, daha havalı, daha ‘farklı’ görünsün diye araya sokuşturulmuş onlarca ucubemsi, plastik sözler, söz öbekleri görüyoruz.
Pandemiden sonra bir şeyler oldu dünyaya. Tamamen iyileştiğine karar verilip taburcu edildiği halde bir türlü eskisi gibi ‘normal’ hissetmiyor sanki insanlar.
“İnsan” da en başta siyaset kurumu sonra da insanın bizzat kendisi tarafından unutuldu. Hepimiz, tam olarak ne olduğunu bilmediğimiz ama başımıza gelen bir şeyi, bir şoku bir türlü atlatamamışız gibi donuk, tepkisiz, hissiz ve ağzımızın tadını yitirmiş bir halde kendimizi oradan oraya sürüklüyor, akşam yatıp sabah kalkıyoruz. Hayati bir şeyi yitirdik. Çok tuhaf bir bulanıklık, bir sis var zihinlerimizin üzerinde. Düşününce bunu hissediyoruz ama ne olduğunu anlayamıyoruz.
Kitap eklerini çok severim. Her mahallenin okur–yazar seslerini elden geldiğince duymaya çalışırım. Fakat matbu dergilere ulaşabilmek kolay değil.
Gazetelerin kitap eklerinin kâğıttaki ısrarlarını tahmin edebiliyorum. Ve anlıyorum da.
Ama ‘okur’ dediğimiz kitle zaten çok geniş bir topluluk değil. Kitaplar üzerine yazılanları merak edenler ise çok daha dar bir çevre.
Şu halde, yalnızca belirli semtlerde, sınırlı sayıda bayide bulunabilen bir dergi, içerdiği düşünceleri de o dar habitata hapsetmiş olmuyor mu? Bu, bilinçli ya da değil, erişimde bir eşitsizlik üretir. Düşüncenin dolaşımını kısıtlar.
Dijital, kâğıdın yerine geçmek zorunda değil. Ama onu tamamlamak zorunda. Çünkü mesele daha çok kişiye ulaşmaktan ziyade ‘ayrı dünyalarda yaşayan’ muhatapların da karşılaşması, tartışması ve çoğalması.
Aksi halde yazılanlar güncele, yaşamın sıcak dolaşımına nüfuz etmeden arşive kaldırılmış olur sadece.
Bu dergilerin kimisi kısmi olarak dijitalde de var gibi. Ama kolaylıkla erişebilmek, zevkle okuyabilmek çok zor. Arşivde saklanan dosyalar gibi tutuyorlar. Gayretlerini tebrik ediyorum tabii ki ama çoğumuz okuyamıyoruz. Erişemiyoruz.
Bir kadına ne verirseniz onun 10 katıyla size döner. 1 buket çiçek alırsanız çiçek bahçeniz olur. 1 ekmek verirseniz sıcacık bir sofranız.. Size verilen tepkiyi sevmediyseniz dönüp kendinize bakmanız gerek maalesef
Nietzsche'nin bir asır önce söylediği bir söz var: "Yorulduğumuzda ve cesaretimizi kaybettiğimizde yıllar önce yendiğimiz düşüncelerin hücumuna uğrarız." Güneşe Bakmak, Yalom
Küresel siyasi atraksiyonların arka planını, yeni nesil savaşların görünmeyen yüzlerini, Çin, ABD, Avrupa gibi güç merkezleri arasındaki gerilimleri ve özellikle Elon Musk gibi transhümanizma peygamberlerini anlayabilmemize yardımcı olacak son derece ufuk açıcı bir kitap.
@abdullahnaci Bunlar neredeyse zırvalık düzeyinde laflar. Ama Abdullah bu fikirlerini o denli tutkulu bir retorikle yazmış ki, fanatizme saplanıp kalmış. Fikir ve düşünce terk etmiş Abdullah'ı.
@orhan_sener_@SimonettaVspc Filiz Hanım, “cennet” mitini falan ima etmemiş ki Orhan Hocam. Son arkeolojik bulgular ve araştırmalar göçebe avcı - toplayıcı insanların çiftçilerden ve yerleşiklerden çok daha medeni topluluklar olduklarını ortaya koyuyor. Harari falan gülünç şeyler yazıyor.
Daha piyasaya çıkalı 1 ay olmadan 400.000 kopya basılmış bile. Livaneli ne yazsa en az 100.000 kopya satar zaten. İyi bir kitap olmalı, bilmiyorum. Ama çok iyi yazılmış kitapların 1.000 kopya dahi satamadığını ve sonra da hayatın hızı içinde unutulup gittiğini biliyorum.
@bahtiyarfilm Neye dayanarak sağlıksız diyorsun? Pizza da sağlıksız o zaman. Lahmacun da sağlıksız. Süt de sağlıksız.
Granül kahve dünyanın her yerinde tüketilen bir kahve. Herkes sizin gibi Etiyopya, Ruanda, Kenya dağlarının doruklarında gezmiyor.